Amma yaptın sen de diyorsunuz değil mi? Evet yaptım, acı ama gerçek. Bildiğiniz üzere 331 Kısa Dönem olarak askerliğimi tamamladıktan sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde evimdeydim. Yol boyu babamla geniş bir sohbet ve ara sıra yorgunluktan uyuklamak haricinde kız arkadaşımla telefonda konuştum. Eve geldiğimde annemle biraz sohbet ve özlem gidermenin ardından güzel bir duş yapıp 3 saat kadar uyudum. Yalan söylemeyi hiç sevmem, kalktıktan sonra başka hiçbir şey yapmadan doğrudan bilgisayarımı açtım ve gece 12’ye kadar Türkiye’de neler olmuş bir yandan okurken bir yandan da bilgisayarımın güncellemelerini yaptım. Asker dönüşü pek çok kişi ya evde oturur suya sabuna dokunmaz ya da dışarıdan eve girmez. Benim teknoloji ve bilgisayar sevdam apayrı, hatta size göre “manyaklık” derecesinde olabilir, kabul ediyorum. Ama 5 yaşındayken neysem şu anda 26 yaşında olarak halen aynıyım, değişeceğimi de hiç sanmıyorum.
Askerlik dönüşünde konsept olarak halen çok ısınamadığım, ama delicesine ihtiyaç duyduğum dizüstü bilgisayar almam gerekiyordu. Benim işi bu, bilgisayar mühendisiyim ve mutlaka taşınabilir bilgisayara ihtiyacım oluyor. Bu zamana kadar yadigar Toshiba dizüstüm ile idare etsem de artık alarm çanları çalmaya başlamıştı. Efendim dizüstü bilgisayar alacaksanız, hele hele de benim gibi bu teknolojiyi sonuna kadar sömürecekseniz, iyi bir ürüne ihtiyaç duyuyorsunuz. Ayrıca işlemci gibi parçaları değişemediğinden, son teknoloji bir şey almalısınız ki sizi en az 3 yıl götürsün. Doğal olarak i7 işlemcili ve 1 GB harici ekran kartlı modellere bakıyorum. Bakıyorum da, doğru düzgün i7 işlemcili dizüstü yok Türkiye’de. Amazon.com’a bakıyorum zebil gibi, Türkiye’ye bakıyorum 2-3 markada 1-2 model var. Herhalde İnternet üzerinde yok dedim, başladım taş duvar dükkanları gezmeye. Ankara’da oturuyorum ve Ankara’da bulunan bütün teknoloji mağazalarını gezdim. Bir tane ASUS marka Vatan Bilgisayar’da, bir tane de Dell marka Teknosa’da bulabildim. Detaylı araştırmalar ve klavye diziliminden dolayı (ayrık tuş yapısı) ASUS’ta karar kıldım. İşin bu noktasında önemli olan benim aldığım ürün değil, teknolojiyi ülkemize getiren şirketlerin tutumlarıdır. Halen stok eritme çabası içinde olmaları, yeni ürünleri bir kenara bırakmalarına neden oluyor. Aslında onlara da suç bulamıyorum, malum ekonomi ve piyasanın arz-talep dengesi. Bizim tüketicimiz “Aaaa ne ucuz dizüstü hemen gidip alalım” diyerek saldırdığı sürece, bu durumdan kurtulamayacağız. Yahu bir işlemcisine bak, ekran kartına bak… Sabit diski falan geçtim, iki şeye baksalar bile eyvallah diyeceğim.
Bu durum sadece dizüstü bilgisayar ile sınırlı değil. Dediğim gibi 6 aydır sahalarda değildim, bir yığın değişiklik olmuştur diye düşünürken, teknoloji mağazalarını gezerken hiç zorlanmadım. 6 ay öncesinde promosyonlu olan tarayıcı ve yazıcı özellikli ürün, 6 ay sonrasında halen promosyondaydı (ürün ve teknoloji mağazasından bahsetmeyeceğim, burada amacım kimseyi rencide etmek değil, durumun vehametini göstermek).
Zaten üretimini Türkiye’de yaptığımız herhangi bir teknoloji ürünü varsa da ben duymadım, popüler bir şey olmasa gerek (teknolojiyi geçtim, prizlerde bile üretici ismi Türkçe iken “Made in China” (Çin’de üretilmiştir) damgası görüyoruz. Türk aklı herkesten üstün ya, bazı akıllılar R.P.C. yazmışlar (Republic Of China – Çin Cumhuriyeti). Türkiye “assembly” yani “montaj” ülkesi. Çin’de üretilen parçalar geliyor, burada montajlanıyor ve biz de kendi kendimize gelin güvey oluyor: Aaaa Türk şirketi! Hadi ordan! Dünyada durum farklı mı? Evet dünyada da artık pek çok şirket aynı yolu izliyor, ama kendi markaları da var. Örneğin siz Swatch saatinde hiç “Made in China” yazdığını gördünüz mü?
Ortaya Karışık -1
İçimde kaldı, söyleyemedim… Hep özel bir teşekkür etmek istedim, köşelere sıkıştırmak istemedim. Askerliğim boyunca gerek arkadaşlarımdan gerekse de ailemden büyük destek gördüm, yüz yüze teşekkür etsem de buradan da teşekkür ederim. Ancak 6 ay boyunca bana ciddi anlamda destek olan, ben yokken çıkan bütün film afişlerini bile kaydeden, günlük tutarak kısa telefon görüşmelerimizde anlatamadıklarını sayfalara döken, benim gibi yatıştırılması zor ve inatçı bir insanı bile pamuk kıvamına getiren, askerliğim süresince hiçbir şekilde canımı sıkmayıp sürekli pozitif konuşan kız arkadaşıma sizin de huzurlarınızda binlerce teşekkür ederim. Askerliğim süresince pek çok ayrılan ve tartışan insan gördüm ki bir tanesi izin alıp boşanmaya gitti. Ama bizim aramızda hiçbir sorun yaşanmadı. Ben orada askerlik yaparken, senin de burada askerlik yaptığını gördüm. İyi ki varsın!..
Askerlik görevi… Kimilerine göre vatan borcu, kimilerine göre erkek namusu, kimilerine göre gereksiz ve zaman alıcı bir şey. Ben burada ayan beyan fikrimi dile getirmeyeceğim, ama tecilimi bozarak askere gittiğimden dolayı, askerlik konusunda ne düşündüğümü anlayabilirsiniz :) Şayet gereksiz bir şey olduğunu düşünseydim, mümkün olduğu kadar tecil hakkımı kullanırdım.
Fikirler ne olursa olsun, askerden dönen gerek dostlarımda, gerekse de kan bağım olan akrabalarımda (en yakın örneği ağabeyim) hep bir şey gördüm: Dünyaya farklı bakış açısı… Sinir manyağı olan nice tanıdıklarım, süt dökmüş kedi gibi; kıçını kaldırmaya üşenen nice tanıdıklarım da “hormonlu” hiperaktif gibi döndüler :) Demek ki askerlik biraz da efsunlu bir şey :)
Gideceğim yer henüz belli değil, yedek subay mı yoksa kısa dönem mi olacağım da henüz açıklanmadı. 9 Aralık 2009 öğleden sonra ya da 10 Aralık 2009 sabahtan açıklanacak. Eğer yazma imkanım olursa, burada belirtirim (10 Aralık 2009 Güncelleme: Acemiliğimi kısa dönem er olarak, 2. Kolordu İstihkam Alay Komutanlığı Dirikköy, Gelibolu, Çanakkale’de yapacağım).
Askerlik hakkında herkes bir şey dese de (şu son zamanlarda en fantazi şeyleri bile duydum :)), askere gitmek üzere olan biri olarak psikolojiniz şöyle oluyor: Yahu gitmeden önce şunu da yapsaydım… Ama ne yazık ki hepsine ya zaman ya da gücünüz (maddi ya da manevi) yetmiyor. Bazı şeyler hayırlısıyla döndükten sonra defterimde yazılı :)
Aranızda bulunamayacağım süre içerisinde, heyecanlı ve bu tarz durumlarda eli ayağına dolaşan, teslim olacağım hafta hasta olduğu için morali bozulan, gülüşü ve sakinliğiyle benim deliliğimi ve âni kararlarımı dengeleyen kız arkadaşımı; güzel yemeklerini ve her ne kadar “Anne bu tarz konular ilgimi çekmiyor” desem de bir türlü anlatmaktan vazgeçmeyen “oğluş diye seslenen” annemi; panik atak olduğunu iddia etmeme rağmen bir türlü kabullenmeyen “Ne olacak bu ülkenin hali” babamı; yıllar geçmesine ve aramıza mesafeler girmesine rağmen çok konuşamasak da aramayı unutmayan dostum “N’apıyon birader?” Barış’ı; her ne kadar çok iyi anlaşarak geçiremediğimiz bir çocukluğumuzun ardından aramızda kopukluklar olsa da, arada bir yanına uğrayarak kola içtiğim “göbekli” ağabeyimi; herhangi bir ücret almadan büyük bir özveri ile sizlere özgün bilgi sunan ve artık bir aile olduğumuz Teknovole.com ekibini; Teknovole.com’a sahip çıkarak bizlere güç veren siz değerli okuyucularımızı çok özleyeceğim. Beni unutmamanız için arkamda 30 yazı bıraktım. Bu yazılardan biri 10 seri halinde yayınlanacak olan “Veri İletişimi ve Bilgisayar Ağları” ile diğeri 20 seri halinde yayınlanacak olan “Düzenli Bilgiler Kümesi: Veritabanı”dır. Seri numaralarından anlayacağınız üzere oldukça detaylı yazılar. Bu konularda bilgi sahibi olmak isteyen herkesin rahatlıkla okuyabilmesini hedefledim. Bir Teknovole.com klasiği olarak, her ikisi de özgün yazıdır (yayınlandıkları zaman fotoğraflardan göreceğiniz üzere, ekran görüntüleri, illüstrasyon ve fotoğrafların pek çoğunu da ben hazırladım). Her iki yazı da haftada Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri olmak üzere yayınlanacaktır. Veri İletişimi ve Bilgisayar Ağları serisi 14 Aralık 2009’da, Düzenli Bilgiler Kümesi: Veritabanı serisi ise 11 Ocak 2010’da yayınlanmaya başlayacaktır. Hakkınızı helal edin, dualarınızı esirgemeyin lütfen.
Bu köşe yazımı yazdıktan sonra belki de şu ana kadar aldığım e-postaların toplamından daha fazla e-posta aldım. Sorular hep aynıydı: “Tavsiyeleriniz nelerdir?”
Madem bu kadar ilgi var, bana e-posta gönderen okuyucularımıza da dediğim gibi bunu köşe yazısı olarak hazırlamaya karar verdim. Lafı fazla uzatmayacağım, 9 yıllık web tasarımcısı ve programcısı olarak adım adım tavsiyelerimi sıralıyorum. İsteyen dinler, isteyen sallamaz, keyif sizin:
1) Just relax, take it easy! Bu şarkıyı bilenler elbette vardır, Mika’nın efsanevi şarkılarından biri. Türkçesi kısaca “Sakin ol!” demek. Yaptığınız tasarımı mutlaka beğenmeler olacak, hatta işi abartıp “Bu ne biçim tasarım, kıçıma tuvalet kağıdı diye bile kullanmam” diyenler olacaktır. Sakin olun. Unutmayın, eleştirinin dozunu kaçıranlar gerçekte “kıskanç” insanlardır.
2) KISS… İngilizce’de “öpücük/öpmek” anlamına gelir, aklınızda böyle kalsın. Açılımı ise: Keep It Simple Stupid! Yani “Basit tut aptal!”. Bunun başka açılımları da var, ama ben bunu daha çok seviyorum :) (KIS: Keep it Simple (Basit tut), KISS: Keep It Short and Simple (Kısa ve basit tut)) Tasarımı mümkün olduğu kadar basit yapın, ama Einstein’ın dediği gibi “… çok da fazla basit değil”. Sektöre yönelik renkler ve sayfa tasarımı yapmaya özen gösterin.
3) Mutlaka profesyonel anlamda resim işleme programı kullanın ve kreatif bir yönünüz olsun. Sağdan soldan toplayacağınız resim ve fotoğraflar sizi bir yere kadar götürür, sonra rezil eder. Ben şahsen 10 yıldır Photoshop kullanıyorum. Siz ister Photoshop, ister Corel, isterseniz de başka bir şey kullanın. Ama mutlaka kullanın, basit resim işleme programları sizi yarı yolda bırakır.
4) JavaScript ile CSS’i birbiriyle “dostça” kullanabilirseniz, tasarım konusunda sırtınız biraz zor yere gelir. Günümüzde oldukça kolay kullanımlı JQuery ve Mootools gibi JavaScript kütüphaneleri bulunuyor. JavaScript’e alışınca CSS’i, CSS’e alışınca JavaScript’i es geçmeyin, üzülürsünüz.
5) Ücretsiz olan açık kaynak tasarımları “esin kaynağı” ya da “bir şeyler öğrenmek” için kullanın. Bu tasarımları alıp üzerinde modifiyelerle başkasına satarsanız, bir süre sonra foyanız ortaya çıkar, rezil olursunuz. Nitekim ben böylelerini rezil etmeye bayılıyorum :) Ama şöyle bir nokta var: Parayla satın aldığınız tasarımları sözleşme uyarınca dilediğiniz gibi kullanabilir ya da modifiye edebilirsiniz, bunda bir sakınca yok.
6) Esinlenmek ayrı bir şey araklamak ayrı bir şey. Başka yerde gördüğünüz tasarımlardan esinlenebilirsiniz, ama kopyasını yapmak etik değildir. Bu durum yüzük tasarımcılarından elbise tasarımcılarına (sosyetikler modacı diyor) kadar geçerli olan bir şeydir.
7) Sabırsız olmayın, mükemmelliği yakalamaya çalışın. “Amaaaan canım, şu sütunla aralarında 1 piksellik farklı renkte boşluk var, göz görmez zaten bunu” deyip geçiştirmeyin. “Para veren gözler” öyle bir görür ki, aklınız hayaliniz şaşar.
Bu tavsiyelerim, Web tasarımı konusunda bir noktaya gelmek isteyenler için. Açık kaynak olan ücretsiz tasarımları alıp sağa sola kitleyenlere değil. Onlar kitlemeye devam etsinler, gün gelip adları “üçkağıtçıya” çıkınca, bir daha bu sektörde iş yapamazlar. Nitekim sektör büyük gibi görünse de aslında çok küçük çünkü kaliteli iş yapanların sayısı az. Dolayısıyla hemen hemen herkes birbirini tanır, dünya küçük unutmayın.
Ortaya Karışık 1: 1 ay sonra askere gidiyorum, sizlerden ayrı kalacağım. Bu 1 ay süresince de Teknovole.com’da beni çok bulamayabilirsiniz, yazılarımı göremeyebilirsiniz. Malumunuz biraz dinlenmek ve fırsat bulabilirsem tatil yapmak istiyorum. Ama her hafta köşe yazılarımı düzenli olarak yazacağım.
Ortaya Karışık 2: Türkiye’de ne kadar çok sevgi “böcüğü” varmış da haberim yokmuş. Geçen müzik kanallarından birinde gördüm. SMS gönderiyorsunuz, mesajınız çıkıyor. Mesajlar hep aynı: “Seni çok seviyorum bitanem/ay yüzlüm/ela gözlüm/bebeğim vs.” O zaman bu kadar kavga dövüşün nedeni ne?
Ortaya Karışık 3: Bu köşeden siyaset konuşmayacağıma yemin ettim, yeminimi bozmayacağım. Söylemek istediğim çok şey var aslında, ama yeri burası değil. Dünyada hiçbir ülke teröristlerle aynı masaya oturup barış anlaşması yapmaz. Bırakın devletleri, kabileler bile bu şekilde barışmaz (merak eden varsa alsın kitap okusun, görsün). Türkiye Cumhuriyeti, Muz Cumhuriyeti oldu da haberimiz mi yok? Toplumun her şeyden haberi var, siyasetçiler umarım bunun farkına varırlar. Muz Cumhuriyeti sandıkları ülkede, dikkat etsinler de muzun kabuğuna basıp ayakları kaymasın.
Ortaya Karışık 4: Dünya tek kişilik ekiplere doğru gidiyor. Takım oyunu pek kalmadı. Nerden çıkardım bunu şimdi? Günümüzde program sunucularının dahi kişisel blogları var ve düşüncelerini oradan dile getiriyorlar. Eskiden program yapılır, hep birlikte konuşulurdu. Herhalde halen sıkı sıkıya ekip olduklarını benimseyenler sadece bazı karikatüristler.
Ortaya Karışık 5: Yahu ne kadar çok uzman var Türkiye’de? Bilişim ve teknolojileri uzmanı, sosyal medya uzmanı, yaşam koçu (uzman pek hoş durmuyor, o yüzden koç diyorlar herhalde), zart uzmanı, zurt uzmanı. Yaptıkları işin ehliyetini, yani kapı gibi diplomasını alamayan herkes kendine bir şeyin uzmanı deyiveriyor. Bu kişilere uzmanlığı kim veriyor? Sağlık sektöründe durum farklı, uzmanlık için aşamalar var. Ben de diş uzmanıyım, çok fena diş çekerim :)
Ortaya Karışık 6: Michael Jackson öldü, özellikle yazmadım. Hem kendisini hem müziğini hem de yaptıklarını sevmediğim bir insan. Ayrıca sevenleri üzülmüşken, üzerlerine gitmek istemedim. Ama aradan zaman geçti, artık yazabilirim. Michael Jackson müziğin kralı falan değildir, bana göre Elvis Presley, Freddy Mercury ve Frank Sinatra müziğin kralıdır.
Bilgisayar mühendisiyim, öncesinde de hep teknoloji ile içli dışlı oldum. Teknolojiyi seviyorum, eşyalarımı paylaşabilirim ama bilgisayarımı asla. Ama bazen düşünüyorum da, bunun sonu acaba ne olacak? Bilim kurgu filmlerinde dünyayı bekleyen bir sona doğru ilerliyor muyuz?
Bu bahsedeceğim konunun dünyanın sonu ile bir ilgisi yok, sadece “farkındalık” yaratma peşindeyim. Bir süredir takip ettiğim bir sektör var: İnternet reklamcılığı. Bu sektörün ağırlıklı temsilcileri güzel vücutlu ve güzel yüzlü kadınlar ya da bu tarz fotolar koyan kimlik bunalımındaki veya para olsun da gerekirse bir tarafımı bile veririm diyen erkekler, çirkin kadınlar…
Reklam sülüklerinin bulunduğu başlıca yerler: Twitter, FriendFeed, Facebook ve StumbleUpon. Bu sülükler son derece yüzsüz ve ısrarcıdır. İşin ilginci, karşınızdaki insan olduğu için mesajlarınıza mantıklı cevaplar alırsınız, gerçekten arkadaşınız olduğunu zannedersiniz. Bir süre sonra bakarsınız, ilgi ve alakanızın dışında grup teklifleri, Web sayfası teklifleri ya da haberler gelmeye başlar. “Daha yeni tanıştık, ilgi alanlarımı bilmiyor” diye düşünürsünüz, ama aslında karşı tarafın ilgi alanınızla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu içeriklerin reklamını yapmak, bu reklama tıklayarak siteye gidenler üzerinden para almaktır tek amacı. Bu tarz linklerde, adres satırında şöyle bir şey görebilirsiniz: http://www.blabla.com/blabla.htm?referrer=facebook&person=caroline… Blabla.htm’den sonra ? işareti ile devam eden kısma programlama dilinde “Query String” diyoruz. “Referrer” ile siteye erişen kişinin nereden geldiğini, “person” ile de reklam sülüğünü tanımlıyor. Burada isim yerine sayı da olabilir, bu durumda veritabanındaki kayıtlarda bu sayı ile kişiyi eşleştirir. Böylece istatistik tutulmuş olur ve örneğin Caroline, siteye 5 kişi kazandırmışsa belki de 1 dolar kazanmış olur.
Dolayısıyla size gelen her arkadaşlık teklifine yanaşmayın. Bunların bir kısmı, ünlülerin isimlerini kullanarak da size ulaşabilir, aldanmayın. Belki de karşı taraftaki güzel kızımızın gönlü olsun diye tıkladığınız link, bilgisayarınızı format amcayla tanıştırabilir, haberiniz olsun. Demedi demeyin, çiğ et yemeyin.
Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz günlerde 90’ların seçkilerinden oluşan bir müzik CD’si aldım. Her dinlediğimde eskilere döndüm. 1984 doğumluyum ve 90’ları doya doya yaşadım. O zamanlara dönmek ister misiniz deseler, tereddütsüz evet derim. Neden mi?:
1. Terlerdik, toz yutardık, üstümüz başımız parçalanır veya kirlenirdi, ama top oynardık. Rüzgarı hissederdik, doğayı solurduk. 15 yıldır aynı yerde oturuyorum, bizim top oynadığımız yerler şu anda bomboş, 1 tane çocuk bile yok. Muhtemelen evde PES veya NBA Live oynuyorlardır.
2. 90’larda çocuklarda obezite sıkça görülen bir şey değildi. Çocuklar çok sık hasta olmazlardı. Çünkü başında saatlerce oturacakları bir şey yoktu. Şişman olanlar genelde çizgi film bağımlıları ya da çok çalışan öğrencilerdi. Çok sık hasta olunmazdı çünkü sokaktaki binbir mikroba karşı bünye sağlam olurdu.
3. RTÜK yerine aile terbiyesi vardı.
4. Müzik dinlenmek için dinlenirdi. Şimdiki gibi kelimelerin anlamlarını bilmemesine rağmen “Yabancı müzik” dinliyorum diye hava yapmak için değil (benzer konuda Yiğit’in yazısına buradan ulaşabilirsiniz).
5. Ace of Base, Coolio, MC Hammer, Metallica’nın Metallica olduğu, Iron Maiden’dan gençlik fışkırılan dönemlerdi. Hemen hemen herkes pek çok şarkıyı bilirdi. Şimdi müzik kanalını açtığımda aptala dönüyorum ki ciddi anlamda müzik manyağı biriyimdir.
6. Kadın memesi ve öpüşme gibi günümüzde normal sayılan şeyleri görmek için gece 12’den sonrasını beklemek gerekirdi. Çin Çin ve kırmızı noktalı filmlerden ötesi yoktu televizyonda. Şimdi müzik kanalındaki kliplere ya da Fashion TV’ye bakmanız yeterli.
7. Yeni çıkan şeyler büyük bir heyecanla karşılanırdı; alınan şeyler de… Sırasıyla Atari, Commodore 64 (C64) ve Amiga 500 Plus alındığı dönemlerde ne kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum. Şimdi çocuğa PlayStation 3 veriyorsunuz, Xbox 360 da isterim diyor.
8. Anlık mesajlaşma yerine anlık görüşmeler yapardık. Yüz yüze konuşurduk. Masa oyunları oynanırdı, favorim Gizli Hedef’ti. En kötü masa oyununda bile kafanızı çalıştırmanız gerekirdi. Şimdi bakıyorum Counter Strike ve türevleri için zerre kadar beyine ihtiyaç yok: Adam çıkınca vur, hepsi bu kadar. Belki de günümüz çocuklarının ve gençliğinin git gide salaklaşmaya başlamasının nedeni budur.
9. Bayramlarda şekerin yanında para da verilirdi. Şimdi bırakın parayı, çocuklar şekeri bile zor alıyorlar.
10. Üniversite mezununun bir karizması ve ağırlığı vardı. Şimdiki gibi belediyenin temizlikçi kadrosu için başvurmayı bırakın, üniversite mezunlarına kolay kolay iş beğendirilmezdi. İşverenler telefonlardan arayarak “Bizle çalış” derlerdi.
Ortaya Karışık 2: Malumunuz Fatih Terim Türk Milli Futbol Takımı’nı bıraktı. Türk Milli Futbol Takımı oyuncu bulmakta zorlanıyor, Türkleştirdiği oyuncuları kadrosuna almaya devam ediyor. Spor okulları ve bu konuda ciddi bir eğitim verilmediği sürece de Türk oyuncu bulamayacaklar. Eskiden her mahalle arasında top oynayan çocuklar vardı, futbol Brezilya’daki gibi sevilirdi. Ama ille de başarı istiyoruz diyorsanız, Türk Milli PES Takımı falan kurun, dünya şampiyonluğu gelebilir.
Ortaya Karışık 3: Özentilikten nefret ettiğimi bir önceki köşe yazımda “Ortaya Karışık 1”de belirtmiştim. 1 hafta sonra karşıma özenti devlet memuru çıktı. Haberi 18 Ekim 2009 Sözcü Gazetesi’nden aldım. Eğer Türkiye’nin muhtarı bu derece Amerika özentisi ise daha üst kademedekileri tahmin edemiyorum:
2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.
Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.
Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.
Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.
Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.
Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamayaodaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.
Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özel” kısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.
Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.
Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.
Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)
Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).
Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…
Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.
Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)
Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).
Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)
Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)
Bunu söylediğimde bana “Bağnaz” diyenlerden tutun da “Ne biçim bilgisayar mühendisisin?” gibi daha bilgisayar mühendisliğinin ne olduğundan habersiz viranelerin laflarıyla muhatap oluyorum. Umarım bu köşe yazısında yazacaklarımı, sıkıntımı ve derdimi size anlatabilirim.
İnsanoğlu garip bir “yaratıktır”. Kusura bakmayın, ama kendi b.kumuzda boğulacak duruma gelsek, başkalarını suçlarız veya hep bir şey ararız. Yobazlar “Allah’ın işi, dinden imandan çıkarsanız böyle olur” der (17 Ağustos depreminde bu lafları duydunuz, yanlış mıyım?), hayvan düşmanları “Hayvanlar her yere işer sıçarsa böyle olur” der, kömünistler “Faşistler yaptı”; faşistler ise “Kömünistler yaptı” der. Yeşil Barış’ın üyeleri (Green Peace) kendilerini bir yerlere çiviler ya da bir gemiye çıkartma yaparlar. Akıllı olanlarsa “Kendimiz ettik, kendimiz bulduk” der, ama bu kişileri de ortalıkta fazla göremezsiniz, laflarını çok dillendirmezler, kendi alemlerinde yaşarlar. Engizisyon mahkemeleri kurulabilir her an, mazallah!
Biz her şeyin ucunda yaşamayı severiz. İçkiyi en uç noktasında içer dağıtırız, sigarayı uç noktasında içer ciğerlerimizi lastik top boyutuna getiririz, oyun oynamayı severiz ama sardırıp dünyadan irtibatımızı keseriz, müzik dinlerken kolumuzu jiletleriz, yıllarca araba hayali kurar alınca da hız yapmak matah bir şeymiş gibi ayağımızı gazdan çekmeyiz (sonra da bir bakarsınız kaza yapıp arabanın içinde sıkışmışız, “Yardıııııım” diye yalvarıyoruz), eğlenceyi ve ünü severiz ama paramız yetmez, bu sefer de zengin iş adamlarının kucaklarında gezeriz, teknolojiyi cep telefonundan ibaret zannederek her ay yeni bir cep telefonu alırız ve etrafımızdakilere “çok teknolojiğim” diye caka satarız, delikanlı ve harbi adam olmayı kravatsız takım elbise ve belimizdeki silah zannederiz vs vs… Liste uzun, anlayan anladı.
Böyle uç noktalarda işler yapan insanoğlu, yapay zeka ve robotik teknolojilerde de uç noktaya gidebilir. Yok “belleğin sırları”, yok “beyin dediğimiz şey” gibi artık öğğğkkk getiren konulara tekrar tekrar değinmeyeceğim (dergileri takip ederseniz, mutlaka 2 ayda bir birinde bu konuyu bulursunuz). Size sadece bir örnek vereceğim ve bu örneği de, kız görünce şeyini gerdiren Recep İvedik karakterini baş tacı yapan, kız görünce laf atmayı erkek olmaktan sayan toplumumuzun en sevdiği konudan vereceğim: Cinsellik.
Dünyadaki kadınların pek çoğunda şöyle bir sorun vardır: Erkek dürtüleri ve “isterikliği” ile kadınınki farklıdır. Pek çok kadın için ön sevişme çok önemliyken, erkek genelde 5 dakikada beşiktaş modunda takılır. Hal böyle olunca pek çok kadın cinsel yaşamında mutsuz. Bazı çok bilmişlerin iddia ettiği şeyin aksine, kadın “akıllı” bir canlıdır, karda yürür ayak izini belli etmez. Kurnazdır. Toplumda “erkek aldatır” gibi görünse de, iddia ediyorum kadınlar daha çok aldatıyor. Ama biz erkekler safız biraz, boynumuzda kocaman bir morlukla eve gideriz, soyunurken sırtımızdaki tırnak izlerinin farkında değilizdir vs vs.
Bu örnekten yola çıkarak, şöyle bir robot yapıldığını düşünün: Tamamen kadının istediği doğrultuda ön sevişme yapabiliyor, insan derisinin aynısı bir kaplaması var, cinsel organı tam tatmin düzeyinde, kadının o anki arzularını okuyarak yavaş ya da hızlı olabiliyor. Sizce kadınlar, ayı gibi sevişen ve tamamen kendini düşünen erkek “insan”ı mı seçer yoksa erkek “robotu” mu? Bence robotu seçer… Bu durumda ne olur hiç düşündünüz mü? Üstelik dilerse kadın bu robottan hamile de kalır. Günümüzde cinsiyeti bile belirlenen sperm üretimi ya da kullanımı yapılabiliyor. Eee erkek ne yapar bu durumda? Sperm bankalarında mastürbasyon yaparak sperm verir, başka da bir şey yapamaz. Kadın, hamile kalmak isterse dünyaya “erkek” getirmek ister mi sizce böyle bir durumda? Bence yine hayır… Peki erkeklik denen cinsiyet ne olur? Yok olur…
Umarım demek istediğim anlaşılmıştır. Robotik teknolojiler ve yapay zeka, oldukça özenli ve kontrol edilmesi gereken konulardır. İnsanoğlu uç noktaları sever, sonra robotlar kontrolü almasın! Benim fikirlerime en yakın film şu ana kadar iRobot (Ben Robot – http://www.sinema.com/film/5222/ben-robot) oldu, izlemediyseniz tavsiye ederim.
Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz hafta Kaspersky Internet Security 2010 (KIS 2010) deneme sürümünü bilgisayarıma kurdum. İtiraf ediyorum, Kaspersky Internet Security kullanıcısıyım. Ama belki daha tam “gelişmediğinden”, belki de canları böyle istediğinden olsa gerek, KIS 2010 bana cehennem azabı yaşattı. Winamp temam gitti, BSPlayer’ı kendi kendine yasakladı, SnagIt programı çalışmaz oldu, kendi kendine İnternet sitelerine erişimi engelledi ki bu özelliğinden dolayı Eset Smart Security’ye gıcık olurum. Tamam bütün bunlar ayarlanabiliyor, izin veriyorsunuz zart zurt. Zart zurt çünkü bunu ben yapabiliyorum, peki acemi kullanıcı ne yapacak? Teknolojiden soğutmayın kardeşim insanları! Sonuç: KIS 2009 lisansımı bir yıl daha uzattım, KIS 2010 kullanmayacağım.
Ortaya Karışık 2: Toplum olarak kokuşuyoruz, hem de çok fena… Bu kokuşmuşluğumuzun en güzel örneklerinden birini, Mavi Jeans’in “Burası İstanbul” reklamında görüyoruz. Empoze edilmeye çalışan şey, “İstediğinizi giyin” düşüncesi. Biz Ankara’dakiler şalvar falan giydiğimiz yok, ama olay “İstanbul” üzerinden dönüyor. Tabii bu aynı zamanda yurtdışında da mağazaları bulunan Mavi Jeans’in satış stratejisi. Nitekim yurtdışında pek çok insan İstanbul’u Türkiye’nin başkenti zanneder, Ankara’dan haberleri yoktur. Erkek olarak kıçınızın arasına kaçan, kız olarak da kıçınızdan düşen pantolon giymenizin hiçbir sorunu yok, özentilikte sınır tanımayalım yeter.
Ortaya Karışık 3: Şimdi kokuşmuşluğun “çocuk” ve “genç” versiyonuna geliyoruz. Malumunuz okullar açıldı. Biz de okuduk lise, biliyoruz neyin ne olduğunu. Annemizin karnından bu yaşta çıkmadık :) Ankara’da havalar soğudu, bazı günler haricinde üzerinize bir şey almadan gezemiyorsunuz. Hele sabahın köründe, hiç! Ağzınızdan duman çıkıyor! Böyle bir sabahta, liseli kızların eteklerinin bir karış, erkeklerin kafalarının jöle damlayan bir konumda olduğunu gördüm. Hem de öyle bir iki örnek değil, maaşallah hepsi birlik yapmış gibi 10 tanesinden 8’i böyleydi. Ben namus bekçisi değilim, 18 yaşından küçüklerin namusundan aileleri, 18 yaşından büyüklerin namusundan da kişinin kendisi sorumludur. Benim demek istediğim şu: İstersen hiç etek giyme, direkt külotla çık, umrumda bile değil. Ama unutma ki, bir taraflarını üşütürsen, bunun acısını ömrünün sonuna kadar çekersin. İstersen duştan çıkıp, havlu değdirmeden sırılsıklam saçlarla çık sokağa, umrumda değil. Ama unutma ki, o kafatasının içinde, seni hayvanlardan ayıran bir beyin var ki, üşütmeye pek gelmez.
Ortaya Karışık 4: Yeni moda yürürken cep telefonuyla müzik dinlemek. Ama kulaklıkla değil, doğrudan hoparlörlere verip de dinlemek. Genelde genç erkekler ve kızlar arasında moda. Bu görüntü, bizim zamanımızda Amerikan filmlerinde görmeye alıştığım zengi rapçileri hatırlatıyor. Onlar da omuzlarında müzik seti, öyle geziyordu. Bu bir suç mu? Değil… Ama bana göre son derece komik, “görmemişlik” göstergesi. Ben müziksiz yaşayamayan biriyim, şu anda bu yazıyı yazarken de müzik dinliyorum. Ama “ben” dinliyorum, üst veya alttaki komşularım melodilerime yoldaş olmuyor.
Ortaya Karışık 5: Hani birileri çıkıyor, “Efendim yasal MP3 kullanın, sanatçı kazansın daha güzel eserler yazsın” gibi tırışkadan laflar ediyor. Buyrun efendim, aşağıdaki ekran görüntüsüne iyiceeee sindire sindire bakın ve yazılanı okuyun lütfen. Ne mi oldu? Bilmem kaç GB’lık yasal MP3 arşivim helak oldu. Nedeni çok basit, format atmadan önce, yasal MP3’ler için gereken sertifikaların yedeğini almayı unuttum ve tekrar yasal MP3’lerimi aktifleştiremiyorum, “Daha önce aktifleştirildi” diyor. Peki ben ne yaptım? Dosya kurtarma programları ile sertifikaları mı kurtardım? Hayır hayır, para verdiğim şey için bu kadar uğraşmam (parayla rezil olmak bu olsa gerek)… Bu giden MP3’lerimin hepsini “yasal olmayan” yöntemlerle yeniden indirdim. Çıksın şimdi biri bana dava açsın da, mahkemede görüşelim…
Ortaya Karışık 6: Hep dediğim bir şey var: “Herkes bildiği işi yapsın”. 4 Ekim 2009 Habertürk gazetesi, sayfa 2. Twitter’ın kurucusu Evan Williams ile ilgili bir haber var. Haber şöyle başlıyor: “MESAJLAŞMA sitesi ‘Twitter’ın kurucusu…” Twitter mesajlaşma sitesiymiş de haberimiz yokmuş! Twitter micro blogtur, Türkçe karşılığı da mini İnternet günlüğü olarak çevrilebilir. Hiç olmadı “sosyal ağ” dersiniz, daha anlamlı olur. Twitter, MSN Messenger gibi bir şey değil ki “mesajlaşma” sitesi olsun! Artık bu haberi ekonomi muhabiri mi yazdı, kim yazdı belli değil. Tek bildiğimiz “Dış Haberler” olduğu. Bu haberi okuyan bir kullanıcı Twitter’ı MSN Messenger gibi bir şey zannedecek, girecek, ama öyle bir şey yok. Sonrasında da “Ben yapamadım, bak millet ne güzel mesajlaşıyor” diyerek kendini teknoloji özürlüsü zannedecek.
Cloud Computing (yani “Bulut Hesaplama”, “Bulutsu İşlemcilik”) aslında yeni bir şey değil. Zaten uzun zamandır “adı konulmamış” bir şekilde uygulanan ancak yeni uygulamalarla yönünün biraz daha değiştiği ve adının konduğu bir olay.
Bu tarz köşe yazılarında okuyucuyu “teknik detaya” boğmayı sevmem, her türlü bilgi düzeyinden okuyucunun yazıdan faydalanmasını amaçlarım. Dolayısıyla bu konuya da çok da fazla teknik detaya girmeden, herkesin anlayabileceği şekilde değineceğim.
Cloud Computing, genel olarak gerekli işlemci gücünün ağ vasıtasıyla başka bir bilgisayarda karşılanmasıdır. Peki bu ne demek? En popüler uygulamaları ile açıklayayım:
(*) Video paylaşım sitesine bir video gönderdiniz. Video paylaşım sitesi bunu kendi formatına (genellikle FLV) çevirerek yayına sokar. Videonuzun FLV formatına çevrilmesi için sizin kendi bilgisayarınızda video çevirici bir yazılım kullanmanıza gerek yoktur.
(*) Google Docs, Windows Office Live ya da Zoho gibi servislerde İnternet üzerinden döküman, Excel dosyası vs. oluşturabilirsiniz. Bunları yapmak için ille de bilgisayarınızda bir ofis paketi olmak zorunda değildir.
Peki Cloud Computing’in işlemci gücü nedir? Aslında bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Nitekim işlemler “tek bir bilgisayarda” değil, “bilgisayar topluluğunda” gerçekleştiriliyor (bunlar genellikle sunucu tipindeki bilgisayarlar). Dolayısıyla bilgisayar topluluğunun toplam gücü ne kadarsa, aynı zamanda o andaki sistem yoğunluğu da gözetilerek bir işlemci gücüne sahipsiniz.
Cloud Computing, genellikle İnternet ya da diğer ağları kapsayan tabandadır. İnternet kısmı, İnternet uygulamaları dediğimiz şekilde gerçekleşir (örneğin video paylaşım siteleri). Diğer ağlardan örnek verecek olursak, ATM makinelerini gösterebiliriz. ATM makineleri İnternet üzerinden haberleşmezler. Siz bir ATM makinesinden para çektiğinizde, öncelikle isteğiniz merkezi bir sunucuya iletilir. Merkezi sunucu, sizin banka hesabınızdaki parayı kontrol eder. Şayet limitiniz karşılıyorsa işlemi gerçekleştirir ve parayı site verir. ATM makinesi kullanmak için, herhangi “şahsi” bir bilgisayara ihtiyacınız yoktur.
Şimdi biraz teknik detay… Bu tarz uygulamalar client-server (istemci-sunucu) mantığına göre çalışır. Ancak istemci-sunucu mantığının birden fazla modeli vardır. Örneğin “two-tier” (iki basamaklı) model, Cloud Computing değildir. Bu modelde, siz bilgisayarınızda yüklü olan bir uygulamayla sunucuyla iletişim kurarsınız. Bu konuda örnek MSN Messenger programının, bilgisayarınıza yüklenen versiyonu olabilir. MSN Messenger’a bağlanırken kullanıcı adınızı ve şifrenizi girersiniz. Bu kullanıcı adı ve şifre sunucudaki veritabanında kontrol edilir ve doğruysa giriş işlemi gerçekleştirilir. Bu Cloud Computing değildir çünkü platformdan bağımsız değildir. MSN Messenger programı sadece Windows işletim sisteminde çalışır (Apple Mac OS X ve Linux için başka programlar var ancak ben doğrudan MSN Messenger’ın kendisinden bahsediyorum). Ancak “three-tier” (üç basamaklı) sistem, Cloud Computing’in istemci-sunucu modelidir. Bu modelde uygulama, başka bir sunucu üzerinde tutulur ve aynı zamanda yine başka bir sunucuda da veritabanı vardır. Bu modele örnek, MSN Messenger’ın İnternet üzerinden kullanılan versiyonu gösterilebilir. İnternet’te kullandığınız MSN Messenger uygulaması, İnternet üzerinden başka bir bilgisayarda bulunur. Elbette bu uygulamaya erişmek için İnternet tarayıcınızın (Firefox, Internet Explorer, Opera, Safari vb.) olması gerekir ancak İnternet tarayıcısı platformdan bağımsızdır, nitekim bütün işletim sistemlerinde İnternet tarayıcı bulunabilir ve yüklenebilir. MSN Messenger’ın İnternet uygulamasına bağlanırken, kullanıcı adı ve şifreniz, başka bir sunucuda bulunan veritabanından kontrol edilir. Yani üç basamaklı sistemde, kullanıcı + uygulama sunucusu/bilgisayar + veritabanı sunucusu bulunur. Tıpkı ATM makinelerinde olduğu gibi.
Adobe (Air Teknolojisi – İnternet üzerinden uygulama yükleyip, masaüstünüzde kullanabilme), Microsoft (.Net Teknolojisi ve Azure), Sun (Open Cloud) ve Google (App Engine) şu anda bu işe en çok kafa yoran şirketlerin başında geliyor. Microsoft işi bir adım daha öteye götürerek, gelecek Windows işletim sistemlerinin İnternet üzerinden çalışmasını hedefliyor. Bu şekilde, nerede olursanız olun, Windows işletim sistemli kendi bilgisayarınızı kullanabileceksiniz (Remote desktop connection’a gerek kalmadan).
Geçtiğimiz Temmuz’da Ankara askerlik şubesine gittim. Bütün bilgisayarlarda Pardus 2007 yüklüydü. Oradaki memura, “Memnun musunuz Pardus’tan?” diye sordum. “Biz Pardus kullanmıyoruz esasında, bu çalışan program online çalışıyor, Pardus ile alakası yok” dedi. Dolayısıyla Cloud Computing Türkiye Cumhuriyeti’nde de kullanılmaya başlandı. Öncesinde, Windows işletim sisteminde çalışan bir program kullanıyorlardı. Elbette Cloud Computing, Linux gibi açık kaynak ve ücretsiz olan işletim sistemlerinin önünü açacaktır.
Tamam her şey iyi güzel de, “yan etkisi” yok mu? Elbette var… İnternet üzerinde hiçbir şey güvenli değildir, dolayısıyla güvenliği sağlamak için şirketlerin ciddi bir para kaynağı kullanması gerekiyor. Tabii kullanıcılar da bu durumdan sürekli tedirgin olabilirler: Acaba şirket gereken güvenlik önlemini aldı mı?
Köşe yazısı olarak haftaya bugün görüşemeyeceğiz çünkü Teknovole.com 20 Eylül 2009 saat 0:01 ile 23 Eylül 2009 saat 0:01 arasında bakıma girecek ve kapalı olacak. Aslında bu bakımı yılbaşında yapacaktık, ama “orantısız” şekilde büyümemiz devam ediyor :) (açıkçası bu kadar kısa bir zamanda bu kadar bir büyüme beklemiyorduk) İstatistikler göz önüne alındığında, yıl sonu hedeflerimize yaklaşık 3 ay öncesinden oldukça yaklaştık ve Ekim 2009’un başı itibariyle yıl sonu hedefimize ulaşacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla bakımı da biraz erkene çekmek zorunda kaldık. Teknovole.com’un benzersiz ve kaliteli içeriğinden mahrum kalmamanız için de, bakım işlemini bayram tatiline denk getirdik. Sırf siz değerli okuyucularımıza daha kaliteli bir site sunabilmek için bayram tatilinden feragat ettik. İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz…
Ortaya Karışık 1: Tam olarak eyaleti ve belediye başkanını hatırlamıyorum ancak bundan bir süre önce Amerika’da sel felaketi olmuş ve insanlar ölmüştü. Belediye başkanı ertesi gün görevinden istifa etti. Bu hafta aynısı Türkiye’de de yaşandı, ölenlerin yakınlarına sabır ve ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum. Peki bizim önlemlerimiz neler oldu? Ben Ankara’da yaşıyorum, dolayısıyla Ankara’daki önlemlerden bahsedeceğim. Birincisi metro girişlerine kum ve çakıldan oluşan çuvallarla “barikat” örüldü, Haber Türk gazetesine göre orta ve yaşlı olan vatandaşlarımız “darbe” olduğunu sanmışlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu ilk muhteşem (!) önlemi değil. Yaklaşık 2 yıl önce, yayaların Kızılay’daki alt geçitleri kullanması için, kaldırım kenarlarına betondan barikat dizmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı halen aynı kişi, zihniyetin değişmesini bekleyemezsiniz. Kızılay Atatürk Bulvarı’ndaki mazgallar, asfalta elli kere “yama” yapıldığı için asfalt ile tıkanmışlar. Büyükşehir Belediyesi işçilerini göndererek mazgalları açtırmaya başlamış. Aklınız nerdeydi? İlle birilerinin ölmesi mi lazım bu önlemleri almak için?
Ortaya Karışık 2: Hepsi tebrik ve yardım üzerine özellikle Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinden çok sayıda e-posta alıyorum. Kendilerine ilgileri için teşekkür ederim. Sizin tabirinizle “Can Abi”niz, size yardımcı olmaktan çok mutlu oluyor :) Bunu Teknovole.com’daki bu yazıdan ve kendi sitemde yazdığım bu yazıdan görebilirsiniz. Kısa bir süre sonra, özellikle yeni mezun veya öğrenci olan arkadaşlarımıza yönelik ikinci yazımızı Teknovole.com’da okuyabilirsiniz.
Ortaya Karışık 3: İnternet hızlandırıcı programlar, neden İnternet’i hızlandırmaz? Size “bilimsel” bir açıklama yapayım da, sağda solda gördüğünüz “İnternet’inizi hızlandırın” yazılarına kanmayın. İnternet üzerindeki işlemler “paketler” vasıtasıyla gerçekleşir. Bu paketlerin teknik detayına değinmeyeceğim, olayın özünü anlatacağım. 1 litrelik pet şişeyi bilgisayarınız, içine damlattığınız her su damlasını da paket olarak düşünün. 1 litrelik pet şişe, ancak 1 litrelik su alabilir değil mi? Evet… Peki siz 1 litrelik pet şişeyi, 1.10 litre yapabilir misiniz? Evet yapabilirsiniz… Nasıl mı? Isı yardımıyla pet şişeyi esnetirsiniz. Esnetme işlemi esnasında, pet şişenin kalınlığı incelir, hatta iyi ayarlayamazsanız yırtılma olur. Yırtılma olmadığını düşünün, bir güzel esnettiniz pet şişeyi. Şimdi içine 1.10 litre suyu damla damla koyuyorsunuz. Damlayan sular 1 litre ya da 1 litreyi biraz geçtiğinde, pet şişenin kalınlığı inceldiğinden şişe patlayacaktır. 10 damla damlattığınızda patlamaz, 100 damla damlattığınızda da patlamaz. Ama mutlaka bir süre sonra patlar. İnternet hızlandırdığını iddia eden programlar da böyledir. İlk başta “Vay lan harbiden hızlandı” zannedersiniz, ama İnternet kullanmaya başladığınızda bilgisayarınızda “paket boğulması” olur ve hiçbir yere giremezsiniz. Bu durumda ya bilgisayarınızı ya da ağ bağlantınızı yeniden başlatmanız gerekir. Bu da oldukça can sıkıcı bir durumdur. İnternet’i değil, İnternet tarayıcınızı optimize ederek, İnternet sayfalarının daha hızlı açılmasını sağlayan TuneUp’ın “Internet Optimization” aracından ise son derece memnunum. Detaylarını bu yazımdaki yorumlar kısmında bulabilirsiniz.
Ortaya Karışık 4: Call Of Duty Modern Warfare çıktığı zaman, bu oyunu oynayacak kapasitede bilgisayarım yoktu. Bu sene aldığım masaüstü bilgisayarımla “fiyat/performans” oranını yakalayarak, şu anda bütün oyunları oynayacak konfigürasyona sahip oldum (isteyen olursa yazarım). Önce Call Of Duty World at War (yani Call Of Duty 5) oynadım, şimdi de Call Of Duty Modern Warfare’i oynuyorum. Ben World at War’ı daha çok beğendim :) (hemen hemen herkes tam aksini düşünse de). Nedenlerine gelince: Modern Warfare’de silahlar su tabancası gibi, hiç tepme yapmıyor (“keleş” ve G3 hariç, bunları da kullanmak zorunda değilsiniz, bir yığın silah var), dolayısıyla adam vurmak oldukça kolay. CoD 5’te kol, bacak, ayak falan kopuyor, CoD 4’te bomba atsanız bile sağlam kalıyor. Tamam vahşet kötü bir şey, ama “akıllı” oynayan için de iyi bir şey. Savaşın ne biçim bir şey olduğunu irdeleyebilirsiniz. Ben her oynayışımda, “Çok kötü ya, hale bak” diyorum :) CoD 4 “modern” olduğu için silahlar da “modern” oluyor. Sniper bile birini indirmek için yeteneğe ihtiyacınız yok, mübarek makineli tüfek gibi adeta. Iskaladın mı? Sorun değil, şarjör birmemişte gözünüz mercekten ayrılmadan (yani elle kurulma yapmadan) adam vurmaya devam edebilirsiniz.
Ortaya Karışık 5: Bu hafta aynı zamanda Batman Arkham Asylum’u da oynama fırsatı buldum. Bilgisayar faresini seven bu oyunu bilgisayarda oynamasın ya da gitsin dandik bir bilgisayar faresi alıp oynasın. God Of War gibi tam bir “konsol” oyunu olmuş, dolayısıyla PC versiyonundan pek de zevk alamadım.
Bana sorulan yegane sorular arasında, “Linux gerçekten Windows’tan daha mı iyi?” yer alır. Elbette sorulan sorular bununla sınırlı değil, Hotmail şifresinin nasıl çalınacağından tutun da, yere düşüp merceği kırılan dijital fotoğraf makinesinin merceğinin nasıl tamir edilebileceğine kadar geniş bir soru yelpazem var :) Bu soruları bir gün derlemeyi düşünüyorum :)
Öncesinde kısa bir bilgi vereyim, elmayla armutu kıyaslıyor gibi düşünmeyin. Bir hafta önceki köşe yazımda yazdığım gibi, bilgisayar alemine PC’den önce Atari, Commodore 64 sonrasında Amiga 500 Plus üçlemesiyle başladım. PC’ye geçtiğimde Unix kullanıyordum, Windows 3.1′e şöyle bir gözucuyla baktım, Windows 95′in açılış ekranını gördüm, Windows 98 ile birlikte Windows alemine de katıldım. 98, ME, NT, 2000, XP, 2003, Vista derken, bayağı bir Windows kullanmaya başladım. O sıralarda Unix kullanmaya devam ediyordum. Linux kelimesi yeni yeni telaffuz edildiği sıralarda Debian ile alemlere daldım, öyle bir daldım ki, üniversite sınavı da bana daldı :) Allah’tan babamın “dalma” huyu yok, fiziksel olarak sağlam kaldım :) 3 yıl boyunca “aşırı” aktif olarak Debian gelişimine katıldım, üniversite 2. sınıftayken bir olay üzerine hem Debian’dan hem de aktif geliştirme yaşamından uzaklaştım. Konuyu hatırlatmayacağım ya da anlatmayacağım, bu durum Debian Topluluğu arasında bir şeydi, dolayısıyla kimsenin sırlarını ifşa edecek değilim. Ancak şunu söyleyebilirim: Bana göre fanatizm, ırkçılıktan farksızdır. Linux işletim sistemleri aynı kerneli kullanır, yani hepsi “aynı kanı” taşır. Dolayısıyla biri SuSE kullanıyor, öbürü Pardus kullanıyor, bir diğeri Mandriva kullanıyor diye kimse size birbirinize küfretme, birbirinizin gruplarınızı dağıtma, olayla ilgili olmayan karşı tarafın sülalesini olaya dahil etme hakkı vermez. O günden bu yana Linux üzerinde kendim için kodladığım hiçbir programımı dağıtmadım (paralı ya da parasız), hiçbir yamaladığım bugtan (hata) topluluğu haberdar etmedim. Hatta Ubuntu 6.06 ile birlikte Debian’dan ayrıldım. Bu olayların Debian Türkiye ile bir alakası yoktur, daha o zamanlar doğru düzgün Türkiye’de Debian kullanan bile yoktu.
Dolayısıyla işletim sistemlerinin ıcığını cıcığını biliyorum. Bu “pratik” bilgilerimin yanında, bilgisayar mühendisi olarak üniversitede işletim sistemleri ile ilgili “teorik” bilgiler de aldım. Bu yazacaklarıma itibar edip etmemek artık size kalmış :)
Şimdi gelelim esas konumuza: Linux, cidden Windows’u döver mi? Bu soruya kesin bir yanıt vermek çok zor çünkü “kullanıcı profiline” göre dövebilir ya da Windows’tan sağlam bir sopa yiyebilir. Dolayısıyla konuyu önce biraz “irdelemek”, sonuca “opsiyonlarla” gitmek daha mantıklı.
Linux kimler için?
• Araştırmayı seven ve özgür ruha sahip olanlar için.
• Linux’te video oynatmanız için gerekli olan codecler bile yüklü gelmez (bazı sürümlerde yüklü, Pardus 2009 gibi). Dolayısıyla kendinizin yüklemesi gerekir. Araştırmalısınız…
• Özgür olmasının nedeni, açık kaynaktır ve pek çok program da Linux gibi açık kaynak ya da bedava olarak gelir. Pek çoğunun paralı rakiplerinden eksik kalır bir yanı yoktur. Ancak bazıları da tam bir felakettir. İnsana “ucuz etin yahnisi” lafını hatırlatır. Dolayısıyla alışma ve kullanma sürecinde bir süre sıkıntı çekebilirsiniz.
• Program geliştiriciler ve gömülü sistemlerde çalışanlar için… Şayet Windows kodlaması yapmayacaksanız, programlama dilini atasını ve bana göre en sağlamını öğrenmek istiyorsanız (ki bu C/C++ ‘dır) Linux biçilmiş kaftandır. Ayrıca Linux’ün popüler arayüzlerinden Gnome ve KDE için C/C++ ile “arayüz”lü program yazmak, Microsoft’un MFC’sinden çok daha kolaydır (Linux’ün diğer arayüzlerinde program yazmadım, dolayısıyla bu konuda bir şey diyemeyeceğim).
• Orta ve ileri düzey kullanıcılar haricinde, yeni başlayanlar ve/veya bilgisayarı e-posta, İnternet sitelerinde gezinme ve anlık sohbet etmek amaçlı kullananlar için de biçilmiş kaftandır. Nitekim pek çok netbook Linux işletim sistemi ile gelir ve yeni başlayanlar için yapısal olarak daha kolaydır. Çünkü bilgisayarıma virüs girecek mi, yavaşlayacak mı gibi dertler ortadan kalkar.
• Hız sevenler için… Linux’te Windows’taki gibi kayıt defteri (registry) yoktur, dolayısıyla bir süre sonra şişme olacağı için yavaşlama derdi olmaz. Geneli Perl scriptler ve C/C++ ile kodlanmıştır. Bu programlama dili tarihin en hızlı programlama dillerindendir. Şu anda mevcut popüler dillerin hiçbiri bu programlama dilleri kadar hızlı değildir (Delphi, Java, C#… Aksini iddia eden varsa, hodri meydan!). Bunlar Linux’ün hızlı olmasının belli başlı nedenleridir. Liste geniş aslında, ama hepsinden bahsedersem yazı çok uzar ve teknikleşir.
• Linux güvenlidir çünkü virüsler daha hızlı yayılmak için popüler işletim sistemlerine göre yazılır. Bununla birlikte Linux’teki hesap yönetimi sağlamdır, Vista’daki gibi hem can sıkıcı hem de boş değildir. Linux’te sistem dosyalarına erişmek için “süper kullanıcı” (superuser) olmanız gerekir.
• Bilinenin aksine Linux’te program yüklemek zor değildir. Dağıtıma göre değişiyor, ancak Ubuntu’da konsoldan apt-get, arayüzlü olarak Synaptic ile aynı Windows’taki gibi kolaylıkla program yükleyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken adını yazmanız ve yüklemeyi onaylamanız. Bazı ekstrem durumlarda programı derlemeniz gerekebiliyor, ama bu noktaya gelen insan da derlemeyi becerebilir. Nitekim yeni başlayan kullanıcıların program derlemesine gerek yok, gerekli olan bütün programları kolayca yükleyebilirler.
Windows kimler için?
• Armut piş ağzıma düşü sevenler için…
• Oyun oynayanlar için… Her ne kadar, Linux’te Windows programlarını çalıştıran Wine olsa da, Wine ekibini çalışmalarından dolayı ciddi anlamda tebrik etsem de, Wine oyunlara kesin çözüm değildir. Oyunların neredeyse tamamı Windows işletim sistemi için yaratılır. Konsolları dahil etmiyorum, bu durumda elmayla armutu kıyaslamak olur.
• Parası bol olanlar ya da warez içerik kullananlar için. Windows’ta ücretsiz programlar var ancak büyük bir kısmı sizi takip ediyor. Temizleri de yok değil, haklarını yemeyelim şimdi. Windows’un kendisi paralı olduğu için, program geliştiriciler “Microsoft’a var da bize yok mu?” mantığıyla öyle ciddi anlamda ücretsiz bir program piyasaya sürmek istemezler. Sürenler de şirketlerinin promosyonunu yapmak istediği için bu şekilde programlar sunarlar. Programlama dili cephesinden baktığımızda, C# için yazılmış kütüphanelerin pek çoğu ücretlidir, ama Java ve PHP için ücretsiz olan, ama ciddi anlamda çok önemli olan kütüphaneler bulunur. Açık kaynak böyle bir şeydir işte. Dolayısıyla genel çerçeveden bakınca, Windows’ta kullanacağınız programlara para ödersiniz. Ödemek istemiyorsanız da Warez içerik kullanırsınız (yani crack, serial, keygen). Ama bu bilgisayarınızın “öpülmesine” neden olabilir, nitekim bu şekildeki içeriklerin çoğu sisteminize virüs veya zararlı yazılım bulaştırır. Hele çok ilginç bir örnek var: Antivirüs yazılımını warez kullanma :) Yahu eklediğiniz şeylerin zararlı olabileceği ve antivirüs programının bu zararlıyı görmezden gelmesi için modifiye edeceği aklınıza hiç geçmiyor mu?
• Medya dosyaları ile uğraşanlar için… Aslında bunun için biçilmiş kaftan Apple’dır, ancak neden Apple kullanmayacağımı aşağıdaki “Ortaya Karışık”larda anlattım. Dolayısıyla eğer Apple’ınız yoksa, ikinci en iyi seçenek Windows’tur.
• Programlama yapmak için… Her ne kadar Linux’te Mono projesi ile C# kodları çalıştırılabiliyor olsa da, verim açısından pek de memnun kaldığımı söyleyemem. Dolayısıyla C#’ın yeri Windows’tur. Ama C#’ta kod yazmak için uzman olmaya gerek yoktur, bugün ilkokul çocuğuna anlatın, Visual Studio ile o da C# kodu yazar. C# biliyorum diye böbürlenmenizin pek de bir itibarı yok. Hele hele de bu işin okulunu okuyan, ama C# bildiği için kendini programcı zannedenlere üzülmüyorum değil. Mezun olduklarında Microsoft’un kendilerine kucak açacağını ya da işverenlerin C# bildiği için onlara “mühendis” maaşı ödeyeceğini zannediyorlar herhalde. C#’ta Windows Sistem Programlaması yapıyorsanız sözüm yok. Ama daha .dll’nin ne olduğunu bilmeyip de ortalıkta C# programcısıyım diye geçinenlerin sayısı oldukça fazla.
Evet genel olarak bunları söyleyebilirim. Aslında listeyi uzatmak mümkün, ama yazının çok da fazla uzun olmasını istemiyorum. Herkes tarafından önemli olan noktalara değindim.
Bununla birlikte Linux fanatiklerinin genelde söylediği bir şey vardır: “Microsoft yama uzmanıdır”. Evet bu doğru, ama Linux için de doğru. Şu anda Ubuntu 9.04 kullanıyorum ve en az haftada bir güncelleme istiyor. Bu ne Linux’ün ne Windows’un ne de Mac OS X’in kabahatidir. Yazılım dünyası böyledir, “sanallıklar” bir anda “fiziksel” dünya ile buluşunca, aklınıza gelmeyen sorunlarla karşılaşabilirsiniz. O yüzden başkalarının işletim sistemi için atıp tutmayın.
Sonuç… Her işletim sisteminin artıları ve eksileri vardır, siz kullanım alışkanlığınıza göre maddi konuyu da düşünerek hangisinin iyi olduğuna karar vermeniz gerekir. Ama genel olarak hiçbir işletim sistemi birbirini dövemez, her birinin güçlü olduğu noktalar vardır, tıpkı “yumuşak karınları” olduğu gibi…
Gelecek hafta “Cloud Computing”ten bahsedeceğim. Gelişmesi durumunda neden çok da fazla işletim sisteminin öneminin kalmayacağını anlatacağım. Köşe yazısı olarak haftaya görüşmek üzere…
Ortaya Karışık 1: Daha önce bu köşe yazımda yazdığım gibi Turkcell’den Vodafone’a geçtiğimi anlatmıştım. Geçiş sürecim fatura dönemini tam olarak kapsamadığı için neden sınırsız olan süreden tam olarak faydalanamadığımı, ama Vodafone’dan söylenene göre faturamı da “eksik” ödeyeceğimi anlatmıştım. Dedikleri doğru, gelen faturam 50 TL değildi (50 TL’lik sınırsız paketini kullanıyorum).
Ortaya Karışık 2: “American Idol”den (Amerika İdolü) sonra “Australian Idol” (Avusturya İdolü) de çıkmış. Türkiye’de de buna benzer yarışmalar var, hem de 10-15 yaşındaki çocukları alet edecek derecede. Geçenlerde düşündüm, benim idolüm kim acaba diye… Açıkçası bulamadım, çocukluğumda tuttuğum günlüklere baktım, orda da yazmıyor. Benim idolüm yok, acaba bende mi bir gariplik var?
Ortaya Karışık 3: Bu hafta ilk kez Gmail Video Sohbet’i denedim. Öncelikle küçük bir program yüklüyorsunuz ve sorunsuz çalışıyor. Fena değil, eğer video sohbet kullansam tercihlerimden biri olabilirdi. Bu arada Ubuntu 9.04′e webcamimi tanıtmak için bayağı bir uğraştım. Öyle ki, webcamin sensörüne göre bile çözümler var. Eğer UVC destekli (yani Universal Video Controller) bir webcaminiz varsa işler biraz daha kolaylaşıyor. Webcam’i tanıttım, bu sefer de renk ayarlarına geldi sıra. “Cheese”de kameradan kendimi görsem de, renk ayarı yapamadım. “Camorama”da kendimi göremedim. “XawTV” kullanarak renk ayarlarını yaptım, bu sefer de MSN Messenger klonu olan aMSN ile kameramda kendimi göremedim. Skype’ın Linux versiyonu ise bence “yapılmak için yapılmış”. Gmail Video Sohbet ise Linux destekli değil. Sonuç: Windows ile kameralı görüşme yaptım (kameram harici, Piranha Q-Type 5MP).
Ortaya Karışık 4: Arkadaşlarım sürekli arıyorlar: “Hangi operatörün 3G’si güzel?” Soruyu yanlış adama soruyorlar, ama Türkiye’de böyle bir şey var: Bilgisayar mühendisi olan her şeyi bilmek zorunda! Peki neden yanlış adama soruyorlar? 1- Hızı severim, 3G beni kesmez. E-postama bile bakacaksam kağnı hızında bakmak istemem. 2- Limitler bana göre değildir, evimde de limitsiz ADSL kullanıyorum. Mevcut 3G paketlerinin hepsi limitli. 3-Cep telefonu teknolojisini sevmem, ama kullanmaya mecburum. Ben de işime yarayacak en ucuz modeli aldım. Smartphone (akıllı telefon) kullanıyorum çünkü gerektiğinde e-postalarıma bakabilmeliyim. Bu doğrultuda ihtiyacıma göre en ucuz telefon HP IPAQ VoiceMessenger 514 ve ben de onu kullanıyorum. 3G desteği falan yok, ihtiyacım da yok. Arayan yüzümü görmek istiyorsa, bir zahmet kalksın gelsin ya da bir yerde buluşalım sohbet edelim. E-postalarıma bakacaksam, her taraf kablosuz İnternet alanı kaynıyor, girerim bir yere yemek yerken ya da bir şey içerken e-postalarıma bakarım.
Ortaya Karışık 5: Ben de neye olursa olsun “tema” seçme özürü var, kolay kolay beğenemiyorum. Windows’ta kullandığım Firefox İnternet tarayıcısında zorla bulduğum “Silvermel” temasını kullanıyorum ve çok memnunun. Linux’te de aynısını kullanıyordum, ama bir süre önce güncellenince adres çubuğu abidik gubidik görünmeye başladı. “Al başına belayı” dedim ve aynen de oldu, tema bulamadım :) Mevcut Firefox temalarının neredeyse yüzde 80′ine yakın bir kısmının ana rengi siyah, ben de İnternet tarayıcısında siyah rengi sevmem, içim kararıyor. Linux için bayağı bir tema denedim: Ambient Fox Xyan, Blu Canidae, Classic Compact, Nuvola FF, Phoenity Next, Proto, Stratini, Utopia FFSE White ve Walnut 2. Bazıları Linux’te sorun çıkarttı, bazılarının da şeklini ben beğenmedim. Sonunda gerek kompakt yapısı, gerekse de şeklini beğendiğim için Stratini’yi seçtim. Windows’ta halen Silvermel’i kullanıyorum.
Ortaya Karışık 6: Uzun zamandır Apple almayı düşünüyorum çünkü tam anlamıyla düzenli olarak kullanmadığım tek bilgisayar ve içindeki işletim sistemi bu. Sürekli fiyatları takip ediyorum, arada bir ucuzlama oluyor, ama 50 TL – 100 TL arası. Üstelik her şeyine de para ödüyorsunuz, yok kumandası çıkmaz şu kadar para, çantası olmaz bu kadar para… Günümüzde pek çok dizüstü bilgisayarın yanında hediye olarak harici fare verilir, Apple’da yok böyle bir şey. Ben de touchpad kullanmayı sevmiyorum. Faresine bakıyorum, kablolusu bile ateş pahası. Bu ne böyle yahu? Bilgisayar kullanacağız diye de Steve Jobs amcamızın cüzdanını pohpohlayacak değiliz ya! Apple Mac OS X de Unix tabanlı, şu anda kullandığım Ubuntu 9.04 de. Almıyorum kardeşim, vermeyeceğim o kadar para! Hayatın sırrını da verse, vermeyeceğim o parayı!
Ortaya Karışık 7: “Bir gün herkes o/bu/şu olacak” sloganının çok çiğnenmiş sakızdan daha laçka ve ağda gibi olduğu şu dönemde, bu sloganın en yakıştığı ve gerçeği tokat gibi yüzümüze vuran hali bence: “Bir gün herkes engelli olabilir!”. Bunu ben demiyorum, geçtiğimiz günlerde televizyonda izlediğim programda engelli bir vatandaşımız söyledi. 20 yaşına kadar hiçbir engeli yokmuş, geçirdiği trafik kazası sonrasında artık bacaklarını kullanamıyor. Bir gün siz de ben de engelli olabiliriz, elimizden geldiğince insanları ayırmamak, aynı dünya çatısı altında olduğumuzu bilmekte fayda var. Empati dediğimiz şey de bu noktada kendini gösteriyor. Empati yapamıyor musunuz? O zaman buyrun bu videoyu izleyin:
Hemen yazımın başında belirteyim: Kurtulamazsınız! Tabii bu sizin kullanım alışkanlıklarınıza göre değişir. Lakin “Bana dokunmayan ‘yılan’ 1000 yıl yaşasın” diyorsanız, siz Windows’un bağımlısı olmuşsunuz demektir. Dolayısıyla sizin kurtulma şansınız yok.
Bilgisayar kullanmaya Unix işletim sistemi ile başladım. Windows 3.1’e şöyle bir gözucuyla baktım. Esas ve “yoğun” bir şekilde Windows kullanmam 98 versiyonu ile başladı. Nitekim yazılım çözümü ürettiğim müşterilerin pek çoğu Windows işletim sistemine geçmeye başladı, buna bankacılık sistemleri de dahil. O zamanlar henüz bilgisayar mühendisi değildim, ama yazılım üretmeye devam ediyordum. Bunların bir kısmı “sevabına” yaptığım ücretsiz programlardı (mümkün olduğunca dağıtırdım, hatta iki programım Download.com’da da yer aldı), bir kısmı da ücretli programlardı. O dönemlerde yavaş yavaş İnternet olaylarına kaymaya başlamıştım ve Perl kullanarak CGI üzerinden İnternet programlaması yapıyordum. 1001link.com bana ait bir sitedir, Webarchives.org’tan 2000’li yıllardaki hallerine bakabilirsiniz (şu anda kapalı). Türkiye’nin en büyük e-kart bölümü bendeydi ve bu uygulamayı tamamen Perl ile CGI üzerinden yazmıştım (işte burada, ama çalışacağını zannetmiyorum). Dolayısıyla hem “üretici” hem de “kullanıcı” kesminde öyle boş mideden konuşan biri değilim. Taaa o dönemden bu zamana kadar hiçbir zaman “İşte benim işletim sistemim!” demedim, diyeceğimi de pek sanmıyorum. Benim için müşterilerin çok olduğu işletim sistemi önemlidir. Haaa derseniz kişisel olarak ne kullanıyorsun, Ubuntu Linux kullanıyorum, ama zamanında Debian’ın gelişiminde aldığım rolleri, bağlantıları ve topluluk üyeliklerimi artık korumuyorum. Bu detaylı bir konu, bir hafta sonraki “Linux Windows’u Döver mi?” başlıklı yazımda detaylarını anlatacağım. Ben bir Linuxçü değilim, Windows sever de değilim. İşime ne geliyorsa onu kullanırım. Futbol takımı tutar gibi işletim sistemi tutmak pek de tarzım değil, hele hele de bizim gibi bu işi “yaşam tarzı” ve hatta “meslek” olarak seçmiş kişiler için hiç değil! Tutana mani olmam, herkesin tuttuğu kendine demişler, iyi de demişler :) Bir tek sürekli Mac OS X kullanamadım, taksiti sevmediğim için peşin parayla Apple almak yemiyor henüz :)
Bütün bunları, “Canım sıkıldı, atıp tutasım geldi” diye yazmıyorum. Bir insanın yazdığı bir şeye güvenmek için öncelikle o insanın konu hakkında uzman olduğunu bilmek gerekir. Eh bunca bilginin üstüne bir de bilgisayar mühendisi olunca, artık dediğime inanır mısınız inanmaz mısınız orası site kalmış.
Windows 7’den kurtulamazsınız… “XP’den şaşmam, versiyon 6’yı aşmam” deseniz bile 7. versiyon, yani Windows 7 sizi kucaklamaya hazır. Geçtiğimiz günlerde i4i, Microsoft’a karşı açtığı XML teknolojisi davasını kazandı, Ofis paketi içinde yer alan Word sıkıntıya girdi. Microsoft da hemen hiddetlendi: “Bütün Ofis paketini çekeriz, babaları alırsınız sonra!”. Evet cidden de babaları alırız, yalan yok. Kendim açısından düşününce, müşteri isteği üzerine hazırladığım Access veritabanları buhar olup gider, uğraş dur sonra. Hani Uygur Türkleri’ne yaptığı soykırımdan dolayı Çin mallarına boykot çağrısı yapıldı da sallayan olmadı ya, aynı onun gibi bir durum bu. Windows ürünlerine bağlı bir dünyada, XP’den de vazgeçersiniz paşa paşa, 7’yi de kullanmaya başlarsınız. Hatta şimdiden Vista kurup denemelere başlayın, eliniz alışsın :) Hem kötü de değil kullandığım kadarıyla, Vista’dan çok daha iyi. 50 tane pencere açıp, içlerinden birisini başından tutup sallayınca, diğer 49’u görev çubuğuna küçülüyor (minimize). Fena değil yani, salla sallayabildiğini :) Canınız sıkılınca bu şekilde sallayıp sallayıp oyun da oynarsınız hem, eğlenceli olur :)
Ortaya Karışık 1: Ray Ban güneş gözlüğü markasında devdir (numaralı gözlüklerini sevmem) ve çok kalitelidir. Benim yıllar önce 10 dolara aldığım ve şimdi popüler olan, o dönemlerde “yumurta çerçeve” denilen gözlüğü yaklaşık 10 senedir kullanıyorum, bana mısın demedi. O dönemlerde Türkiye’de yoktu, şimdi el ayağa düştü o ayrı konu. Benim anlamadığım ise yeni çıkan aşağıdaki Ray Ban güneş gözlükleri. Buna o kadar para vermenize gerek yok, çok istiyorsanız size formülü söylüyorum: Oyuncakçıya gideceksiniz, orda plastik gözlükler var. Onlardan dilediğiniz rengi alın. Çocukken biz alırdık, dalga geçmiyorum, aynı çerçeve :) Sonra optikçiye gidin, güzelinden güneş gözlüğü camı taktırın. En kral camın çiftine 60-80 TL arasında para verirsiniz. Siz siz olun, aklınızı kullanın, Paris Hilton gibi salak olmayın :) Ya da çok paranız varsa ve harcayacak yer bulamıyorsanız, parayla poponuzu silebilirsiniz, en azından şanınız yürür :)
Ortaya Karışık 2: Yahu optimizasyon programlarına inanmıyorum, ama “Bu olur mu acaba, olursa haberini yaparım, bomba olur” diyerek hemen hemen hepsini deniyorum. En son Auslogics’in Internet Optimizasyon aracını denedim. Evet Speedtest.net’e göre ciddi anlamda hızlandırdı (4Mbit ADSL kullanıyorum, indirme hızım öncesinde 3.37, gönderme hızım 0.79’du. Auslogistics’ten sonra indirme 4.05, gönderme 0.84 oldu). Ama İnternet sitelerine girememeye başladım :) Ferrarisi olup da benzin koyacak parası yokmuşçasına ezik hissettim kendimi :) Internet Explorer 8, Mozilla Firefox 3.5.2 ve Opera 9.64’te ayrı ayrı denedim, sonuç aynı… Anında geri aldım sistemi, şimdi orta sınıf aile arabamla mutluyum :) Ben TuneUp Utilities 2009 + Diskeeper 2008 kombinasyonunu seviyorum.
Ortaya Karışık 3: Haberturk.com’un haberine göre Türkiye cepten ucuza konuşuyormuş (buyrun haber burada). Kime göre, neye göre ucuz? Aç tavuk – darı ambarı modunda mı yoksa buzlu badem – Cem Yılmaz modunda mı? (Cem Yılmaz’ın bu espirisini burada anlatamam, ama şovunu izleyen varsa ne demek istediğimi anladı). En yüksek ücreti Amerika ödüyormuş. Kaldırım işçisinin ayda 6.000 dolar maaş aldığını neden yazmadınız?
Ortaya Karışık 4: SEO (Search Engine Optimization – Arama Motoru Optimizasyonu) üzerine atıp tutan maaşallah çok bol. Aman efendim Valid CSS ve XHTML (kurallara uygun CSS ve XHTML) olmazsa Google sizi arka sıralarda indekslermiş de falan da filan da… Yahu bunu diyen adam Google’a baktı mı hiç kurallara uygun mu değil mi diye? Bakmadıysa XHTML için buraya tıklayın da bir görün uygun mu değil mi? (Google’da CSS bulunamadı: tıklayın görün) Ramazan’da davul diye böyle atıp tutanların işkembelerini kullanmak lazım.
Ortaya Karışık 5: Turizmciler yerli turisti pek sevmezler. Bu lafıma kızanlar, güneydeki lokantalarda neden Almanca ve İngilizce menü olduğunu, Türkçe menü olmadığını açıklasınlar hele bir. Siz sevmeyin, ama yabancıdan fazla parayı yerli turist harcıyor. Haber aşağıda, Habertürk gazetesinden alınma. Ama benim güzel bir çözümüm var. Beni sallamayanı ben de sallamıyorum, Güney’de bas bas paraları yapacağıma daha az parayla yurtdışında tatil yapıyorum (hoş bu yıl hiçbir yere gidemedim, malum ekonomi). “Yerli” turizmciler de benim açımdan avcunu yalıyor.
Özellikle Linux’ün kendine piyasada daha çok yer bulması, “beleş” kavramını gündeme daha çok getirir oldu. Aslında Linux ve diğer “açık kaynak” yazılımlar, “Ağaya beleş” mantığıyla çalışmıyor. GPL lisansı dediğimiz “Genel Kamu Lisansı”na sahipler. Bu lisansı detaylandırarak köşe yazımı GPL üzerine tamamlamak istemiyorum çünkü kafamdaki plan bu değil. Ancak kaynağı bol, merak eden girip buradan orjinal metne, buradan da “gayrıresmi” Türkçe çevirisine ulaşabilir (Türkçe çevirisi biraz eski).
Bedava iyi hoş, ama giderlerin mutlaka olduğunu unutmamak lazım. Şu anda Vikipedia ve daha pek çok benzer kuruluş “bağış” mantığına göre çalışıyor. Eğer bir araştırma olsaydı, Vikipedia’ya bağış yapan ülkeler arasında “en kısır ülkeler” sıralamasına mutlaka Türkiye de girerdi. Çünkü Türk insanı olarak beleşi çok seviyoruz. Üstelik sevdiğimiz beleş şeyleri de savunma gibi bir dürtümüz yok. Bunun en güzel örneğini tecrübeli olduğum bir iş dalıdan göstereceğim: Bilgisayar Dergiciliği. Benim aktif olarak yazarlık ve editörlük yaptığım dönemlerin başında, iyi dergiler ayda ortalama 160.000 satardı. Şu anda en çok satan CHIP dergisi 30 bin civarında satıyor ki, hemen hemen her ay “Dergi Şart!” yapışkanı ile raflarda boy gösteriyor. Diğer dergiler 15.000-10.000 civarında seyrediyor. Baskı bilgisayar dergiciliği öldü, bunun aksini iddia etmek imkansız. NTV Bilim gibi, popüler bilim yayını yaptıklarını iddia eden, ama neredeyse hemen hemen her konuya değinen dergilerin ise önü şu aşamada açık. Geçtiğimiz aylarda NTV Bilim’de “Bing” hakkında bir haber görünce açıkçası şaşırmadım değil. “Popüler”, “Bilim” ve “Bing” kelimelerini yan yana getirmek için şekilden şekle girdim, ama olmadı. Bing popüler bir arama motoru değil, sadece bilimsel metinleri arayan bir arama motoru hiç değil. İnternet’teki her bilgi artık bilimsel mi kabul ediliyor, orasını da anlamış değilim. Neyse… Peki baskı bilgisayar dergiciliğini bitiren faktörler nelerdir? Ben her zaman çuvaldızı kendine batırmayı tercih ederim, insan önce kendi hatasını görmeli, sonrasında gerçek bahaneler sunmalıdır. Siz eğer 3 ayda bir “Windows Sırları” kapağıyla piyasaya çıkarsanız, birinizde yazan yazı diğer ay üzerine biraz daha katılarak diğerinizde çıkarsa, hatta bazı aylar hemen hemen aynı dosya konularıyla piyasada boy göstermeye çalışırsanız, kusura bakmayın ama sonunuzu biraz da siz hazırlıyorsunuz demektir. DVD’ler bir dergiyi rezil de eder, vezir de eder. Şu anda Türkiye’de kotalı İnternet gibi bir olgu olmasa, siz 10 binleri bile zor görürsünüz, demedi demeyin. Çuvaldızı delip geçirdikten sonra, gerçek bahanelere dönersek: İnternet! Bilgi bedava! Ama yanıldığınız bir konu, İnternet’e bilginin ya da servisin hiçbir zaman bedava olmayacağıdır.
Google’ın hizmetleri çok güzel değil mi? Öyle bir e-posta kotası kaç yerde var? Chrome İnternet tarayıcısı performansta en hızlısına 3 kat fark atıyor. Gel gelelim, bir şeyi kaçırıyorsunuz: Google sizin bilgilerinizi topluyor! Yani Google İnternet üzerinde en çok neyin tutulduğunu, sizin en çok hangi aramalar yaptığınızı, e-postalarınıza en çok neler geldiğini vs. vs. hepsini biliyor. Bilmese size gelen e-posta metininin içindeki bir kelimeden Gmail’de reklam gösteremezdi değil mi? Demek ki e-postanızı tarıyor ve en uygun reklamı gösteriyor. Sadece taramakla mı kalıyor, bunları kaydediyor mu, kaydettiklerini satıyor mu, işte burası tam bir muallak! Ama bence “değirmenin suyu” başka şekilde dönmez. Hele ki değirmen damızlık olursa!
Diğer taraftan bedava hizmet ve servis veren pek çok yazılımcı da var. Bu örneklerin en çoğunu ve en güzellerini, WordPress ya da Joomla! gibi açık kaynak içerik yönetim sistemlerine eklenti üretenlerde görebilirsiniz. “Süper” olarak tabir edebileceğiniz pek çok eklenti ücretsiz! Ama mutlaka bu eklentilerde şöyle bir buton görürsünüz: “Donation”. Genellikle PayPal kullanılarak yapılan bu “bağışlar”, yazılımcının hayatını devam ettirmesine, ücretsiz eklentisini geliştirmesini sürdürmesine yardımcı olur. Şayet bir noktada bıçak kemiğe dayanırsa, “Başlarım lan böyle işe” diyerek, eklentiyi geliştirmeyi durdurur, siz de bu durumda ya alternatiflerine kayarsınız ya da alternatifi yoksa ve sizin için çok önemliyse paşa paşa para verip yenisini yazdırırsınız.
Dünyada hiçbir şey sonsuza kadar bedava kalamaz, bu doğanın kendisine aykırı. Siz herhangi bir arslanın önüne yukardan ilahi bir güçle geyik eti düştüğünü gördünüz mü? Ben görmedim… Linux cephesinde bile durum böyledir. Arkasında “şirketsel” güç bulunduran Linux dağıtımları piyasada daha başarılıdır, buyrun size Ubuntu örneği… Arkasında Canonical Ltd. bulunuyor. Bir şirketin hiç gideri olmasa bile tuvaletten sonra bir tarafını silmek için tuvalet kağıdı gideri vardır. Telefon etmeyebilirsiniz, karanlıkta oturabilirsiniz, ısıtıcı ya da soğutucu kullanmayabilirsiniz, ama tuvaletinizi tutamazsınız. Şayet tuvalette taş ya da yaprak kullanma gibi bir çözümünüz varsa, bunun için de belli bir zamanınızı bir yerinizi yaralamayacak taş ve büyük yapraklar aramakla geçirirsiniz. Günümüzde zaman=paradır.
Sonuç… Bugün cebinizden 5 dolar çıkartıp bağış yapmadığınız ürünler, yarın bir gün size 5000 dolara mal olabilir, anlayışlı olmak lazım. Siz şu güne kadar sosyal sorumluluk projeleri haricinde hiç bedava iş yaptınız mı?
Bu hafta benim için çok hareketli geçti, o yüzden ortaya karışıklar fazla:
Ortaya Karışık 1: Cep telefonu en sevmediğim teknolojik cihazlardan biri, ama kullanmak zorundayım. Üstelik öyle sıradan bir model beni kurtarmıyor, nitekim sürekli “önemli” bir e-posta alma potansiyelim var. Hal böyle olunca akıllı telefon (smartphone) ya da PDA kullanmak gerekiyor ki, ben en ucuz ve fiyatına göre performansından son derece memnun kaldığım HP IPAQ 514 Voice Messenger akıllı telefonunu kullanıyorum. Bu telefonun bilgisayar ile iletişimini Microsoft tarafından geliştirilen ActiveSync programı gerçekleştiriyor. Ancak AvtiveSync’in Vista versiyonu bulunmuyor, onun yerine Windows Mobile Device Center (WMDC) diye bir şey var, ama olmaz olsun! Bu hafta telefonumu ilk kez Vista’da kullanmaya çalıştım. WMDC’yi sorunsuz yükledim, telefonu kablosuyla bilgisayara bağladım. O an bir pencere çıktı “Telefonunuzun başka bir bilgisayarla ilişkisi var, kaldırmanız gerekiyor”. İlişki deyince yanlış anlaşılmasın “relationship”in Türkçe karşılığı :) Evet haklı, telefonumu daha önce dizüstü bilgisayarımdaki Windows XP ile ActiveSync kullanarak senkronize ediyordum. Hemen “Bu ilişkiyi kaldırırsam, patlama olabilir, o yüzden ben en iyisi XP’deki ActiveSync ile devam edeyim” dedim ve çıkan pencereleri iptal ederek (Cancel) programdan çıktım. Gel gör ki, telefonumdaki bütün kişiler (contact) uçmuştu. Allahtan XP’de yedeğim vardı da, başım çok ağrımadı. Ama Vista’yı yapan zihniyetleri güzelce “gönülden” tekrar tekrar tebrik etmeyi unutmadım.
Ortaya Karışık 2: Baskı olan şeyleri severim, e-kitap yerine baskı kitap, e-dergi yerine de baskı dergiyi tercih ederim. İnternet üzerinden haber okumayı da pek sevmem. O yüzden aylık çıkan dergileri yakından takip ederim, ama müdavimliğim yok. Konusu hoşuma gideni alırım. Bu ay Forbes dergisi promosyon yapmış, iki kitap ve Auto Motor & Sport dergisiyle birlikte raflardaydı. “Nasıl Başardılar – 20 iyi fikir nasıl global şirketler haline geldi?” isimli verdikleri kitap dikkatimi çekti. Dergiyi aldım. Herkes tarafından bilinen, popüler markaların hikayelerini biliyordum, ama daha önce duymadığım markalar da vardı. Almaz olaydım! Ucuz diye, hediye veriyoruz diye de bir işin bu kadar cılkı çıkarılmaz ki! Kelime, harf, cümle hataları derya deniz! Bir sayfada en az 10 hata var ki, bunlar benim gıcıklık olsun diye ekstra özen gösterip tek tek bulduğum şeyler değil, bariz insanın gözüne çarpıyor. Hele ki kitabın 202. sayfasındaki Google hikayesinde bir bilgi var ki, yenir yutulur değil: “Microsoft kısa süre önce 44.6 milyara Yahoo!’yu satın aldı. Google ve Microsoft dünyanın en büyük teknoloji mühendisleri olmaya devam ediyor.” Microsoft Yahoo!’yu almış da haberimiz yok! Vay anasını sayın seyirciler! Teklif verilip alınamadığını biliyorduk, ama bak sen ya almış meğersem! Bu hata artık tercümede mi var yoksa orjinal halinde mi bilemiyorum. Ama bu kitabı basan Dinazor Yayıncılık, ciddi bir “dinazor”luk etmiş. Sizin yayınlamadan önce bilgileri kontrol eden, kitabı okuyan bir yayın kurulunuz yok mu kuzum? Ya da Forbes dergisi para piyasasının “güvenilir” kaynağıyken bir “dinazor”a hatalı yatırım mı yapmış?
Ortaya Karışık 3: Hepsiburada.com ile bundan yaklaşık 1 yıl önce papaz olduk. Almış olduğum çizim tableti bulunamadı, ben de paramı geri iade etmelerini talep ettim. Yaklaşık 5 ay sonra paramı alabildim, o da kredi kartımın bankasına göndermiş olduğum aynı tarihli faksa istinaden. Faksta böyle bir harcama yapmadığımı, ürünün gönderilmediğini ancak kredi kartımdan paranın çekildiğini ispatladım ve banka paramı geri verdi. O günden bu zamana kadar akıllanmamış olacağım ki, Hepsiburada.com’dan küçük ölçekli alış-verişlerime devam ettim. Piyasada aradığım şeylerin Hepsiburada.com’da olması, beni buradan ürün almaya iten şeylerin başında geliyor. Ancak son üç siparişimde dikkatimi bir konu çekti, değinmeden geçemeyeceğim. Vermiş olduğum siparişlerde, eğer bir ürün temin edilip, diğeri 2 gün içinde temin edilememişse, temin edileni kargo ile gönderdiler, diğerini beklemeye aldılar. Beklemeye aldıkları temin edildiğinde, hemen onu da kargoya verdiler. Üstelik ben bu işlemler için bir kere kargo parası ödedim, o da siparişimde. Bu güzel bir uygulama, devam etmesini temenni ederim. Bu arada paranızın iade edilmesini değil de hediye çeki şekline dönüştürülmesini isterseniz, hayat daha kolay oluyor :)
Ortaya Karışık 4: Biz nedense halka açık yerlerde yorum yapmayı, konuşmayı çok seven bir toplum değiliz. 300. yoruma hediye veriyoruz dedik, onda bile çok fazla talep gördüğümüzü söyleyemem. Ama biz her zaman Teknovole.com’a bir şekilde katılan okuyucularımıza sürpriz hediye vermeye devam edeceğiz. Herhalde bu çekingenlik, ilkokulda soruya yanlış cevap verince sınıftakilerin “Hahahahahaha salağa bak!” diyerek parmaklarını gözümüze doğru tutmasından kaynaklanıyor. Ancak bir şeyi “bilmemek” ya da sormak ayıp değildir. Bunun ayıp olmadığını bilen çoğu okuyucumuz bizim özel e-posta adreslerimize mesajlar gönderiyorlar. Bu mesajların pek çoğu, Teknovole.com’da yayınlanan yazılarla ilgili sorular. Verdiğim yanıt hep aynı: “Bu sorunuzu lütfen yazıya yorum şeklinde belirtin ki, vereceğimiz yanıtla belki de aynı konudan müzarip başka bir okuyucumuza da yardımcı olalım”. Bazı okuyucularımız bunu yapıyor, bazıları ise yapmıyor. Yapmayan sorusuna cevap alamıyor ve üzgünüm, ama e-posta yoluyla hiçbir zaman cevap alamayacak. Biz bilginin paylaştıkça artacağını düşünüyoruz, dolayısıyla Teknovole.com’da yayınlanan yazılara dair sorularınızı e-posta yoluyla cevaplamayacağız. Yorum şeklinde yazarsanız hem daha hızlı cevap alabilirsiniz hem de aynı soruyu soran başka bir okuyucumuza e-posta yoluyla cevap vereceğimiz süreyi Teknovole.com’a kullanacağımız için daha iyi bir içeriğe de ulaşmış olursunuz. Üstelik diğer okuyucumuz aynı soruya yanıt beklemek zorunda kalmaz, yorumdan cevabı anında görebilir.
Şu anda…
Bilgisayar Mühendisi olan Can Sinan ARTUÇ şu anda bütün enerjisini işine harcamaktadır. Kendisine can[at]teknovole.com e-posta adresinden veya iletişim formuyla ulaşabilirsiniz.
Son Yorumlar