Etiket Arşivi: Eleştiri

Yurtdışı Çığırtkanları ve Fikir Özgürlüğü

bagirmaBu yazıdaki amacım, referanduma “Evet” ya da “Hayır” deyin gibi bir yönlendirme yapmak değil. Aklı fikri yerinde olan her Türk vatandaşı, anayasada yapılacak olan değişiklikleri okur, kendi özgür iradesi ile “Evet” ya da “Hayır” der. Benim takıldığım konu başka…

Günümüzde kişisel fikirleri söyleyebilmek eskisi kadar zor değil. 5 dakika içinde blog kurabiliyor, onunla uğraşamam diyorsanız Twitter ya da FriendFeed’ten yazıyorsunuz. Facebook zaten aldı başını gidiyor. Hal böyle olunca, çığırtkan kişilikli insanları daha iyi tanıyorsunuz.

FriendFeed ve Twitter hesaplarımda tanımadığım kişiler var, ama Facebook’ta bunu yapmıyorum. Ama ben tanıdıklarımı tanıyamamışım demek ki! Yahu bayağı bayağı çığırtkan tanıyormuşum ben :) Referandum için oyunuz “Evet” ya da “Hayır” diye hemen hemen her gün yeni bir yazı görüyorum bu çığırtkanlarda.

Bu çığırtkanların isimlerine bakınca, yahu bu adam Türkiye’de yaşamıyor ki diyorum kendi kendime, bu ne şiddet bu celal? Adama sorarlar, ne biliyorsun kardeşim Türkiye’nin şu andaki durumu ile ilgili diye? Cevap komiktir: “Gazetelerden takip ediyorum”. Onu biz de yapıyoruz :) Kitap okumayan bir toplumuz, ama gazete okuruz. Gazete okumakla uzmanlaşılabilseydi, hepimiz ABD’nin Kuzey Irak’ta yaptıklarından dolayı Ortadoğu uzmanı olmuştuk :)

Lafı fazla uzatmadan diyeceğim şu ki: Susun kardeşim, yiyorsa gelin Türkiye’de yaşayın ve aynı şekilde çığırtkanlık yapın. Buradaki “yiyorsa” kelimesindeki kastım, korkmak ya da fikir özgürlüğü anlamında değil. Türkiye fikir özgürlüğü bakımından oldukça rahat bir ülke (aşağıda örneğini verdim). “Yiyorsa”dan kastım, üç beş kuruş maaş alıp da, ay sonunu nasıl getireceğinizi düşünürken bakalım bu kadar çığırtkan olabilecek misiniz? Yurtdışında dolarları avroları cebe cukkalarken, gazetelerden okuyup okuyup ben de çığırtkanlık yaparım ki bundan da kolay bir şey yok zaten.

Biraz daha dikkat ederseniz, yurtdışında olup çığırtkanlık yapanların çoğunun hükümet yanlısı olduğunu görürsünüz. Hükümet deyince şu andaki mevcut hükümet için değil lafım, hepsi için. A partisi B partisi diye ayırmam ben, biri diğerinin biraz farklısıdır, ama bütüne baktığınızda hepsinde aynı yalan aynı dolan. Olan vatandaşa olur yine. Bu hükümet yandaşlarının yurtdışındaki yegane görevlerinden biri de çığırtkanlık yapmaktır zaten. Bunu gören bizim saf Türk insanı, “Yurtdışı görmüş, yurtdışı terbiyesi almış, sözüne güvenilir kişi” olarak bu asalakların dediklerine inanırlar. Halbuki bizim saf Türk insanı biraz kitap okusa bilir, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği dönemlerde, o dönemin medeniyetler beşiği, Hristiyanların kutsal kenti Roma’da, insanlar sıçtığı boku evinin camından sokağa fırlatıyorlardı*. Öyle medeniyet medeniyet diye kıvrandığınız “yurtdışı” hakkında fikir yürütmeden önce, kulaktan dolma bilgiye inanmayıp gidip görmekte fayda var.

Türkiye’de fikir özgürlüğü yok diyorlar… Nasıl yok yahu! Alın size sıcağı sıcağına bir örnek: Teknovole.com’a Ankara IP adresli bir kullanıcı ebelerimizle ilgili pek hoş olmayan bir yorum yapmış. Şimdi buraya yazmayacağım, ama tahmin etmişsinizdir ne olduğunu. Bu kullanıcının IP adresi var, kullandığı servis sağlayıcının bilgisi var (TTNET ADSL)… TTNET’i durumdan haberdar ettik, bilgileri verdik ve bu kişinin bulunması ile ilgili ricamızı dile getirdik. TTNET’ten gelen cevap aynen şu şekilde:

“Sayın Can Sinan Artuç,

Tarafımıza iletmiş olduğunuz konu ile ilgili olarak, Cumhuriyet Savcılıkları, Mahkemeler ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına başvurmanız gerekmektedir.

TTNET A.Ş.’ye göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür eder, her türlü düşünce ve önerinizi bizimle paylaşmanızı dileriz.

Saygılarımızla,
TTNET A.Ş.”

1 yorum için Cumhuriyet Savcılığı ve Mahkemelerle uğraşacağım, harcayacağım avukat parasının haddi hesabı yok ve davanın ne zaman sonuçlanacağı da meçhul. Hadi ordan TTNET derim size, başka da bir şey demem. Ama kimse de kalkıp, “Fikir özgürlüğü yok, hede hödö” demesin, günaha girersiniz, ağzınız burnunuz yamulur sonra :)

* Kaynak: Dünyanın İlk Günü – Beyazıt Akman – Epsilon Yayıncılık – Sayfa 17

Fark Burada İşte

Konu aslında insan evrimi ile ilgili. İki yıl önce yapılan bir kazıda 13 yaşındaki bir çocuğa ve 20-30 yaşlarındaki bir kadına ait kafatası, alt çene, kürek, köprücük, kalça, kaburga, kol ve bacak kemiklerine ait parçalar bulunmuş. Bu işlerde kullanılan tekniklerle (faunal, sedimentolojik ve palaeomagnetik) buluntuların 1,95 – 1,78 milyon yıl öncesine ait olduğu anlaşılmış. Şu anda kimileri bu fosillerin insanın atası olup olmadığını tartışadursun, bu yazıda bana göre daha önemli bir nokta var:

“Malapa’nın kuzeyindeki çökelti mağaralarında yapılan keşif, Güney Afrika Witwatersrand Üniversitesi’nden Lee Berger yönetimindeki ekibe ait. Berger’in 9 yaşındaki oğlu da bu ekibe dahil!

Lee Berger kim yahu dedim, adam Amerikalı çıktı (link burada). Olaya bakın yahu! Biz 9 yaşındaki oğlumuzu araba çarpar, toz topraktan mikrop kapar, ak olur, bok olur diye dışarı çıkartmayız. Sonra oğlumuz büyür 30 yaşında adam olur, ama ne yazık ki mal olur. Bir hobisi olmaz, okumayı sevmez, doğayla tek buluşma noktası mangal yapmak üzere programlanmıştır. Sıradan bir memur ya da işini sevmeyen biri olur, bütün hırsını da çevresinden çıkartır. Trafikte diğer sürücülerden, evde ailesinden vs. İşte kafa farkı burada beyler bayanlar, görün, anlayın artık! Hele hele bu yaştaki kız çocuklarını okula göndermeyen zihniyetlere ne söylesem azdır. Sövsen de dövsen de anlamaz bu zihniyet…

Kaynak: NTV BLM, Mayıs 2010

Blip.tv Rezaleti

Blip.tv tarafından bana gönderilen e-postanın orjinali:

“I’m sorry, but we’ve removed your account from blip.tv because we’re unable to properly service gaming videos.  If you want to create a show *about* gaming or machinima we’d love to have you, but video of people playing games doesn’t work well on blip.

You may want to check out gamerstube.com.

Thank you,
blip.tv Support

Thank you,
blip.tv Support”

Blip.tv’yi kullanmamızın iki nedeni vardı: Birincisi HD (yüksek çözünürlük) videoların yayınlanmasına izin vermesi, ikinci neden ise ücretsiz oluşu. Hani ucuz etin yahnisi derler ya, işte bu olay Blip.tv tarafından kanıtlanmış oldu. Orjinal mesajdan özetle, Blip.tv’nin dahi (!) editörleri, benim hesabımı silmişler. Ancak silmeden önce bana herhangi bir uyarı mesajı gelmedi. Silme nedenleri de oldukça garip: “Üzgünüm, ama hesabınızı blip.tv’den sildik çünkü oyun videolarına servis sağlamıyoruz. Eğer oyun hakkında machinima tarzı videolara sahip olmayı seviyoruz, ama insanların oyun oynadığı videolar blip.tv’de iyi çalışmıyor. Gamerstube.com’u kontrol etmek isteyebilirsiniz.”

Blip.tv’ye koyduğum videolar ya başka sitede yayınlanmamış önizleme videoları ya da benim oynadığım oyunlardan kendi kayıtlarımdı. Bütün bunları da Teknovole.com’da yayınladım. Blip.tv’nin bu anlamsız hareketi yüzünden, Teknovole.com’da yayınladığım bütün videolar da çöpe gitmiş oldu.

Askerlik görevimi yapmama çok kısa bir zaman kaldı, o yüzden “şimdilik” bu konuyu askıya almak mecburiyetindeyim. Ancak askerden döndüğümde, bir daha böyle bir salaklık yaşamamak için ücretli bir servisten faydalanacağız.

Şimdi bir de bunu İngilizce yazalım ki, dünya alem Blip.tv’nin rezilliğini görsün…

English version:

We would like to use Blip.tv for two important things: It supports HD videos and free. Genius (!) editors of Blip.tv have been removed my account without any warning before.

I put some game videos which are the first preview trailers of games and the game videos which were played by me. I published all of these videos in Teknovole.com. We lost all of them because of unbelievable behavior of Blip.tv, they are in rubbish right now.

I have very limited time to do my mandatory military duty in Turkey so I cannot care about this topic right now. After I will come back from military, we will use a professional service about videos.

I wrote these lines in English because I want to show horrible service of Blip.tv to people around the World. Don’t trust them anymore…

National Geographic 2010 Takvimi

Reklamın en güzel yollarından biri takvimdir. Nitekim güzel bir takvim, masada ya da duvarda yıl boyunca durur ve bunun anlamı, yıl boyunca reklam yaptığınızdır. National Geographic dergisine hiçbir zaman abone olmadım, ama eskiden konu başlıkları çok dikkatimi çektiği için yılda ortalama 8-9 sayısını alırdım. Adını şu an hatırlayamadım, ama eski yayın yönetmeni harika işler çıkartır, dergi “konu zenginliği” bakımından fevkalade olurdu. Yerine bir süre önce Chris Johns geldi (önceki yayın yönetmeni görevden alınmadı, emekli oldu). Bana göre National Geographic dergisinde de konu bazında ciddi bir kalite düşüşü yaşanmaya başladı.

National Geographic dergisinin yeni yıl takvimleri oldukça güzeldir. Hatta o kadar ki, normalde National Geographic okumayanlar bile takvimi için Aralık sayısını alırlardı. Ama 2010 masa takvimi bana göre tam bir fiyasko çünkü para için yapılmışa benziyor. Takvimin teması oldukça güzel ve anlamlı: “Tehlike Altındaki Türler”. Ama içini açtığınızda, ansiklopediden çıkmış gibi hayvan resimleri ile karşılaşıyorsunuz. NG yılların dergisi… Bu türlerin gerçek fotoğrafları arşivinizde yok mu? Bari fotoğraf koyun da neye benzediklerini görelim. Taş devrindeki hayvan türlerini resmetmiyorsunuz ki! Sonra bakınca anladım: AnkaMall bu takvime sponsor olmuş, yani para akıtmış. NG de takvim ününü bir güzel paraya çevirmiş anlaşılan. Bir takvim ancak bu kadar özensiz olabilir. İşte size Ocak 2010 örnek sayfası:

NG Ocak 2010 Takvim

Eğlence Vergisi Diye Bir Şey Varmış

İnanmayan buyursun fotoya baksın:

Sinema BiletiGarip bir memleketiz vesselam. Eğlenmek için eğlence vergisi, çöp atmak için çöp vergisi, karanlıkta kalmamak için aydınlatma vergisi (şimdi bunlar çevre temizlik vergisi adı altında toplandı), araba sürebilmek için TRT katkı payı (bunu hiç anlamadım, benzin ya da mazotu TRT mi getiriyor?) vs vs… Yakında osurabilmek için osuruk vergisi, burnunuzu karıştırabilmek için burun vergisi (çevre temizlik vergisine dahil edebilirler aslında :)) zart zurt çıkarsa da şaşırmamak lazım. Hatta yürümek için “ayak bastı vergisi” de fena olmaz…

Hakkı Ağabey Saygım Sonsuz Ama…

Aması “Yanlışsın Hakkı Ağabey!”… Sevgili büyüğümüz Hakkı Öcal’ı tanıyor musunuz? Eğer bilgisayar dergilerini ve bilişim camiasını takip ediyorsanız, adını mutlaka duymuşsunuz. Her ne kadar bütün fikirlerine katılmasam da, yapmaya çalıştıkları ile saygı duyduğum, 15 yaşımda başladığım bilgisayar dergiciliği ile aynı yayınlarda omuz omuza verdiğim, bana “kardeşim” diyen, benim de “ağabey” dediğim bir büyüğümdür kendisi. Lakin saygıda kusur etmeyerek, son köşe yazısına (daha önce yazılan, ama tekrar yayınlanan) katılmadığımı ve yanlış bilgilendirme yaptığını üzülerek belirtmek isterim.

Köşe yazısı uzun, ama belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor: “BTciliği (kendi tabiridir) halka yaymak, herkesi BTci yapmak”. Kendisine can-ı gönülden katılıyorum, ama herkes BTci olamaz. Hindistan böyle bir şey yapıyor, oldukça büyük oranda Hintli’nin çalıştığı Windows Vista’nın başarısını gördük. Windows 7 sizce neden daha iyi? Üstelik bu fikrini savunurken de “bilgisayar mühendisi” gibi bu işin eğitimini almış kişilere tabir caizse “giydirmiş”. Daha önce pek çok kez bilgisayar mühendisliği ile ilgili hem kendim, hem de arkadaşlarımla yazılar yazdım: Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak, Teknovole.com’dan: Bilgisayar Mühendisliği, Bu Dönemi Boş Geçmeyin . Google, Silikon Vadisi’nde halen mühendis çalıştıran ender şirketlerden biri, başarısı da ortada.

Bu satırları da köşe yazısına yorum olarak yazdım, ama onay bekliyor. Onaylanır onaylanmaz bilemem, buraya tekrar yazıyorum:

Elma ile armutu kıyaslamamak lazım. Merak eden varsa buradan bilgisayar mühendisliğinin ne olduğunu öğrenebilir: http://www.canartuc.com/blog/?p=120

Ben masanın her iki tarafında da oturdum, iş isteyen ve işveren olarak. Nice bilgisayar mühendisi gördüm INNER JOIN yapmayı bilmez, nice bilgisayar mühendisinden daha iyi olduğunu iddia eden gördüm RECURRENCE (kendisine dönen işlem – programlama lügatında class ve fonksiyonlarda kullanılır) nedir bilmez. Recurrence anlatmak ve mantığını kavratmak her yiğidin harcı değildir. Sizin “popüler bilişimcilik” olarak tanımladığınız yayıncılık anlayışında bunu anlatabilen insan da görmedim. Bu arada olaya “okuyucu” cephesinden değil, doğrudan dergide yazan editör cephesinden bakıyorum. Siz de hatırlarsınız, PC LIFE’ta yazarken 15 yaşımdaydım. O dönemde programlamayı yine biliyordum, ama biri bana “recurrence mantığını kavrat” dese “yahu ben zor kavradım, nasıl kavratayım” derdim. O dönemlerde (şimdilerde de öyle) dergilerde programlama dersleri genellikle girdi-çıktı (input-output) olayında sonlanırdı, devamı gelmezdi, acaba neden?

Recurrence olayının çok üzerine gitmek istemiyorum, ama iyi örnekleme olacağı için tekrar değineceğim. Recurrence olayını üniversitede öğrencilerime anlatabildim. Neden biliyor musunuz? Çünkü bilgisayar mühendisi olarak “Introduction to Algorithm” (Algoritmaya Giriş) dersinde aldığım bilgiler, olayı “kavratabilme” açısından bana oldukça yardımcı oldu. Olay “kendine dönen fonksiyon” demekle bitmiyor, daha bunun performansı var.

Sizin “üzülerek” söylediğiniz sertifikalardaki “mühendislik” kelimesinin çıkarılmasına açıkçası ben üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bu bilgisayar mühendisi olarak kompleks yaptığımdan değil. Sertifika veren kurum ya da kuruluşların nasıl eğitim verdiklerini biliyorum çünkü. “Hadiii hoooop şurdan çektik veriyi, burdan aldık yazdık bitti”. Performans? Verimlilik? Analiz? Veritabanı mimarisi? vs vs hikaye olmuş, “Gerek yok canım bunlara” klişeleri ile geri plana itilmiş. “Yahu diş çekmeyi bilmeden nasıl kanal tedavisi yapacağım?” – “Gerek yok canım, sen köprüyü kur yeter”. Aynı bunun gibi.

Anlatma konusunda her ne kadar fikirlerinize katılsam da (yalın, sade, herkesin anlayabileceği bir şekilde), geçmiş yazınızı yeniden hayata geçirerek geçmişte yaptığınız yanlışı tekrarlamışsınız.

NOT: Hadi bana da “elitçi” damgası vurun.

Köşe yazısına yorum olarak Hasan Civelek isimli bir okuyucu şöyle yazmış:

“Hakki Abi, ağzına ve kalemine sağlık. Sayende 5 yıl okuyup zerre kadar sevmediğim ve anlayamadığım, sırf mecburiyetten tercih edip okumak zorunda kaldığım Elektronik Mühendisliği eğitimimin ardından hep sevdiğim ve hep olmak istediğim programcılık mesleğini 10 küsür yıldır severek yapıyorum. 10 yıldır PHP yazıyorum ve senin yeşil php kitapçıkların hala bir adım ötemde durur. Çoğu kere Google”da değil de senin satırlarında ararım cevabı :) Müsadenle bu yazını aynen blogumda yayınlayacağım.”

Ben de kendisine buradan cevap veriyorum: İyi halt ettiniz! Yahu herkes Web programcılığı yapacaksa, kim robot yapacak? Elektrik Elektronik okuyup ille de televizyon tamiri yapacaksınız mı diyor insanlar? Yapay zeka ve robotik teknoloji ne zamandan bu yana bilişim teknolojilerinden harici tutuluyor? Ayrıca bir robotu hareket ettirmek için de kod yazıyorsunuz, ille PHP derdi nedir? Hadi “Türkiye’de eğitim eşitsizliği var, Kamu Yönetimi’nden mezun oldum, 10 yıldır PHP yazıyorum” deseniz anlarız da, Elektrik Elektronik Mühendisliği’nin de öyle az buçuk puanı yok yani.

Benim hep dediğim bir şey var: Herkes kendi işini yapsın… Bugün Türkiye’de “ara eleman” denilen “tekniker/teknisyen” açığı, mühendis açığından fazla, biliyor musunuz? Çünkü herkes “mühendis” olmanın derdinde. Olma kardeşim, mühendis olmakta bir halt yok. Olunca sana dünya kupası vermiyorlar. Neyse düzen, o şekilde çalışmaya devam ediyorsun. Bunu da daha önce Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak yazımda anlattım.

Bir de benim takıldığım bir şey var… Yurtdışında yaşayarak, Türkiye hakkında yazma olayı. Bu ne kadar objektif ve yerinde bir değerlendirmedir? Yoksa yurtdışında dinlenecek çok zamanınız var da kendi kendinize olmayacak şeyleri düşünerek hüsnü kuruntu mu yapıyorsunuz? Valla Türkiye’de bizim böyle boş zamanlarımız yok. Günde 12 saat çalışıyoruz, ama mesai ücreti alamıyoruz örneğin. O yüzden eğer Türkiye kapsamında yazılar yazacaksanız, mümkünse gelip Türkiye’de yaşayarak yazın bu yazıları. 4 yıl dirsek çürütmüş (öncesinde sınav hazırlıklarını vs katmıyorum), gecesini gündüzüne katmış, sırtında dağ gibi aile ve çevresinin beklentisi olup da alnının akıyla mezun olmuş, ama şimdi iş bulamadığı için parklarda gazete okuyan genç Türk mühendislerine, “Neden canım sertifika programlarından mühendis tabiri çıktı?” kaprisi yapın lütfen. Ama alacağınız cevaba da şimdiden hazırlıklı olun.

Bu aradada “Popüler Bilişimcilik” olarak tabir ettiğiniz yayınların hepsi “battı”. Evet, kapanmadılar, “battılar”. Ben de bu batanlara canlı canlı şahit oldum, nitekim pek çoğunda yazarlık ve editörlük yaptım.

Son olarak da, Türkiye’de neden açık kaynağın halen bazı tekellerde tam olarak açılmadığı dokundurmasına değinmek istiyorum Hakkı Ağabeyin. Çünkü Türkiye’de emek hırsızı çok, mutlaka bir denetim gerekiyor. Size iki örnek vereyim: Teknovole.com bildiğiniz gibi bağımsız ve özgür bir site. Zaman buldukça bildiklerimizi paylaşıyoruz. Buna rağmen, utanmadan sıkılmadan, kaynak göstermeden yazılarımız çalınıyor. Üstelik öyle Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil. Geçtiğimiz günlerde sabit disk satan İnternet mağazasının bizden yazı “çaldığına” şahit olduk. Gerekli uyarıyı yaptıktan sonra kaynak koyma zahmetinde bulundular, sağolsunlar. İkinci örnek de kendimden. Daha önce burada WordPress’te tarihlerin Türkçe çıkması için gerekli dosyayı Türkçeleştirdim. Dosyanın en başına da “Türkçeleştirme: Can Sinan ARTUÇ” gibi bazı “görünmez” satırlar yazdım. Siteye girdiğinizde bu satırları göremezsiniz, ancak o PHP dosyasını açacaksınız ki o zaman göreceksiniz. Onu açan adam da sitenin sahibi zaten. Bir arkadaşım, “Birader sağolasın ya, çok iyi oldu bu” deyip dosyayı kendi sitesinde kullanmış. Sonra sunucuda bir sorun oldu, bana sunucunun şifresini ve kullanıcı adını verdi. Düzelttim, son dakika aklıma dosyaya bakmak geldi. Bir baktım, başına yazdığım şeyler silinmiş. “Yuh be arkadaş bunu yapıyorsa, diğer kullanıcıları düşünemiyorum” dedim kendi kendime. O satırların o dosyada durmasında, kullanana giren çıkan ya da batan çıkan nedir anlamış değilim. Dün kendi ihtiyacım doğrultusunda bir program yazdım. Bir kök ismi veriyorsunuz, başlangıç ve bitiş sayısına göre o kadar klasör yaratıyor. Şu anda onu ücretsiz paylaşılacak duruma getiriyorum, yakında Teknovole.com’dan paylaşacağım. Ama kaynak kodlarını paylaşıp paylaşmamakta kararsız kaldım. Programın daha geliştirilmesini isterim, ama bunu yapacak adam da “başlangıcına” saygı duymayarak, bana gerekli “krediyi” vermeyecek, adım gibi biliyorum. Gel de kaynak kodları paylaş şimdi!

İnsan küçükken anlayamıyor da, büyüyünce bazı şeylerin farkına varıyor ne yazık ki… Hakkı Ağabey, “blog”unu görünce “Vay be!” dedim. Sonra da düşünmeden edemedim: “Yurtdışından cızırtılı yayın yapan taraflı ‘gazeteci’”.

Türk İnsanı ve Web Site Tasarımı

2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.

Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.

Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.

Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.

Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.

Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamaya odaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.

Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özelkısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.

Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.

Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.

Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)

Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…

Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.

Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)

Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).

Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)

Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)

Ah Canım Vah Canım!

Bu haberi İnternethaber sitesinde okudum. Yazının orjinali burada. Ben özetliyorum:

* Japonca’da Nippon olarak adlandırılan Japonya; Güneşin doğduğu ilk yer anlamına gelir.

* Bir çok küçük adadan oluşan bu ülkenin yüzölçümü toplam 377.835 km. Nerdeyse Türkiye’nin yarısı kadar olan bu ülkenin nüfusu ise Türkiye’nin 2 katı.

* Japonların yaş ortalaması ise 42,3.Türkiye’ de bu oran 27,3 olarak hesaplanmış (Genç ve işsiz bir nüfuzuz. Keşke bir de yöneticilerin yaşları için araştırma yapsalardı. Herhalde bu sefer tam tersi çıkardı)

* Japonlar eğitimi herşeyin üzerinde tutuyorlar. Bu ülkede lisede 7 öğrenciye 1 öğretmen, ilkokulda 2 öğrenciye 1 öğretmen, anaokulunda ise 1 öğrenciye 2 öğretmen düşmekte. (Bizde liselerde bir sınıfa 100 öğrenci düşer. Çok iyi hatırlıyorum, ağabeyim lisedeyken okula erken gidip “yer kapardı”. Ben bu açıdan biraz şanslıydım, Çankaya Atatürk Anadolu Lisesi’nde okudum)

* Dünyanın en pahalı şehirlerine sahip Japonya’da 1 dilim kavunun fiyatı 1 ABD doları. Ülke kurbağa bacağı ithalinde ise birinci sırada. (Bizde kavun karpuz, meyve sebze dünya standartlarına göre oldukça ucuz. Zaten ucuz olduğu içindir ki, yemediklerimizi ya da artıklarını piknik alanlarında bırakıyoruz. Pahalı olsa o kavunun kabuklarını bile öğütüp bir tarafımıza sürmez miyiz?)

* Türkiye’nin yüzölçümü olarak yarısı kadar olan ülkede toplam otoyol uzunluğu; 1.161.894 km. Ülkemizde ise bu rakam; 8.607. (Yorum yapmama gerek var mı? Hızlı trenlerini işin içine katmamışlar bir de)

* 127.333.002 nüfuslu Japonya’da günlük gazete satış oranı; 60 milyon civarında. Evet yanlış okumadınız günlük gazeteler 60 milyon satıyor. (60 milyonu nüfusa böylerseniz, kişi başına ortalama 0.47 gazete düşüyor. Yani yaklaşık iki kişiden biri gazete okuyor. Bizde de gazete çok okunur, özellikle iddaa eklerinin olduğu günler)

* Topraklarının %69′ unu ormanlık alanların oluşturduğu ülke topraklarında; aile tipi konutların büyüklüğü ortalama 42 metre kare , kiralık tipi konutlar ise 14 metre kare… 120 metre karelik daireleri küçük bulan Türk halkına duyurulur… (Minimalist bir yaşamı sevdikleri ortada. Dünya teknoloji devi, ama 42 metrekare evde yaşıyor. İstese 300 metrekare katlanabilir ev yapar, tüm dünya da ağzı açık bakar. Ama uzayda gereğinden fazla hacim kaplamak niye?)

* Japonya’da internet kullanıcısı tahmini 57,2 milyon olarak tahmin ediliyor. Türkiye’de ise bu rakam; 4,9 milyon. (Türk Telekom sana duyurulur… Ayrıca şu gazete satış rakamları ile ilgili olarak bu maddeyi de bağlayabiliriz. Bizler “Aman ya ne gerek var, İnternet üzerinde beleşe gazete okuyoruz zaten” demiyor muyuz? Zaten İnternet’i gazete okuma, MSN’e girme ve bahis oynama alanı yapmadık mı çoktan? Uyanın ey ahali!)

* Dünyanın en çok döviz rezervine sahip olan ülkede işsizlik oranı; yüzde 5,2. (Türkiye’deki işsizlik oranını tam olarak bir türlü bilemiyoruz. Neden? Çünkü yönetici İstatistik Kurumu’na diyor ki: Az göster kardeşim, rezil etme bizi. Eh o da devletin bir kurumu, devlet babayı dinlemeyecek de ne yapacak? Evlatlıktan reddederler mazallah adamı!)

Bu Nasıl Bir Mantık?

Geçtiğimiz günlerde Hacettepe Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşımı sınava yetiştirmek üzere okuluna bırakacaktım. Girişte sorun yaşayacaktım, adım gibi emindim. Güvenliğe gelince, yanımdaki arkadaşım Hacettepe Üniversitesi öğrenci kimliğini gösterdi, ama benim arabamda ne Hacettepe Üniversitesi yapışkanı (sticker) var ne de bende Hacettepe Üniversitesi kimliği. Kapıdaki güvenlik, arabamın ruhsatını bırakmamı söyledi. Bu gayet mantıklı bir davranış, nitekim Bilkent Üniversitesi Teknopark’a gittiğim zaman da aynı uygulama var. Güvenlik kulübesine gittim, ruhsatı bıraktım. Oradaki görevli, “Aile haricinde kimseyi alamıyoruz,” dedi. Ben de “Arkadaşımı sınava yetiştiriyorum, kapıda mı bırakayım kardeşim?” dedim. “Sınava mı?” diye yeniledi, “Evet” dedim. “O zaman sana 10 dakika müsaade, bırak ve hemen çık”. Ben de “İstesen de daha fazla kalmam, ben üniversitede yeterince kaldım (öğrencilik + asistanlık), zorunlu olmasam bugün de gelmezdim,” dedim. Kısa bir gülüşmenin ardından içeri girdim, arkadaşımı bıraktım ve çıktım.

Bu yazıyı güvenlikçileri eleştirmek için yazmıyorum, onlar ne şekilde emir alıyorsa, o şekilde davranıyorlar, emir kulu hepsi. Ben burada Hacettepe Üniversitesi yönetimini eleştiriyorum. Neden mi?

  1. Bir süre önce gerçekleşen şenliklerinize 5 TL veren herkesi soktunuz, üstelik yaş sınırına bile dikkat etmediniz. Şenlik alanında Efes Pilsen’in standı vardı. Yaşı tutmayan pek çok genç buradan alkol aldı, sarhoş oldu, her tarafa kustu, insanları rahatsız etti. Burada güvenlik neredeydi? Bu doğru bir uygulama mı?
  2. Yine şenliklerdeki konserler, 5 TL veren herkesin girebileceği için halk konserine döndü. Kimsenin tipine, kılığına dikkat etmeden içeri aldınız. İt kopuk içeri girdi, kızları rahatsız etti, elledi, parmakladı vs vs. Burada güvenlik neredeydi?
  3. Aracında Hacettepe Üniversitesi yapışkanı (sticker) olan biriyle ben gayet normal bir şekilde içeri girebiliyorum, kimse bana “Sen kimsin?” demiyor. Yanımda Hacettepe Öğrencisi ve kimliği yanında olan biriyle içeri girmemde göstermiş olduğunuz engellemedeki mantığı biri bana anlatsın lütfen. Aradaki fark ne?

Eğer olay paraysa, girişleri tıpkı şenliklerdeki gibi paralı yapın, en azından daha mantıklı bir “yasak” koymuş olursunuz. Türkiye’nin saygın üniversitelerinden biri olan Hacettepe Üniversitesi’ne bu şekilde bir “mantıksızlık” hiç yakışmıyor, bilesiniz!