Arşiv: 'Yaşam'

Askerden Merhabalar…

Ey ahali!

Askerden sizlere ilk kez sesleniyorum… Daha önce nerede olduğumu belirtmiştim, hatırlatayım: Çanakkale/Gelibolu/Dirikköy’de bulunan ve duyduğumuza göre “mezarcı” olarak tabir edilen İstihkam Alayı’ndayım. Geçtiğimiz hafta itibariyle bölük yazıcısı olarak aktif görev üstlenmeye başladım :) Kara Kuvvetleri Denetlemesi olacağı için sürekli spor konusunda tabir caizse “yardırıyoruz”. Perşembe günü 6 km’ye yakın koştuk örneğin. Benim gibi hayatı bilgisayar başında geçmiş biri için ilk başlar zorlu oldu, ama artık tempoya alıştım :) Daha söyleyecek çok şey var, ama bi’tanem webcamde beni bekliyor :) Tekrar görüşmek dileğiyle, sevgiler…

Askerlik ve Geride Bıraktıklarım

Askerlik görevi… Kimilerine göre vatan borcu, kimilerine göre erkek namusu, kimilerine göre gereksiz ve zaman alıcı bir şey. Ben burada ayan beyan fikrimi dile getirmeyeceğim, ama tecilimi bozarak askere gittiğimden dolayı, askerlik konusunda ne düşündüğümü anlayabilirsiniz :) Şayet gereksiz bir şey olduğunu düşünseydim, mümkün olduğu kadar tecil hakkımı kullanırdım.

Fikirler ne olursa olsun, askerden dönen gerek dostlarımda, gerekse de kan bağım olan akrabalarımda (en yakın örneği ağabeyim) hep bir şey gördüm: Dünyaya farklı bakış açısı… Sinir manyağı olan nice tanıdıklarım, süt dökmüş kedi gibi; kıçını kaldırmaya üşenen nice tanıdıklarım da “hormonlu” hiperaktif gibi döndüler :) Demek ki askerlik biraz da efsunlu bir şey :)

Gideceğim yer henüz belli değil, yedek subay mı yoksa kısa dönem mi olacağım da henüz açıklanmadı. 9 Aralık 2009 öğleden sonra ya da 10 Aralık 2009 sabahtan açıklanacak. Eğer yazma imkanım olursa, burada belirtirim (10 Aralık 2009 Güncelleme: Acemiliğimi kısa dönem er olarak, 2. Kolordu İstihkam Alay Komutanlığı Dirikköy, Gelibolu, Çanakkale’de yapacağım).

Askerlik hakkında herkes bir şey dese de (şu son zamanlarda en fantazi şeyleri bile duydum :) ), askere gitmek üzere olan biri olarak psikolojiniz şöyle oluyor: Yahu gitmeden önce şunu da yapsaydım… Ama ne yazık ki hepsine ya zaman ya da gücünüz (maddi ya da manevi) yetmiyor. Bazı şeyler hayırlısıyla döndükten sonra defterimde yazılı :)

Aranızda bulunamayacağım süre içerisinde, heyecanlı ve bu tarz durumlarda eli ayağına dolaşan, teslim olacağım hafta hasta olduğu için morali bozulan, gülüşü ve sakinliğiyle benim deliliğimi ve âni kararlarımı dengeleyen kız arkadaşımı; güzel yemeklerini ve her ne kadar “Anne bu tarz konular ilgimi çekmiyor” desem de bir türlü anlatmaktan vazgeçmeyen “oğluş diye seslenen” annemi; panik atak olduğunu iddia etmeme rağmen bir türlü kabullenmeyen “Ne olacak bu ülkenin hali” babamı; yıllar geçmesine ve aramıza mesafeler girmesine rağmen çok konuşamasak da aramayı unutmayan dostum “N’apıyon birader?” Barış’ı; her ne kadar çok iyi anlaşarak geçiremediğimiz bir çocukluğumuzun ardından aramızda kopukluklar olsa da, arada bir yanına uğrayarak kola içtiğim “göbekli” ağabeyimi; herhangi bir ücret almadan büyük bir özveri ile sizlere özgün bilgi sunan ve artık bir aile olduğumuz Teknovole.com ekibini; Teknovole.com’a sahip çıkarak bizlere güç veren siz değerli okuyucularımızı çok özleyeceğim. Beni unutmamanız için arkamda 30 yazı bıraktım. Bu yazılardan biri 10 seri halinde yayınlanacak olan “Veri İletişimi ve Bilgisayar Ağları” ile diğeri 20 seri halinde yayınlanacak olan “Düzenli Bilgiler Kümesi: Veritabanı”dır. Seri numaralarından anlayacağınız üzere oldukça detaylı yazılar. Bu konularda bilgi sahibi olmak isteyen herkesin rahatlıkla okuyabilmesini hedefledim. Bir Teknovole.com klasiği olarak, her ikisi de özgün yazıdır (yayınlandıkları zaman fotoğraflardan göreceğiniz üzere, ekran görüntüleri, illüstrasyon ve fotoğrafların pek çoğunu da ben hazırladım). Her iki yazı da haftada Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri olmak üzere yayınlanacaktır. Veri İletişimi ve Bilgisayar Ağları serisi 14 Aralık 2009’da, Düzenli Bilgiler Kümesi: Veritabanı serisi ise 11 Ocak 2010’da yayınlanmaya başlayacaktır. Hakkınızı helal edin, dualarınızı esirgemeyin lütfen.

Sağlıcakla kalın…

Askerlik

1 Aralık 2009 itibariyle, “izinli asker” durumundayım :) Yaklaşık 10 saatlik bir “ilk gün” askerliğinden sonra 12 Aralık 2009′da teslim olmayı bekliyorum. Yer henüz belli değil, 9 Aralık öğleden sonra ya da 10 Aralık sabahtan itibaren öğrenilebilecek…

Bu arada 2 ve 3 Aralık’ta sınava girecekler varsa tavsiyem, mümkün olduğunca erken gidin. Ben Ankara Zırhlı Birlikler Okulu’nda sınava girdim ve sabah saat 7′de sıraya girmeme rağmen 617 sıra numarası alabildim.

Nerde O Eski Bayramlar

Benim çocukluğumun bayramlarında, bilgisayar dediğimiz şey daha yeni yeni çıkmış, ama hiçbiri renkli ekranla sunulmayan ve dünya parası olan ürünlerdi. Dolayısıyla çok fazla kişide olmazdı, bu yüzden ortalığı Amiga ve Commodore 64 kasıp kavururdu. Ankara Atakule’nin en alt katındaki “DreamLand”in yerine alış-veriş merkezi yapılmamıştı henüz.

Sabah kalkar, bayramlıklarımızı giyer ve yollara dökülürdük. İlk başta büyükler ziyaret edildiğinden, onlarda yukarıda bahsettiğim ürünler olmazdı. Dolayısıyla saygıda kusur etmez, bir kenarda oturur, şeker, pasta, börek çörekle karınlarımızı bir güzel doyururduk. Karnımızı doyurmak bu noktada çok önemliydi, nedenini birazdan anlayacaksınız :)

Eğer bayramda cepleri güzel doldurmuşsak, o dönemde Ankara Tunalı Hilmi Caddesi’nin, Kennedy Caddesi ile birleştiği noktadan Karum tarafına doğru yürürken, bir bina altındaki Atari salonuna uğrar (Atari normalde bir markadır, ama o dönemde oyun oynanan yerlere Atari salonu denilirdi – bu salonun yerinde artık ucuza kıyafet satan, hemen yanında da balık yenilecek bir yer var. Ankara’yı bilenler nereden bahsettiğimi anlamışlardır), bir iki el Final Fight ‘ın ilk versiyonlarını oynardık ağabeyimle. O her zaman Haggar, ben de her zaman Cody karakterini seçerdim. Sonra birkaç el de Street Hoop oynardık. Eğer cepleri iyi doldurmuşsak bütün paramızı burada jetonlara harcamaz, birikim yapar, gelecek haftalarda Atakule’deki DreamLand’e gitmenin hayalini kurardık.
Final FightStreet HoopÇevremizde tek PC’si olan, babamın iş arkadaşı Bülent Genç ağabeyimizdi. Siyah beyaz ekranda 1-2 saat kadar Grand Prix Circuit oynardık. Karınlarımızı daha öncesinde doyurmuş olmamız çok büyük bir avantajdı çünkü başından kalkmamıza gerek kalmıyordu :) Ailelerimiz bize çok karışmazdı çünkü evler arasında 5 dakikalık yürüme mesafesi vardı. Bu yüzden geç kalma gibi bir sıkıntımız olmazdı.
Grand Prix CircuitEve döndüğümüzde küçük bir para hesabı yaptıktan sonra ağabeyimle zamanına göre Commodore 64 ya da sonrasında rahmetli babaannemin teşviğiyle satın aldığımız ikinci el Amiga 500 Plus ile oynamaya devam ederdik. Benim favori oyunlarımdan biri Sensible Soccer’dı. Şu ana kadar Ankara kapsamında oyunu oynadığım kimse beni yenememişti :) O dönemlerde joystick kullanılırdı. En pahalı joystick Apache marka olan, en ucuzları ise top şeklinde oyun kolu ve yanlarında iki düğmesi bulunanlardı. Benim en sevdiğim de bu top şeklinde oyun kolu bulunanlardı.
Sensible SoccerjoystickBayramın diğer günlerinde, başka aile arkadaşları bize gelirdi. Genellikle bizim yaşlarımızda çocukları olur ve bir güzel Amiga oynardık. Bir yandan kek, börek, çörek yer; bir yandan kolalarımızı içerken ebeveynlerimizin duymayacağı şekilde geğirme yarışması düzenler ve bir yandan da oyun oynardık. Hayatımın en güzel bayramları bu şekilde geçti.

Şimdiye gelirsek… Pek çok aile dostumuz ya taşındı ya da vefat etti. Artık bayramda pek de fazla gelen gidenimiz yok. Hatta o kadar ki, evlenen ağabeyim bile bayramda baba evine pek uğramıyor. 15 yıllık arkadaşım Barış Arslan, işi ve eşi gereği Kayseri’ye taşındı. Yaklaşık bir ay önce de oğlunun 2. yaşgününü kutladık. Şimdi çevreme bakıyorum da, ahhhh nerde o eski bayramlar? Bayram harçlığı alacağımız yerde veren konumuna girdik :) Bazen Barış, bayramda Kayseri’den annesinin yanına Ankara’ya geliyor ve eski günlerin hatırına PlayStation’da PES oynuyoruz, ama hiçbir şey çocukken olduğu kadar güzel olmuyor.

Bayramınız kutlu olsun…

İşe Girmeden Önce Doğruları Söyleyin

Eğlence Vergisi Diye Bir Şey Varmış

İnanmayan buyursun fotoya baksın:

Sinema BiletiGarip bir memleketiz vesselam. Eğlenmek için eğlence vergisi, çöp atmak için çöp vergisi, karanlıkta kalmamak için aydınlatma vergisi (şimdi bunlar çevre temizlik vergisi adı altında toplandı), araba sürebilmek için TRT katkı payı (bunu hiç anlamadım, benzin ya da mazotu TRT mi getiriyor?) vs vs… Yakında osurabilmek için osuruk vergisi, burnunuzu karıştırabilmek için burun vergisi (çevre temizlik vergisine dahil edebilirler aslında :) ) zart zurt çıkarsa da şaşırmamak lazım. Hatta yürümek için “ayak bastı vergisi” de fena olmaz…

Arayan Mevlasını da Bulur Belasını da

Yapay Zeka (İngilizce kısaltması AI – Artificial Intelligence) günümüzün teknoloji dünyasının olmazsa olmazlarından. En basitinden en gelişmişine (yani robot) yapay zeka kullanılıyor. Elbette her teknolojik üründe kullanıldığını söyleyemeyiz, ancak yüksek oranda kullanılmaya başlandı.

Halen yapay zekanın sadece donanımsal ürünlerde kullanıldığını düşünüyorsanız, ciddi anlamda yanılıyorsunuz. Nitekim oyun dünyasının olmazsa olmazı yapay zeka, artık İnternet’te de boy gösteriyor. Bunun en iyi örneği ise arama motorlarıdır. Savaş bir türlü sonlanmıyor, her gün yapay zeka üzerine çalışan mühendisler, doğru bilgiyi çok daha hızlı kullanıcıya sunmaya çalışıyor. Arama motorları arasında bu rekabet, yeni bir alan da doğurdu: SEO (Search Engine Optimization – Arama Motoru Optimizasyonu). SEO sayesinde arama motorlarında üst sıralara çıkmak için çabalayan oldukça fazla İnternet sitesi var. Teknovole.com da bunlardan biri. Reklam bütçemiz olmadığı için en iyi reklamı arama motorlarında yapacağımızı düşünüyoruz. Teknovole.com’un SEO çalışmalarını ciddi bir tempoda sürdürüyoruz. Nitekim kuruluş tarihimiz olan 5 Mayıs’tan bugüne kadar Teknovole.com’a yüzde 73.31 oranla en fazla giriş arama motorlarından oldu (Google en başta).

Pay güzel olunca, isteyeni de çok oluyor. Google henüz piyasada yokken İnternet’in bir numaralı arama motorlarından biri AltaVista idi. Belki şimdiki nesil, bu sitenin adını bile duymadı. O dönemde Türkiye’de kullanamadığımız için gözden kaçan İnternet servis sağlayıcı AOL de ağır toptu. Google piyasaya çıktıktan sonra, eski çalışanları pastadan pay kapabilmek için Cuil’i çıkarttı. Ama yapay zekaları tam bir fiyaskoydu ve İnternet aleminde dalga konusu oldular. Sonrasında Microsoft geç kaldığını düşündü, önce Yahoo!’yu alıp arama motoru piyasasında yer edinmeye çalıştı. Başarılı olamayınca da bir süredir üzerinde çalıştıkları Bing ortaya çıktı. Henüz emekleme aşamasında olan Bing, ilginçtir ki şu anda Google’ın arama payını yüzde 2 oranında düşürmeyi başardı. Twitter mevcut arama motorundan mutlu olmayacak ki, yeni ve gelişmiş bir arama motoru için uzun zamandır çalışıyor. Dünyada bilgi varolduğu sürece, bunu en doğru ve en hızlı şekilde görüntüleme yarışı da devam edecek. İnternet kazan, arama motorları kepçe, ha babam de babam rekabet sürecek. Bundan kazanan kim olacak? Elbette İnternet kullanıcıları ve İnternet sitesi sahipleri. Nitekim düzgün bir SEO ile şu anda Google’a ücretsiz reklam verebiliyorsunuz :)


Ortaya Karışık 1: Temmuz ayında abonesi olduğum Turkcell’den Vodafone’a geçtim. 6 iş günü içinde geçişin tamamlanacağını söylediler, ama üçüncü gün gelen mesajla ertesi gününde Vodafone hattımı kullanmaya başladım. 50 TL’lik Cep Limitsiz paketine geçtim. 9 Ağustos 2009 tarihinde aynen şöyle bir SMS aldım: “09.08.2009 tarihi itibariyle Cep Limitsiz faturalı 50 TL paketinizden doğan 31935 sn limitinizin %80 kısmı kullanılmıştır.” Hemen 31935 saniyeyi 60’a bölerek dakikayı hesapladım çünkü kullandığım paket 750 dakika diğer hatlara ücretsiz arama sunuyor. Sonuç: 532.25 dakika. Hani 750’ydi? Aynı gün Vodafone’a İnternet üzerinden mesaj gönderdim. 10 Ağustos 2009 tarihinde halen cevap alamayınca, bu sefer Vodafone’dan 7000 ile ulaştığınız müşteri hizmetlerini aradım. Müşteri temsilcisine bağlanılacak kısmı 15 dakika aradım, sonunda buldum ve yaklaşık 20 dakika da müşteri temsilcisini bekledikten sonra konuşmayı başarabildim demeyi çok isterdim, ama olmadı. Tam sorunumu anlattım, cevap alıyordum ki “Vodafone’a 21 Temmuz’da geçmişsiniz, faturanızın kesim tarihi her ayın 15’i…” kısmını duyduktan sonra hat kesildi. Aslında buradan bir şey çıkarttım, ama beni 13 Ağustos’ta, 9 Ağustos’ta gönderdiğim mesaja istinaden arayan müşteri temsilcisinden duyduklarımla birleştiriyorum çünkü aynı şeyi düşünmüşüz: “Faturanızın kesim tarihi her ayın 15’idir. Siz 21 Temmuz’da Vodafone’a geçiş yapmışsınız. Dolayısıyla aradaki gün farkından dolayı ücretsiz görüşme hakkınızı tam olarak kullanamadınız. Ancak faturanız kesildikten sonra böyle bir sorunla bir daha karşılaşmayacaksınız, 750 dakika olan hakkınızı tam olarak kullanabileceksiniz. Aynı zamanda bu ay gerçekleşen kesinti nedeniyle 50 TL olan ödemeniz gereken tutardan da kesinti düşülecek.” Hemen bir hesap daha yaptım. 750 dakika günlük kaç dakika ediyor? 750/30=25 dakika. 21 Temmuz ile fatura dönemim olan 15’i arasında kaç gün var? Aslında bu tereddütlü… Çünkü 15 ile 21’i de sayacak mıyız belli değil. En kötü ihtimalleri hesaplayıp bu iki günü de saydığımda 8 x 25 dakika = 200 dakika. En başta hesapladığım 532.25 dakikaya 200 dakikayı ekliyorum 732.25 dakika ediyor, yine 750’ye ulaşmadı, üstelik en kötü ihtimalle… Neyse dedim, Vodafone’a 1 ay daha şans veriyorum. Bakalım gerçekten 750 dakikayı fatura dönemimden sonra kullanabilecek miyim? Henüz faturam gelmedi, o yüzden 50 TL’den kesinti olup olmadığını bilemiyorum. Bunu önümüzdeki hafta yazacağım.

Sezar’ın hakkı Sezar’a: Turkcell fiyat politikası nedeniyle oldukça fazla müşteri kaybediyor. Ancak hizmet kalitesini her zaman takdir etmişimdir. Nitekim müşteri hizmetlerine 3 dakika sonra bağlanabiliyorsunuz. Zamanında Superonline da böyle “En iyisi benim, benden iyisi yok, fiyatımı belirlerim, beğenen alır” modunda takılıyordu, şimdiki halini görüyorsunuz. Dayanamadılar, şirketi başkasına satmak zorunda kaldılar.

Ortaya Karışık 2: Sammyciğim öleli 1 hafta oldu (Sammy de kim? Burada). Garip… Bazen laminant parkede patilerinin tıkırtısı kulağımda yankılanıyor, bazen kokusu burnuma geliyor, bazen de ellerimde yumuşacık tüylerini hissediyorum. Halen şoktayım sanki… Yokluğuna alıştım da diyemiyorum, alışamadım da. Dün akşam salonun bir köşesinde laminant parkede pati izlerini gördüm. İçin bir tuhaf oldu. Dakikalarca o noktaya bakakaldım, varlığını gözümde canlandırdım. O pati izlerinin orada ayaktaydı sanki…

18 Yıllık Meleğimi Kaybettim

SammyAilemize katıldığında ilkokula henüz başlamıştım. Babam akşamları çok fazla dışarı çıkmayı seven bir insan değildir. 19 litrelik damacanalar o dönemlerde yoktu, genellikle 5 litrelik pet şişe suyu alıyorduk. Akşam su bitmişti, o saate daha ilkokula yeni başlayan ben ile benden 5 yaş büyük ağabeyimi markete göndermezlerdi (normal saatte bile göndermezlerdi, cadde üzerinde oturuyorduk, belki bilirsiniz Ankara Küçük Esat’ta Bülbül Deresi Caddesi). Babam gitti, suyu aldı geldi. “Yarın size bir sürprizim var,” dedi. Açıkçası bir köpek alacağını hiç düşünmemiştim çünkü o zamana kadar hiç böyle bir sohbet olmamıştı. Babamdan hikayeyi dinledik:

“İri kıyım bir adam, paltosunun içine siyah bir köpek koymuş, o da kafasını paltodan dışarı çıkartmış sağa sola bakıyor. Adama ısrar ettim, bana sat dedim o da sattı,” dedi. Adını ben koydum: Sammy. Nerden geldi aklıma bilmiyorum, ama rahmetli babaannem pembe dizileri (özellikle Yalan Rüzgarı) çok severdi. Herhalde orda bir karakter vardı ve adı Sam’di. Bana hep “Sam’e benziyorsun,” derdi. Benim de aklımda bu kalmış, “Sam erkek ismi, gelecek köpek dişi. Sammy yapsak olur herhalde” diye düşündüm. Adı Sammy oldu. Büyüdükten sonra birkaç kez yabancı televizyonlarda Sammy isminde bayanlar görmüştüm, ama ben tamamen tesadüfi bu ismi verdim.

İlk geldiği günü hatırlıyorum… Yanlış hatırlamıyorsam 1.5 aylıktı ve o dönemin parasıyla 1 milyon 400 bin liraya almıştık. Annem hayvanlarla, babam da kedilerle büyümüştü. Ama ben hiçbir şeyle büyümemiştim. Ailemizde hayvan sevgisi vardı, ama canlı canlı hiç kucağıma oturmamıştı ki! Geldiği zaman kucağıma oturttuklarında, kendimi geriye doğru çekmiş, korkmuştum. Dokunamadığımı hatırlıyorum…

Sonrasında pek çok hikaye ve macera var. İzmir Çeşme’de denize soktuğumuzda geriye doğru yüzüp kaçmaya çalışmasından tutun da, kızışma dönemlerinde oyuncaklarını yavru sanıp sahiplenerek yanlarına bizi yaklaştırmamasına kadar… Ama bunları bencillik yapıp paylaşmayacağım çünkü bu güzel anıların kendime kalmasını istiyorum. Bu yazıyı okuyan herhangi birinin “Amaaaan ne olmuş, it işte,” diyebileceği olasılığına karşılık, anıların bende “kirletilmemiş” bir şekilde kalması çok önemli. Sadece bir anımı anlatacağım…

Sammy yalamayı çok seven bir köpek değildi. En çok yaladığı, boğuştuğumuz zamanlarda kendini ayarlayamayıp elimi sert ısırır ve benim de “Kız ne yaptın, canım acıdı,” demem üzerine özür diler gibi ısırdığı yeri yalamasıdır. Onun haricinde yalama huyu yoktu. Sammy 4 yaşında kalp hastası olmuştu, o günden bu zamana kadar hep özel diyet mamalarla yaşadı. Bir kere de olsa çiftleştirmeyi istedik, ama birincisi hanımefendi çok seçiciydi, ikincisi de veterinerimize göre doğum sırasında masada kalma tehlikesi vardı. Kızışma dönemi çok sancılı geçmediğinden, biz de sesimizi çıkartmadık, çiftleştirmedik. Bu durumdan dolayı 10 yaşında memelerinde tümör oldu, ameliyat ile alınması gerekti. Sammy çok güçlü bir köpekti, öyle kolay kolay canının yandığı için inlemesini duyamazdınız. Yaşı ilerlemesine rağmen, ameliyatı yaptırdık ve son derecede hızlı bir şekilde iyileşti. Ameliyat sonrasında yatağına yatırdık, elimizle besledik. Kalmak istediğinde mani olmak için (dikişleri açılabilirdi), annem ve ben sırayla başında nöbet tuttuk. Benim nöbetlerimden birinde içim gelmiş, yatağının kenarına kafamı koyup uyuyakalmışım. Suratımda bir ıslaklık hissi ve dil hissediyorum. Bir gözümü açtım, Sammy suratımı yalıyor. Hayatımda ilk ve son kez suratımı orada yaladı. Bazen de elimi burnuyla itip yalıyordu. Şaşırmıştım çünkü Sammy yalamayı sevmeyen bir köpekti. Dili olup konuşamadığı için minnetini herhalde bu şekilde göstermişti.

Sammy’e 5 ay önce diş eti kanseri teşhisi koydular, ağzında bir yara karnıbahar şeklindeydi. Veterinerimizin söylediğine göre en fazla 7 ay yaşardı. Yemekten ve sudan kesildiği zaman ölümünü beklemeliydik. Ordaki düşüncemi hatırlıyorum: “Sammy yemekten kesilecek, hadi canım ordan!”. Her şey aklıma gelirdi de Sammy’nin yemeden içmeden kesileceği aklıma gelmezdi, o kadar düşkündü boğazına (kilo itibariyle sağlıklıydı, kilosunu kalp hastalığından dolayı sürekli kontrol altında tutmamız gerekiyordu).

Bundan iki gün önce yemeden içmeden kesildi. Dün gece de can havliyle inlemeye, bağırmaya başladı. Ben Sammy’den hiç böyle bir haykırış duymamıştım, çok güçlü bir köpekti. Annem suyla ağrı kesicisini karıştırıp içirmeye çalıştı, başarılı da oldu. Ama bugün sabaha karşı içtiği suyu kusmaya başladı. Arka ayakları tutmamaya başlamıştı. Dediğim gibi güçlü bir köpekti ve hayata sıkı sıkıya tutunmaya çalışıyordu. Yattığı yerden her kalkmaya çalıştığında içimizi parçalayan inleme sesini duyuyorduk. Artık yapacak bir şeyimiz kalmamıştı, ne kadar da karşı olsak da “uyutmaya” (halk arasında ötenazi) karar verdik.

Bugün öğlen saatlerinde hayatımın en zor araba sürüşünü gerçekleştirdim. Bir yandan içleri dağlayan haykırmaları ile Sammy’nin inlemeleri, bir yanda 4’lü ışığım yanmasına, sellektör atmama ve korna çalmama rağmen yoldan çekilmeyen insan müsvetteleri ve bir yandan da dönüşü olmayan bir yola çıktığımızın düşüncesi…

Önce Sammy’i bayılttılar, sonra genel anestezi durumuna geçirdiler. O sıralarda yanındaydım. Önce kafasını okşadım, sonra öptüm öptüm öptüm… Ölmeden öncede kulağına onu ne kadar çok sevdiğimi ve hayatım boyunca unutmayacağımı fısıldadım.

Bazı “çok bilenler”, köpek olan eve melek girmeyeceğini söyler ki haklıdırlar. Ama bu “çok bilenler”in hayvanları “mundar” olarak gördükleri için değil. Çünkü köpeğiniz bir melektir, evde melek fazlalığı yapmanın manası yoktur. Sammy benim küçük, tüyleri parıl parıl parlayan bir meleğimdi ve ben 18 yıl sonra meleğimi kaybettim.

Ah Canım Vah Canım!

Bu haberi İnternethaber sitesinde okudum. Yazının orjinali burada. Ben özetliyorum:

* Japonca’da Nippon olarak adlandırılan Japonya; Güneşin doğduğu ilk yer anlamına gelir.

* Bir çok küçük adadan oluşan bu ülkenin yüzölçümü toplam 377.835 km. Nerdeyse Türkiye’nin yarısı kadar olan bu ülkenin nüfusu ise Türkiye’nin 2 katı.

* Japonların yaş ortalaması ise 42,3.Türkiye’ de bu oran 27,3 olarak hesaplanmış (Genç ve işsiz bir nüfuzuz. Keşke bir de yöneticilerin yaşları için araştırma yapsalardı. Herhalde bu sefer tam tersi çıkardı)

* Japonlar eğitimi herşeyin üzerinde tutuyorlar. Bu ülkede lisede 7 öğrenciye 1 öğretmen, ilkokulda 2 öğrenciye 1 öğretmen, anaokulunda ise 1 öğrenciye 2 öğretmen düşmekte. (Bizde liselerde bir sınıfa 100 öğrenci düşer. Çok iyi hatırlıyorum, ağabeyim lisedeyken okula erken gidip “yer kapardı”. Ben bu açıdan biraz şanslıydım, Çankaya Atatürk Anadolu Lisesi’nde okudum)

* Dünyanın en pahalı şehirlerine sahip Japonya’da 1 dilim kavunun fiyatı 1 ABD doları. Ülke kurbağa bacağı ithalinde ise birinci sırada. (Bizde kavun karpuz, meyve sebze dünya standartlarına göre oldukça ucuz. Zaten ucuz olduğu içindir ki, yemediklerimizi ya da artıklarını piknik alanlarında bırakıyoruz. Pahalı olsa o kavunun kabuklarını bile öğütüp bir tarafımıza sürmez miyiz?)

* Türkiye’nin yüzölçümü olarak yarısı kadar olan ülkede toplam otoyol uzunluğu; 1.161.894 km. Ülkemizde ise bu rakam; 8.607. (Yorum yapmama gerek var mı? Hızlı trenlerini işin içine katmamışlar bir de)

* 127.333.002 nüfuslu Japonya’da günlük gazete satış oranı; 60 milyon civarında. Evet yanlış okumadınız günlük gazeteler 60 milyon satıyor. (60 milyonu nüfusa böylerseniz, kişi başına ortalama 0.47 gazete düşüyor. Yani yaklaşık iki kişiden biri gazete okuyor. Bizde de gazete çok okunur, özellikle iddaa eklerinin olduğu günler)

* Topraklarının %69′ unu ormanlık alanların oluşturduğu ülke topraklarında; aile tipi konutların büyüklüğü ortalama 42 metre kare , kiralık tipi konutlar ise 14 metre kare… 120 metre karelik daireleri küçük bulan Türk halkına duyurulur… (Minimalist bir yaşamı sevdikleri ortada. Dünya teknoloji devi, ama 42 metrekare evde yaşıyor. İstese 300 metrekare katlanabilir ev yapar, tüm dünya da ağzı açık bakar. Ama uzayda gereğinden fazla hacim kaplamak niye?)

* Japonya’da internet kullanıcısı tahmini 57,2 milyon olarak tahmin ediliyor. Türkiye’de ise bu rakam; 4,9 milyon. (Türk Telekom sana duyurulur… Ayrıca şu gazete satış rakamları ile ilgili olarak bu maddeyi de bağlayabiliriz. Bizler “Aman ya ne gerek var, İnternet üzerinde beleşe gazete okuyoruz zaten” demiyor muyuz? Zaten İnternet’i gazete okuma, MSN’e girme ve bahis oynama alanı yapmadık mı çoktan? Uyanın ey ahali!)

* Dünyanın en çok döviz rezervine sahip olan ülkede işsizlik oranı; yüzde 5,2. (Türkiye’deki işsizlik oranını tam olarak bir türlü bilemiyoruz. Neden? Çünkü yönetici İstatistik Kurumu’na diyor ki: Az göster kardeşim, rezil etme bizi. Eh o da devletin bir kurumu, devlet babayı dinlemeyecek de ne yapacak? Evlatlıktan reddederler mazallah adamı!)

Sağ Fare Tuşu Gerçek Olsa

Kim Biner ki?

Titanik gemisi hakkında bilgisi olmayan okuyucularıma bu adresi tavsiye edebilirim: Vikipedia – Titanik başlığı (Türkçe)

İhtişamın aynı olacağını söylemişler… Açıkçası bileti bedava verseler, içerdeki harcamalarıma para almasalar vs vs… yine de bu yolculuğa çıkacağımı sanmıyorum. Nedeni basit: “Tarih tekerrürden (mi) ibarettir” lafının yolculuk boyunca kulağımda çınlamasını istemiyorum :)