Etiket Arşivi: Türkiye

Türkiye’nin T’si ile Teknolojinin T’si

Amma yaptın sen de diyorsunuz değil mi? Evet yaptım, acı ama gerçek. Bildiğiniz üzere 331 Kısa Dönem olarak askerliğimi tamamladıktan sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde evimdeydim. Yol boyu babamla geniş bir sohbet ve ara sıra yorgunluktan uyuklamak haricinde kız arkadaşımla telefonda konuştum. Eve geldiğimde annemle biraz sohbet ve özlem gidermenin ardından güzel bir duş yapıp 3 saat kadar uyudum. Yalan söylemeyi hiç sevmem, kalktıktan sonra başka hiçbir şey yapmadan doğrudan bilgisayarımı açtım ve gece 12’ye kadar Türkiye’de neler olmuş bir yandan okurken bir yandan da bilgisayarımın güncellemelerini yaptım. Asker dönüşü pek çok kişi ya evde oturur suya sabuna dokunmaz ya da dışarıdan eve girmez. Benim teknoloji ve bilgisayar sevdam apayrı, hatta size göre “manyaklık” derecesinde olabilir, kabul ediyorum. Ama 5 yaşındayken neysem şu anda 26 yaşında olarak halen aynıyım, değişeceğimi de hiç sanmıyorum.

Askerlik dönüşünde konsept olarak halen çok ısınamadığım, ama delicesine ihtiyaç duyduğum dizüstü bilgisayar almam gerekiyordu. Benim işi bu, bilgisayar mühendisiyim ve mutlaka taşınabilir bilgisayara ihtiyacım oluyor. Bu zamana kadar yadigar Toshiba dizüstüm ile idare etsem de artık alarm çanları çalmaya başlamıştı. Efendim dizüstü bilgisayar alacaksanız, hele hele de benim gibi bu teknolojiyi sonuna kadar sömürecekseniz, iyi bir ürüne ihtiyaç duyuyorsunuz. Ayrıca işlemci gibi parçaları değişemediğinden, son teknoloji bir şey almalısınız ki sizi en az 3 yıl götürsün. Doğal olarak i7 işlemcili ve 1 GB harici ekran kartlı modellere bakıyorum. Bakıyorum da, doğru düzgün i7 işlemcili dizüstü yok Türkiye’de. Amazon.com’a bakıyorum zebil gibi, Türkiye’ye bakıyorum 2-3 markada 1-2 model var. Herhalde İnternet üzerinde yok dedim, başladım taş duvar dükkanları gezmeye. Ankara’da oturuyorum ve Ankara’da bulunan bütün teknoloji mağazalarını gezdim. Bir tane ASUS marka Vatan Bilgisayar’da, bir tane de Dell marka Teknosa’da bulabildim. Detaylı araştırmalar ve klavye diziliminden dolayı (ayrık tuş yapısı) ASUS’ta karar kıldım. İşin bu noktasında önemli olan benim aldığım ürün değil, teknolojiyi ülkemize getiren şirketlerin tutumlarıdır. Halen stok eritme çabası içinde olmaları, yeni ürünleri bir kenara bırakmalarına neden oluyor. Aslında onlara da suç bulamıyorum, malum ekonomi ve piyasanın arz-talep dengesi. Bizim tüketicimiz “Aaaa ne ucuz dizüstü hemen gidip alalım” diyerek saldırdığı sürece, bu durumdan kurtulamayacağız. Yahu bir işlemcisine bak, ekran kartına bak… Sabit diski falan geçtim, iki şeye baksalar bile eyvallah diyeceğim.

Bu durum sadece dizüstü bilgisayar ile sınırlı değil. Dediğim gibi 6 aydır sahalarda değildim, bir yığın değişiklik olmuştur diye düşünürken, teknoloji mağazalarını gezerken hiç zorlanmadım. 6 ay öncesinde promosyonlu olan tarayıcı ve yazıcı özellikli ürün, 6 ay sonrasında halen promosyondaydı (ürün ve teknoloji mağazasından bahsetmeyeceğim, burada amacım kimseyi rencide etmek değil, durumun vehametini göstermek).

Zaten üretimini Türkiye’de yaptığımız herhangi bir teknoloji ürünü varsa da ben duymadım, popüler bir şey olmasa gerek (teknolojiyi geçtim, prizlerde bile üretici ismi Türkçe iken “Made in China” (Çin’de üretilmiştir) damgası görüyoruz. Türk aklı herkesten üstün ya, bazı akıllılar R.P.C. yazmışlar (Republic Of China – Çin Cumhuriyeti). Türkiye “assembly” yani “montaj” ülkesi. Çin’de üretilen parçalar geliyor, burada montajlanıyor ve biz de kendi kendimize gelin güvey oluyor: Aaaa Türk şirketi! Hadi ordan! Dünyada durum farklı mı? Evet dünyada da artık pek çok şirket aynı yolu izliyor, ama kendi markaları da var. Örneğin siz Swatch saatinde hiç “Made in China” yazdığını gördünüz mü?

Ortaya Karışık -1

İçimde kaldı, söyleyemedim… Hep özel bir teşekkür etmek istedim, köşelere sıkıştırmak istemedim. Askerliğim boyunca gerek arkadaşlarımdan gerekse de ailemden büyük destek gördüm, yüz yüze teşekkür etsem de buradan da teşekkür ederim. Ancak 6 ay boyunca bana ciddi anlamda destek olan, ben yokken çıkan bütün film afişlerini bile kaydeden, günlük tutarak kısa telefon görüşmelerimizde anlatamadıklarını sayfalara döken, benim gibi yatıştırılması zor ve inatçı bir insanı bile pamuk kıvamına getiren, askerliğim süresince hiçbir şekilde canımı sıkmayıp sürekli pozitif konuşan kız arkadaşıma sizin de huzurlarınızda binlerce teşekkür ederim. Askerliğim süresince pek çok ayrılan ve tartışan insan gördüm ki bir tanesi izin alıp boşanmaya gitti. Ama bizim aramızda hiçbir sorun yaşanmadı. Ben orada askerlik yaparken, senin de burada askerlik yaptığını gördüm. İyi ki varsın!..

Türk İnsanı ve Web Site Tasarımı

2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.

Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.

Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.

Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.

Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.

Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamaya odaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.

Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özelkısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.

Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.

Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.

Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)

Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…

Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.

Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)

Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).

Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)

Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)

Ah Canım Vah Canım!

Bu haberi İnternethaber sitesinde okudum. Yazının orjinali burada. Ben özetliyorum:

* Japonca’da Nippon olarak adlandırılan Japonya; Güneşin doğduğu ilk yer anlamına gelir.

* Bir çok küçük adadan oluşan bu ülkenin yüzölçümü toplam 377.835 km. Nerdeyse Türkiye’nin yarısı kadar olan bu ülkenin nüfusu ise Türkiye’nin 2 katı.

* Japonların yaş ortalaması ise 42,3.Türkiye’ de bu oran 27,3 olarak hesaplanmış (Genç ve işsiz bir nüfuzuz. Keşke bir de yöneticilerin yaşları için araştırma yapsalardı. Herhalde bu sefer tam tersi çıkardı)

* Japonlar eğitimi herşeyin üzerinde tutuyorlar. Bu ülkede lisede 7 öğrenciye 1 öğretmen, ilkokulda 2 öğrenciye 1 öğretmen, anaokulunda ise 1 öğrenciye 2 öğretmen düşmekte. (Bizde liselerde bir sınıfa 100 öğrenci düşer. Çok iyi hatırlıyorum, ağabeyim lisedeyken okula erken gidip “yer kapardı”. Ben bu açıdan biraz şanslıydım, Çankaya Atatürk Anadolu Lisesi’nde okudum)

* Dünyanın en pahalı şehirlerine sahip Japonya’da 1 dilim kavunun fiyatı 1 ABD doları. Ülke kurbağa bacağı ithalinde ise birinci sırada. (Bizde kavun karpuz, meyve sebze dünya standartlarına göre oldukça ucuz. Zaten ucuz olduğu içindir ki, yemediklerimizi ya da artıklarını piknik alanlarında bırakıyoruz. Pahalı olsa o kavunun kabuklarını bile öğütüp bir tarafımıza sürmez miyiz?)

* Türkiye’nin yüzölçümü olarak yarısı kadar olan ülkede toplam otoyol uzunluğu; 1.161.894 km. Ülkemizde ise bu rakam; 8.607. (Yorum yapmama gerek var mı? Hızlı trenlerini işin içine katmamışlar bir de)

* 127.333.002 nüfuslu Japonya’da günlük gazete satış oranı; 60 milyon civarında. Evet yanlış okumadınız günlük gazeteler 60 milyon satıyor. (60 milyonu nüfusa böylerseniz, kişi başına ortalama 0.47 gazete düşüyor. Yani yaklaşık iki kişiden biri gazete okuyor. Bizde de gazete çok okunur, özellikle iddaa eklerinin olduğu günler)

* Topraklarının %69′ unu ormanlık alanların oluşturduğu ülke topraklarında; aile tipi konutların büyüklüğü ortalama 42 metre kare , kiralık tipi konutlar ise 14 metre kare… 120 metre karelik daireleri küçük bulan Türk halkına duyurulur… (Minimalist bir yaşamı sevdikleri ortada. Dünya teknoloji devi, ama 42 metrekare evde yaşıyor. İstese 300 metrekare katlanabilir ev yapar, tüm dünya da ağzı açık bakar. Ama uzayda gereğinden fazla hacim kaplamak niye?)

* Japonya’da internet kullanıcısı tahmini 57,2 milyon olarak tahmin ediliyor. Türkiye’de ise bu rakam; 4,9 milyon. (Türk Telekom sana duyurulur… Ayrıca şu gazete satış rakamları ile ilgili olarak bu maddeyi de bağlayabiliriz. Bizler “Aman ya ne gerek var, İnternet üzerinde beleşe gazete okuyoruz zaten” demiyor muyuz? Zaten İnternet’i gazete okuma, MSN’e girme ve bahis oynama alanı yapmadık mı çoktan? Uyanın ey ahali!)

* Dünyanın en çok döviz rezervine sahip olan ülkede işsizlik oranı; yüzde 5,2. (Türkiye’deki işsizlik oranını tam olarak bir türlü bilemiyoruz. Neden? Çünkü yönetici İstatistik Kurumu’na diyor ki: Az göster kardeşim, rezil etme bizi. Eh o da devletin bir kurumu, devlet babayı dinlemeyecek de ne yapacak? Evlatlıktan reddederler mazallah adamı!)

Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak

Bilgisayar mühendisliği işveren ve vatandaş tarafında nasıl algılanıyor? Seçmek için doğru bir meslek midir? Bilgisayar Mühendisi olunca nelerle karşılaşacağım? Bu soruların yanıtlarını vermeye ve bilgisayar mühendisliğini anlatmaya çalışacağım..

Tarihçe
Öncelikle yazıya “mühendislik” ile başlayalım. Mühendis ne demektir? Mühendis dediğimiz kişi bilimsel bilgileri ve verileri tasarıma, geliştirmeye, üretmeye kullanabilen (ürün ve işlemler çıkartabilen) ve bunları yaparken sonuca en verimli, en ekonomik şekilde ulaşabilen kişi demektir. Tarihte ilk mühendislik 1747 yılında Ecole des Ponts et Chauesse’es isminde (Fransızcadır, Türkçe anlamı: Köprüler ve Yolların Ulusal Okulu) Fransa’da kurulmuştur. Türkçe anlamından da çıkaracağınız üzere, ilk mühendisler inşaat mühendisleridir. Sonrasında sırasıyla 1789’da Türkiye’de Mühendishane isminde, 1802 tarihinde US Askeri Akademi isminde Amerika Birleşik Devletleri’nde ve 1890 yılında İngiliz Cambridge Üniversitesi tarafından mühendislik konusunda eğitim verilmeye başlanmıştır.

Bilgisayar Mühendisliği nedir?
Bilgisayar Mühendisliği gibi bir bölümün varlığı halen dünya genelinde tartışılmaktadır. Bazı üniversiteler bilgisayarın mühendislikle ilgisi olmadığını savunmakta ve “Computer Science” (Bilgisayar Bilimleri) tanımının daha doğru olacağını savunmaktadır. Bilgisayar Bilimleri ve Bilgisayar Mühendisliği müfredatı bazı noktalarda kesişse de, Bilgisayar Bilimleri daha teorisel, Bilgisayar Mühendisliği ise daha pratiksel (uygulamalı) bölümlerdir. Bilgisayar Mühendisliği, Yazılım Mühendisliği ile karıştırılmamalıdır keza Bilgisayar Mühendisliği bölümü Elektrik Elektronik Mühendisliği ile Bilgisayar Bilimleri bölümlerinin karışımından oluşmaktadır.
Bilgisayar Mühendisliği eğitimi boyunca, herhangi bir dalda uzman yetiştirmek hedeflenmemiştir, müfredatı da bunun açık bir kanıtıdır. Yazılım, donanım, ağ yönetimi, sistem analizi, veri tabanı ve elektronik bilgileri temel ve orta düzeyde verilmekte, öğrencinin bu dallardan birini seçip kendisini o konuda geliştirmesi hedeflenmektedir. Dolayısıyla Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olan herkesin “yazılımcı” olmayacağı aşikar bir gerçektir.

Bilgisayar Mühendisliği Doğru Bir Seçim Midir?
Bu sorunun cevabı aslında, sizin kişisel yeneklerinizde ve becerilerinizdedir. Günümüzün ve geleceğin mesleklerinden biri olarak görülen Bilgisayar Mühendisliği, eğer “işsiz kalmam” düşüncesi ile seçilirse sonucu hüsranla bitecektir. Çünkü Bilgisayar Mühendisliği seçecek birinin uygulamalı bilimlere de yeteneği olması gerekmektedir.
Müfredat, üniversiteler arası değişiklikler göstermekle birlikte, genel olarak birinci ve ikinci sınıfta toplam 6 matematik (analiz1 (calculus1), analiz2 (calculus2), lineer cebir (linear algebra), ayrık matematik (discrete mathematics), diferansiyel denklemler (differential equations), olasılık ve istatistik (probability and statistical methods)); 2 fizik (fizik1 (physics1), fizik2 (physics2)) ve müfredata göre kimya (chemistry) gibi uygulamalı bilim dersleri bulunmaktadır. Bilgisayar Mühendisliği’ni seçen kişiler arasında okulu bırakma, en çok bu uygulamalı bilim derslerinin yoğunluk gösterdiği birinci sınıfta yaşanmaktadır. Genel olarak birinci sınıfta bir adet bölüm dersi almakla birlikte, yoğun olarak uygulamalı bilim derslerine ağırlık verilmektedir.

Hiç Bilgisayar Klavyesine Dokunmadım. Bilgisayar Mühendisi Olabilir Miyim?
Bu sorunun yanıtı da tamamen sizin azim ve hırsınıza bağlıdır. Ancak belirtmekte fayda var, müfredata göre bazı üniversiteler “Bilgisayara Giriş” isminde verilen birinci sınıf dersinde programlamaya başlamaktadır. Dolayısıyla bilgisayarın nasıl açıldığı, nasıl kullanıldığı ya da parçalarını öğretmeyen üniversiteler de vardır. Fakat bu gözünüzü korkutmasın. Şahsen bilgisayar kullanmayı üniversitede öğrenip de, şu anda iş bulan ve Türkiye şartlarına göre oldukça iyi maaş alan kişiler tanıyorum. Sonuç olarak bu sorunun kilit noktası azim ve hırstır.

İşveren Gözüyle Bilgisayar Mühendisliği
Türkiye ne yazık ki bilişim konusunda halen gelişmekte olan bir toplumdur. Hal böyle olunca, gereken saygı ve görevi alamayabilirsiniz. Örneğin web programlama işine kaymak istiyorsanız, sizden sadece programcı olmanız beklenmez. Pek çok şirket, aynı zamanda görsel alanlarda da (Photoshop, Flash gibi) bilgi sahibi olmanızı ve hatta deneyimli olmanızı beklerler. Dolayısıyla iş bilgisayar mühendisliğinden çıkıp, “Ne iş olsa yaparım abi” moduna geçmektedir.
Bununla birlikte, işini layıkıyla yapan şirketler de bulunmaktadır. Kişileri uzmanlık alanlarına göre şirket içinde konumlandırırlar ve bu şekilde kişiden maksimum performansı elde ederler. Fakat bu tarz şirketlerin pek çoğu sizden en az 3 yıllık deneyim beklemektedir. Dolayısıyla bu şirketler sizin ikinci, belki de üçüncü durağınız olacaktır. İlk durağınızda gerektiğinde ağ kurmayı, bilgisayar teknisyenliği yapmayı (format atma, donanım parçaları takma, bilgisayarları donanımsal ve yazılımsal olarak güncelleme), İnternet sitesi tasarlamayı ve programlamayı bilmeniz, işsiz kalmamak açısından önem teşkil eder. Yanlış anlaşılmasın, ben böyle bir düşünceyi ve düzeni onaylamıyorum. Fakat amacım size piyasa tecrübelerimle Türkiye gerçeğini yansıtmak.

Vatandaş Gözüyle Bilgisayar Mühendisliği
Eğer çevrenizde bilgisayar mühendisi olduğunuz duyulursa, sizi ciddi anlamda garip sorular bekler. “Abi ben kız arkadaşımın kimle konuştuğunu merak ediyorum, MSN adresini bir kırabilir misin?”, “Ya yeni bir cep telefonu alacağım, ne almalı sence?”, “Birader yeni bir kamera alacağım, ama mercek konusunda takıldım, yardımcı olur musun?” gibi aslında bölümünüzle alakalı olmayan pek çok soruyla muhatap olacağınızdan emin olabilirsiniz. Üstelik kekler, börekler ve benzer gıda ürünleri ile komşunun kızının ya da oğlunun bilgisayarına format atmanız da beklentiler arasındadır. Hatta ben bu konunun en uç noktasında bir soruyla karşılaştım. Tanıdıklarımızdan bir tanesi, elektronik olarak programlanabilen bir fırın almış, ancak kendi özel tarifine göre zaman ayarlaması yokmuş. Aramızda geçen diyalog şu şekildeydi:

  • Merhaba Can, nasılsın?
  • İyiyim siz nasılsınız?
  • Ben pek iyi değilim.
  • Hayırdır ne oldu? Bir şeyiniz yok ya?
  • Yok yok, sağlığım iyi, ama fırınla başım dertte.
  • (Ben bu sırada ne olduğunu anlamaya çalışıyorum) Nasıl anlamadım?
  • İsmet amcan bir fırın aldı. Bu fırının kendi kendine ayarları var. Ama benim kek için zaman ayarı yok. Şuna bir bakıversen?
  • (Son derece dumur olmuş bir şekilde) Bakayım, ama nasıl bir yardım bekliyorsunuz onu anlayamadım?
  • Sen bilirsin evladım, bu benim keke göre de zaman ayarlı olsun. Geçen Sevim teyzenden duydum, her şeyi yapıyormuşsun bu elektronik aygıtlarla ilgili (Sevim teyzenin dijital televizyon alıcısının kablosu çıkmıştı, onu taktım. Her şeyi bilir olmuşum da haberim yokmuş :))

Diyaloğu uzatmaya gerek yok, sonuç ortada :)

Borsa borsa borsa…

Bu aralar herkes borsayla yatar, borsayla kalkar oldu. Borsanın ötesinde, dolar acaba ne kadar olacak, patlama yapacak mı? Malum New York Borsası bizim dansöz Asena’yı geçmiş durumda (hem kıvırtma, hem de olayları bakımından =:-)). Bazen yolunda gitmeyen şeyler için, “hay ben bunu bulanın …” gibi cümleler kurarız. Peki borsa nasıl gündeme gelmiş, merak ettiniz mi? Eğer merak ettiyseniz, size bu yazıyı hazırladım, “hay ben borsayı bulan …’nın ….” cümlesinde noktalı yerleri tamamlayabilmeniz için =:-)

Okul kitapları da dahil olmak üzere neredeyse bütün kitaplar, akademik metinler vs. tanımlarla başlar. O yüzden ben de önce bir borsa tanımı yapayım:

Borsa, hisse senetlerinin, emtialarin (ticari malların) ve başka enstrümanların ticaretinin yapıldığı yerlerdir. Sermaye Borsaları, değerli evrakların (menkul kıymetlerin) ticaretinin yapıldığı kurumsal piyasalardır. Kendine özgü kuralları ve standartları vardır.

Hisse senedi, bono ve tahviller genellikle menkul kıymetler borsalarının içerisinde ticareti yapılageldiği halde, döviz ticareti için döviz borsaları (foreign exchange market) veya mal ticareti için emtia borsaları (commodity exchange) vardır.[1]

Bilinen en eski borsa, belli bir fiyat listesi hazırlayarak her türlü hisse senedi ve tahvili satışa sunan ve bunu takas yoluyla veya satış yaparak ya da başka şekilde paranıza para kazandıran tek yer Jonathan’ın kahve dükkanıdır anlamına gelen, The Course of the Exchange and other things at this office at Jonathan’s Coffee House şeklinde bir reklamla duyuran John Castaing tarafından 1689 yılında kurulmuştur. Bu durumda caddeler, sokaklar ve tüm kahve salonları tıpkı Jonathan gibi aynı işi yapmaya kalkışan karaborsası seyyar borsa simsarlarıyla dolunca, piyasa yerinde bir deyimle allak bullak olmuş ve sonuçta bunun önünü kesmek amacıyla 1565 yılında Sir Thomas Gresham (1519-1579) başkanlığında ve Royal Exchange adı altında İngiltere kraliyeti tarafından ilk borsanın kurulması yönünde çalışmalara başlanmıştır. Ancak kraliyete ait özel bir kuruluş olarak 1571 yılında I. Elizabeth (1533-1603) tarafından resmi açılışı gerçekleştirilen bu ilk borsa, 1939 yılında ticarete kapatılmış olup şu anda yerinde bir alış-veriş merkezi bulunmaktadır.

İlk düzenli borsa, 3 Mart 1801 yılında açılmış ama hisse satışları gizli tutulmuştur. Satışların halkın takip edebileceği şekilde açık olarak idare edildiği ilk borsa ise 1986 yılında kurulmuş olup, bugün hala geçerli olan ve dünya para piyasasında kısaca ticaretin kalbinin attığı yer olarak anılan, içinde ünlü İngiliz saat kulesi Big Bang’in de bulunduğu ticaret meydanında yer almaktadır. Bu doğrultuda her gün kulakları sağır eden bir uğultu ve gürültünün hakim olduğu, yüksek sesle hisse senetlerinin durumunu bildirmelerinin yanı sıra indiğini, çıktığını ya da ne durumda olduğunu bir takım özel işaretlerle halka duyuran borsa simsarlarının alım satım yaptığı ve bugün dünyanın en önde gelen borsası olan Londra borsası mesai saatinin bitimi, yazar panoların ve bilgisayarların susmasıyla derin bir sessizliğe gömülmekte, ama ertesi gün aynı tempoda çalışmaya başlamaktadır. Tarihte İkinci Dünya Savaşı‘nın başlamasıyla altı gün kapalı kalan borsa, ilk şoku atlatmasının ardından aynı hızla çalışmaya devam etmiş ve sadece V2 roketlerinden birinin binaya çarptığı gün kapalı kalmıştır. [2]

Peki şu anda yerle bir olan New York Borsası’nın tarihçesi nasıl?

Dünyanın en büyük borsası olan New York Borsası, ilkin 17 Mayıs 1972 yılında 24 broker ile resmi olarak çalışmaya başlamıştır. Bugün modern dilde broker olarak adlandırılan borsa simsarlarının Çınar Ağacı Anlaşması adıyla bilinen (Buttonwood Agreement) ve bu nedenle üzerinde çınar ağacı resmi olan sözleşme dökümanını imzaladığı anda kaderinin değişeceği borsa kısaca Wall Street olarak anılmaktadır. [3]

Türkiye’de ise borsanın tarihi Osmanlının son dönemlerine kadar uzanmakla (özellikle bono piyasası) birlikte 1970 ve 1980 lerin ilk yarısında, mekan olarak Sirkeci Vakıf Han’da bir tür tezgah üstü piyasa (OTC; over the counter) şeklinde faaliyette bulunuyordu. (Tezgah üstü piyasalarda, sermaye piyasasına aracılık eden kurumlar, kendi aralarında bir borsanın belirleyici kural ve tüzüklerine uyma zorunluğu duymadan işlem (alım/satım) yaparlar.Bugün en gelişmiş piyasalardan biri olan Amerika Birleşik Devletlerinde bazı küçük işlem hacmine sahip firmalar, borsa haricinde OTC olarak işlem görürler.) İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), konjektürel gelişmeler sonucu, hisse senetlerinin ticaretinin düzenlenmesi ve standartlaştırılması amacıyla 1986 yılında Karaköy-Tophane’de faaliyete geçmiş bulunmaktaydı. Günümüzde, kendi modern binasıyla İstinye’de faaliyetini sürdürmektedir. İlk zamanlarda az sayıda şirket, düşük işlem hacmi ve Türk ekonomisine endeksli hareket eden İMKB, günümüzde Hisse Senetleri Piyasası’nda 330′dan fazla şirketin hisse senedi, Tahvil ve Bono Piyasası’nda ise devlet tahvili ve hazine bonolarının yoğun olarak işlem gördüğü bir borsa haline gelmiştir. Hisse Senetleri Piyasası’nda günlük ortalama 1 milyar Dolar, Tahvil ve Bono Piyasası’nda ise günlük ortalama 8,5 milyar dolarlık işlem hacmiyle dünya ekonomileriyle entegre bir şekilde faaliyetini sürdürmektedir. [4]

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Borsa

[2] İlklerin Kitabı – Trevor Homer – Pegasus Yayınları – 1. Baskı – Sayfa: 287/288

[3] İlklerin Kitabı – Trevor Homer – Pegasus Yayınları – 1. Baskı – Sayfa: 288/289

[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Borsa