Arşiv: 'Teknovole.com'

Teknovole.com Ekibi 2009′un En İyilerini Seçti

Detaylı bilgi ve liste için: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/2009un-en-iyileri/

Benim için 2009′un en iyileri:

En İyi Oyun: Modern Warfare 2
En İyi Program: SUPER
En İyi Online Servis: Fizy
En İyi Web Sitesi: Gamershell.com (Oyunlara dair ne arıyorsanız bu sitede)
En İyi İşletim Sistemi: Windows 7 (Apple MAC OSX Snow Leopard’ı kullanabilecek bir bilgisayarım olmadığı için kıyaslama dışındadır)
En İyi Teknolojik Ürün: O.R.B
En İyi Mobil Telefon: Apple iPhone 3G (Fazla söze gerek yok :))
Yılın Olayı: Beyaz Saray’ın açık kaynak içerik yönetim sistemi kullanması

Teknovole.com’dan Bayram Hediyesi

Bugün ilk kez haberim olmadan bir hediye verdiğimizi öğrendim :) Genellikle Teknovole.com’daki yarışmaları ben düzenliyorum, ama bugün yazı işlerimizinden sorumlu arkadaşımız Yılmaz Demirci’nin Teknovole.com’da hediye verdiğini gördüm :) Yarışma değil aslında, ama sonuçta hediye veriliyor ve üstelik 5 tane. Peki hediye ne? Herkesin yana yakıla aradığı Google Wave davetiyesi!

Biz Teknovole.com ekibi olarak kendi aramızda bir aile kurduk, özgün ve özgürce içerik paylaşıyoruz. Ama ailemizin büyümesi de en büyük arzumuz. Dolayısıyla sürekli, iyi ve kötü günde yanımızda olan okuyucularımıza oldukça fazla değer veriyoruz.

Üstelik bu hediyeyi aldıktan sonra Teknovole.com içeriğine de katkıda bulunabileceksiniz. Detayları öğrenmek için buraya tıklayınız.

Ürün Almadan Önce Kıyaslamak Lazım

Peki kıyaslamayı nasıl yapacağım? Oldukça basit, http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/karsilastirmakiyaslama-siteleri/ adresinde sizin için hazırladığım tam 15 siteyle bu işlemi kolayca yapabilirsiniz.

Biz Ne Yapmışız Yahu!

Uzun zamandır aklımdaydı bunu yapmak… Yazıp duruyoruz, ama okuyucular genellikle ana sayfa ile ilgilendiği için daha önceki yazılarımızı kaçırmış olabiliyor. Ben de “Ne büyük şeyler kaçırdığınızın farkında mısınız?” maksadıyla, bu istatistiği çıkartan küçük bir eklenti kullandım. Ancak göreceğiniz üzere, yazıların uzunluğunu km cinsinden belirtmiyordu, o kısımlarını ben ekledim. Şu ana kadar:

“Teknovole.com’un yayına başladığı 5 Mayıs 2009′dan bu yana toplam 950 yazıda 295,635 kelimelik ve 1,005 yorumda 62,645 kelimelik özgün ve özgür içerik yayınlanmıştır. 1 kelimenin 1 cm olduğunu varsayarsak, yazılarımızla toplam 2.95 km, yorumlarla toplam 0.62 km yol almışız. Özgün ve özgür içeriği seviyoruz :)”

Canlı istatistiğe ulaşmak için Teknovole.com‘un sağ üst sütunundaki “Teknovole İstatistik” bölümüne bakmanız yeterlidir. İyi eğlenceler :)

Diskeeper 2010′u İnceledim

Diskeeper’ı 8. versiyonundan bu yana oldukça beğenerek kullanıyorum, şu anda 14. versiyonuna ulaştı. En son versiyonu olan 2010′u sizler için kurucusu olduğum Teknovole.com’da inceledim. Diskeeper 2010 Professional Edition with HyperFast incelemesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Özgün içeriğin keyfini çıkartın :)

Call Of Duty 2: Modern Warfare 2 Döktürüyor

Oyunun detaylı incelemesini ve iki bölümden oluşan kısa videosunu kurucusu olduğum Teknovole.com’da yayınladım: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/oyun-budur-modern-warfare-2/

Oyunun “Campaign” modunu an itibariyle bitirmiş bulunuyorum. Bölümlerde takılan olursa, yukarıda adresini verdiğim Teknovole.com’daki yazıya yorum yaparsanız cevaplayabilirim. Şimdi yanıma “Special Ops” modu için 1 kişi arıyorum, solo takılasım yok :)

Web Tasarımcılarına Tavsiyeler

Bu köşe yazımı yazdıktan sonra belki de şu ana kadar aldığım e-postaların toplamından daha fazla e-posta aldım. Sorular hep aynıydı: “Tavsiyeleriniz nelerdir?”

Madem bu kadar ilgi var, bana e-posta gönderen okuyucularımıza da dediğim gibi bunu köşe yazısı olarak hazırlamaya karar verdim. Lafı fazla uzatmayacağım, 9 yıllık web tasarımcısı ve programcısı olarak adım adım tavsiyelerimi sıralıyorum. İsteyen dinler, isteyen sallamaz, keyif sizin:

1) Just relax, take it easy! Bu şarkıyı bilenler elbette vardır, Mika’nın efsanevi şarkılarından biri. Türkçesi kısaca “Sakin ol!” demek. Yaptığınız tasarımı mutlaka beğenmeler olacak, hatta işi abartıp “Bu ne biçim tasarım, kıçıma tuvalet kağıdı diye bile kullanmam” diyenler olacaktır. Sakin olun. Unutmayın, eleştirinin dozunu kaçıranlar gerçekte “kıskanç” insanlardır.

2) KISS… İngilizce’de “öpücük/öpmek” anlamına gelir, aklınızda böyle kalsın. Açılımı ise: Keep It Simple Stupid! Yani “Basit tut aptal!”. Bunun başka açılımları da var, ama ben bunu daha çok seviyorum :) (KIS: Keep it Simple (Basit tut), KISS: Keep It Short and Simple (Kısa ve basit tut)) Tasarımı mümkün olduğu kadar basit yapın, ama Einstein’ın dediği gibi “… çok da fazla basit değil”. Sektöre yönelik renkler ve sayfa tasarımı yapmaya özen gösterin.

3) Mutlaka profesyonel anlamda resim işleme programı kullanın ve kreatif bir yönünüz olsun. Sağdan soldan toplayacağınız resim ve fotoğraflar sizi bir yere kadar götürür, sonra rezil eder. Ben şahsen 10 yıldır Photoshop kullanıyorum. Siz ister Photoshop, ister Corel, isterseniz de başka bir şey kullanın. Ama mutlaka kullanın, basit resim işleme programları sizi yarı yolda bırakır.

4) JavaScript ile CSS’i birbiriyle “dostça” kullanabilirseniz, tasarım konusunda sırtınız biraz zor yere gelir. Günümüzde oldukça kolay kullanımlı JQuery ve Mootools gibi JavaScript kütüphaneleri bulunuyor. JavaScript’e alışınca CSS’i, CSS’e alışınca JavaScript’i es geçmeyin, üzülürsünüz.

5) Ücretsiz olan açık kaynak tasarımları “esin kaynağı” ya da “bir şeyler öğrenmek” için kullanın. Bu tasarımları alıp üzerinde modifiyelerle başkasına satarsanız, bir süre sonra foyanız ortaya çıkar, rezil olursunuz. Nitekim ben böylelerini rezil etmeye bayılıyorum :) Ama şöyle bir nokta var: Parayla satın aldığınız tasarımları sözleşme uyarınca dilediğiniz gibi kullanabilir ya da modifiye edebilirsiniz, bunda bir sakınca yok.

6) Esinlenmek ayrı bir şey araklamak ayrı bir şey. Başka yerde gördüğünüz tasarımlardan esinlenebilirsiniz, ama kopyasını yapmak etik değildir. Bu durum yüzük tasarımcılarından elbise tasarımcılarına (sosyetikler modacı diyor) kadar geçerli olan bir şeydir.

7) Sabırsız olmayın, mükemmelliği yakalamaya çalışın. “Amaaaan canım, şu sütunla aralarında 1 piksellik farklı renkte boşluk var, göz görmez zaten bunu” deyip geçiştirmeyin. “Para veren gözler” öyle bir görür ki, aklınız hayaliniz şaşar.

Bu tavsiyelerim, Web tasarımı konusunda bir noktaya gelmek isteyenler için. Açık kaynak olan ücretsiz tasarımları alıp sağa sola kitleyenlere değil. Onlar kitlemeye devam etsinler, gün gelip adları “üçkağıtçıya” çıkınca, bir daha bu sektörde iş yapamazlar. Nitekim sektör büyük gibi görünse de aslında çok küçük çünkü kaliteli iş yapanların sayısı az. Dolayısıyla hemen hemen herkes birbirini tanır, dünya küçük unutmayın.

Ortaya Karışık 1: 1 ay sonra askere gidiyorum, sizlerden ayrı kalacağım. Bu 1 ay süresince de Teknovole.com’da beni çok bulamayabilirsiniz, yazılarımı göremeyebilirsiniz. Malumunuz biraz dinlenmek ve fırsat bulabilirsem tatil yapmak istiyorum. Ama her hafta köşe yazılarımı düzenli olarak yazacağım.

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de ne kadar çok sevgi “böcüğü” varmış da haberim yokmuş. Geçen müzik kanallarından birinde gördüm. SMS gönderiyorsunuz, mesajınız çıkıyor. Mesajlar hep aynı: “Seni çok seviyorum bitanem/ay yüzlüm/ela gözlüm/bebeğim vs.” O zaman bu kadar kavga dövüşün nedeni ne?

Ortaya Karışık 3: Bu köşeden siyaset konuşmayacağıma yemin ettim, yeminimi bozmayacağım. Söylemek istediğim çok şey var aslında, ama yeri burası değil. Dünyada hiçbir ülke teröristlerle aynı masaya oturup barış anlaşması yapmaz. Bırakın devletleri, kabileler bile bu şekilde barışmaz (merak eden varsa alsın kitap okusun, görsün). Türkiye Cumhuriyeti, Muz Cumhuriyeti oldu da haberimiz mi yok? Toplumun her şeyden haberi var, siyasetçiler umarım bunun farkına varırlar. Muz Cumhuriyeti sandıkları ülkede, dikkat etsinler de muzun kabuğuna basıp ayakları kaymasın.

Ortaya Karışık 4: Dünya tek kişilik ekiplere doğru gidiyor. Takım oyunu pek kalmadı. Nerden çıkardım bunu şimdi? Günümüzde program sunucularının dahi kişisel blogları var ve düşüncelerini oradan dile getiriyorlar. Eskiden program yapılır, hep birlikte konuşulurdu. Herhalde halen sıkı sıkıya ekip olduklarını benimseyenler sadece bazı karikatüristler.

Ortaya Karışık 5: Yahu ne kadar çok uzman var Türkiye’de? Bilişim ve teknolojileri uzmanı, sosyal medya uzmanı, yaşam koçu (uzman pek hoş durmuyor, o yüzden koç diyorlar herhalde), zart uzmanı, zurt uzmanı. Yaptıkları işin ehliyetini, yani kapı gibi diplomasını alamayan herkes kendine bir şeyin uzmanı deyiveriyor. Bu kişilere uzmanlığı kim veriyor? Sağlık sektöründe durum farklı, uzmanlık için aşamalar var. Ben de diş uzmanıyım, çok fena diş çekerim :)

Ortaya Karışık 6: Michael Jackson öldü, özellikle yazmadım. Hem kendisini hem müziğini hem de yaptıklarını sevmediğim bir insan. Ayrıca sevenleri üzülmüşken, üzerlerine gitmek istemedim. Ama aradan zaman geçti, artık yazabilirim. Michael Jackson müziğin kralı falan değildir, bana göre Elvis Presley, Freddy Mercury ve Frank Sinatra müziğin kralıdır.

Yeni Arkadaşlarınız: Reklam Sülükleri

Bilgisayar mühendisiyim, öncesinde de hep teknoloji ile içli dışlı oldum. Teknolojiyi seviyorum, eşyalarımı paylaşabilirim ama bilgisayarımı asla. Ama bazen düşünüyorum da, bunun sonu acaba ne olacak? Bilim kurgu filmlerinde dünyayı bekleyen bir sona doğru ilerliyor muyuz?

Bu bahsedeceğim konunun dünyanın sonu ile bir ilgisi yok, sadece “farkındalık” yaratma peşindeyim. Bir süredir takip ettiğim bir sektör var: İnternet reklamcılığı. Bu sektörün ağırlıklı temsilcileri güzel vücutlu ve güzel yüzlü kadınlar ya da bu tarz fotolar koyan kimlik bunalımındaki veya para olsun da gerekirse bir tarafımı bile veririm diyen erkekler, çirkin kadınlar…

Reklam sülüklerinin bulunduğu başlıca yerler: Twitter, FriendFeed, Facebook ve StumbleUpon. Bu sülükler son derece yüzsüz ve ısrarcıdır. İşin ilginci, karşınızdaki insan olduğu için mesajlarınıza mantıklı cevaplar alırsınız, gerçekten arkadaşınız olduğunu zannedersiniz. Bir süre sonra bakarsınız, ilgi ve alakanızın dışında grup teklifleri, Web sayfası teklifleri ya da haberler gelmeye başlar. “Daha yeni tanıştık, ilgi alanlarımı bilmiyor” diye düşünürsünüz, ama aslında karşı tarafın ilgi alanınızla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu içeriklerin reklamını yapmak, bu reklama tıklayarak siteye gidenler üzerinden para almaktır tek amacı. Bu tarz linklerde, adres satırında şöyle bir şey görebilirsiniz: http://www.blabla.com/blabla.htm?referrer=facebook&person=caroline… Blabla.htm’den sonra ? işareti ile devam eden kısma programlama dilinde “Query String” diyoruz. “Referrer” ile siteye erişen kişinin nereden geldiğini, “person” ile de reklam sülüğünü tanımlıyor. Burada isim yerine sayı da olabilir, bu durumda veritabanındaki kayıtlarda bu sayı ile kişiyi eşleştirir. Böylece istatistik tutulmuş olur ve örneğin Caroline, siteye 5 kişi kazandırmışsa belki de 1 dolar kazanmış olur.

Dolayısıyla size gelen her arkadaşlık teklifine yanaşmayın. Bunların bir kısmı, ünlülerin isimlerini kullanarak da size ulaşabilir, aldanmayın. Belki de karşı taraftaki güzel kızımızın gönlü olsun diye tıkladığınız link, bilgisayarınızı format amcayla tanıştırabilir, haberiniz olsun. Demedi demeyin, çiğ et yemeyin.

Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz günlerde 90’ların seçkilerinden oluşan bir müzik CD’si aldım. Her dinlediğimde eskilere döndüm. 1984 doğumluyum ve 90’ları doya doya yaşadım. O zamanlara dönmek ister misiniz deseler, tereddütsüz evet derim. Neden mi?:

1. Terlerdik, toz yutardık, üstümüz başımız parçalanır veya kirlenirdi, ama top oynardık. Rüzgarı hissederdik, doğayı solurduk. 15 yıldır aynı yerde oturuyorum, bizim top oynadığımız yerler şu anda bomboş, 1 tane çocuk bile yok. Muhtemelen evde PES veya NBA Live oynuyorlardır.

2. 90’larda çocuklarda obezite sıkça görülen bir şey değildi. Çocuklar çok sık hasta olmazlardı. Çünkü başında saatlerce oturacakları bir şey yoktu. Şişman olanlar genelde çizgi film bağımlıları ya da çok çalışan öğrencilerdi. Çok sık hasta olunmazdı çünkü sokaktaki binbir mikroba karşı bünye sağlam olurdu.

3. RTÜK yerine aile terbiyesi vardı.

4. Müzik dinlenmek için dinlenirdi. Şimdiki gibi kelimelerin anlamlarını bilmemesine rağmen “Yabancı müzik” dinliyorum diye hava yapmak için değil (benzer konuda Yiğit’in yazısına buradan ulaşabilirsiniz).

5. Ace of Base, Coolio, MC Hammer, Metallica’nın Metallica olduğu, Iron Maiden’dan gençlik fışkırılan dönemlerdi. Hemen hemen herkes pek çok şarkıyı bilirdi. Şimdi müzik kanalını açtığımda aptala dönüyorum ki ciddi anlamda müzik manyağı biriyimdir.

6. Kadın memesi ve öpüşme gibi günümüzde normal sayılan şeyleri görmek için gece 12’den sonrasını beklemek gerekirdi. Çin Çin ve kırmızı noktalı filmlerden ötesi yoktu televizyonda. Şimdi müzik kanalındaki kliplere ya da Fashion TV’ye bakmanız yeterli.

7. Yeni çıkan şeyler büyük bir heyecanla karşılanırdı; alınan şeyler de… Sırasıyla Atari, Commodore 64 (C64) ve Amiga 500 Plus alındığı dönemlerde ne kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum. Şimdi çocuğa PlayStation 3 veriyorsunuz, Xbox 360 da isterim diyor.

8. Anlık mesajlaşma yerine anlık görüşmeler yapardık. Yüz yüze konuşurduk. Masa oyunları oynanırdı, favorim Gizli Hedef’ti. En kötü masa oyununda bile kafanızı çalıştırmanız gerekirdi. Şimdi bakıyorum Counter Strike ve türevleri için zerre kadar beyine ihtiyaç yok: Adam çıkınca vur, hepsi bu kadar. Belki de günümüz çocuklarının ve gençliğinin git gide salaklaşmaya başlamasının nedeni budur.

9. Bayramlarda şekerin yanında para da verilirdi. Şimdi bırakın parayı, çocuklar şekeri bile zor alıyorlar.

10. Üniversite mezununun bir karizması ve ağırlığı vardı. Şimdiki gibi belediyenin temizlikçi kadrosu için başvurmayı bırakın, üniversite mezunlarına kolay kolay iş beğendirilmezdi. İşverenler telefonlardan arayarak “Bizle çalış” derlerdi.

Ortaya Karışık 2: Malumunuz Fatih Terim Türk Milli Futbol Takımı’nı bıraktı. Türk Milli Futbol Takımı oyuncu bulmakta zorlanıyor, Türkleştirdiği oyuncuları kadrosuna almaya devam ediyor. Spor okulları ve bu konuda ciddi bir eğitim verilmediği sürece de Türk oyuncu bulamayacaklar. Eskiden her mahalle arasında top oynayan çocuklar vardı, futbol Brezilya’daki gibi sevilirdi. Ama ille de başarı istiyoruz diyorsanız, Türk Milli PES Takımı falan kurun, dünya şampiyonluğu gelebilir.

Ortaya Karışık 3: Özentilikten nefret ettiğimi bir önceki köşe yazımda “Ortaya Karışık 1”de belirtmiştim. 1 hafta sonra karşıma özenti devlet memuru çıktı. Haberi 18 Ekim 2009 Sözcü Gazetesi’nden aldım. Eğer Türkiye’nin muhtarı bu derece Amerika özentisi ise daha üst kademedekileri tahmin edemiyorum:

Kovboy Muhtar

Türk İnsanı ve Web Site Tasarımı

2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.

Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.

Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.

Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.

Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.

Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamaya odaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.

Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özelkısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.

Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.

Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.

Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)

Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…

Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.

Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)

Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).

Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)

Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)

Cloud Computing ve Platform Bağımsızlığı

Cloud Computing (yani “Bulut Hesaplama”, “Bulutsu İşlemcilik”) aslında yeni bir şey değil. Zaten uzun zamandır “adı konulmamış” bir şekilde uygulanan ancak yeni uygulamalarla yönünün biraz daha değiştiği ve adının konduğu bir olay.

Bu tarz köşe yazılarında okuyucuyu “teknik detaya” boğmayı sevmem, her türlü bilgi düzeyinden okuyucunun yazıdan faydalanmasını amaçlarım. Dolayısıyla bu konuya da çok da fazla teknik detaya girmeden, herkesin anlayabileceği şekilde değineceğim.

Cloud Computing, genel olarak gerekli işlemci gücünün ağ vasıtasıyla başka bir bilgisayarda karşılanmasıdır. Peki bu ne demek? En popüler uygulamaları ile açıklayayım:

(*) Video paylaşım sitesine bir video gönderdiniz. Video paylaşım sitesi bunu kendi formatına (genellikle FLV) çevirerek yayına sokar. Videonuzun FLV formatına çevrilmesi için sizin kendi bilgisayarınızda video çevirici bir yazılım kullanmanıza gerek yoktur.

(*) Google Docs, Windows Office Live ya da Zoho gibi servislerde İnternet üzerinden döküman, Excel dosyası vs. oluşturabilirsiniz. Bunları yapmak için ille de bilgisayarınızda bir ofis paketi olmak zorunda değildir.

Peki Cloud Computing’in işlemci gücü nedir? Aslında bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Nitekim işlemler “tek bir bilgisayarda” değil, “bilgisayar topluluğunda” gerçekleştiriliyor (bunlar genellikle sunucu tipindeki bilgisayarlar). Dolayısıyla bilgisayar topluluğunun toplam gücü ne kadarsa, aynı zamanda o andaki sistem yoğunluğu da gözetilerek bir işlemci gücüne sahipsiniz.

Cloud Computing, genellikle İnternet ya da diğer ağları kapsayan tabandadır. İnternet kısmı, İnternet uygulamaları dediğimiz şekilde gerçekleşir (örneğin video paylaşım siteleri). Diğer ağlardan örnek verecek olursak, ATM makinelerini gösterebiliriz. ATM makineleri İnternet üzerinden haberleşmezler. Siz bir ATM makinesinden para çektiğinizde, öncelikle isteğiniz merkezi bir sunucuya iletilir. Merkezi sunucu, sizin banka hesabınızdaki parayı kontrol eder. Şayet limitiniz karşılıyorsa işlemi gerçekleştirir ve parayı site verir. ATM makinesi kullanmak için, herhangi “şahsi” bir bilgisayara ihtiyacınız yoktur.

Şimdi biraz teknik detay… Bu tarz uygulamalar client-server (istemci-sunucu) mantığına göre çalışır. Ancak istemci-sunucu mantığının birden fazla modeli vardır. Örneğin “two-tier” (iki basamaklı) model, Cloud Computing değildir. Bu modelde, siz bilgisayarınızda yüklü olan bir uygulamayla sunucuyla iletişim kurarsınız. Bu konuda örnek MSN Messenger programının, bilgisayarınıza yüklenen versiyonu olabilir. MSN Messenger’a bağlanırken kullanıcı adınızı ve şifrenizi girersiniz. Bu kullanıcı adı ve şifre sunucudaki veritabanında kontrol edilir ve doğruysa giriş işlemi gerçekleştirilir. Bu Cloud Computing değildir çünkü platformdan bağımsız değildir. MSN Messenger programı sadece Windows işletim sisteminde çalışır (Apple Mac OS X ve Linux için başka programlar var ancak ben doğrudan MSN Messenger’ın kendisinden bahsediyorum). Ancak “three-tier” (üç basamaklı) sistem, Cloud Computing’in istemci-sunucu modelidir. Bu modelde uygulama, başka bir sunucu üzerinde tutulur ve aynı zamanda yine başka bir sunucuda da veritabanı vardır. Bu modele örnek, MSN Messenger’ın İnternet üzerinden kullanılan versiyonu gösterilebilir. İnternet’te kullandığınız MSN Messenger uygulaması, İnternet üzerinden başka bir bilgisayarda bulunur. Elbette bu uygulamaya erişmek için İnternet tarayıcınızın (Firefox, Internet Explorer, Opera, Safari vb.) olması gerekir ancak İnternet tarayıcısı platformdan bağımsızdır, nitekim bütün işletim sistemlerinde İnternet tarayıcı bulunabilir ve yüklenebilir. MSN Messenger’ın İnternet uygulamasına bağlanırken, kullanıcı adı ve şifreniz, başka bir sunucuda bulunan veritabanından kontrol edilir. Yani üç basamaklı sistemde, kullanıcı + uygulama sunucusu/bilgisayar + veritabanı sunucusu bulunur. Tıpkı ATM makinelerinde olduğu gibi.

Adobe (Air Teknolojisi – İnternet üzerinden uygulama yükleyip, masaüstünüzde kullanabilme), Microsoft (.Net Teknolojisi ve Azure), Sun (Open Cloud) ve Google (App Engine) şu anda bu işe en çok kafa yoran şirketlerin başında geliyor. Microsoft işi bir adım daha öteye götürerek, gelecek Windows işletim sistemlerinin İnternet üzerinden çalışmasını hedefliyor. Bu şekilde, nerede olursanız olun, Windows işletim sistemli kendi bilgisayarınızı kullanabileceksiniz (Remote desktop connection’a gerek kalmadan).

Geçtiğimiz Temmuz’da Ankara askerlik şubesine gittim. Bütün bilgisayarlarda Pardus 2007 yüklüydü. Oradaki memura, “Memnun musunuz Pardus’tan?” diye sordum. “Biz Pardus kullanmıyoruz esasında, bu çalışan program online çalışıyor, Pardus ile alakası yok” dedi. Dolayısıyla Cloud Computing Türkiye Cumhuriyeti’nde de kullanılmaya başlandı. Öncesinde, Windows işletim sisteminde çalışan bir program kullanıyorlardı. Elbette Cloud Computing, Linux gibi açık kaynak ve ücretsiz olan işletim sistemlerinin önünü açacaktır.

Tamam her şey iyi güzel de, “yan etkisi” yok mu? Elbette var… İnternet üzerinde hiçbir şey güvenli değildir, dolayısıyla güvenliği sağlamak için şirketlerin ciddi bir para kaynağı kullanması gerekiyor. Tabii kullanıcılar da bu durumdan sürekli tedirgin olabilirler: Acaba şirket gereken güvenlik önlemini aldı mı?

Köşe yazısı olarak haftaya bugün görüşemeyeceğiz çünkü Teknovole.com 20 Eylül 2009 saat 0:01 ile 23 Eylül 2009 saat 0:01 arasında bakıma girecek ve kapalı olacak. Aslında bu bakımı yılbaşında yapacaktık, ama “orantısız” şekilde büyümemiz devam ediyor :) (açıkçası bu kadar kısa bir zamanda bu kadar bir büyüme beklemiyorduk) İstatistikler göz önüne alındığında, yıl sonu hedeflerimize yaklaşık 3 ay öncesinden oldukça yaklaştık ve Ekim 2009’un başı itibariyle yıl sonu hedefimize ulaşacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla bakımı da biraz erkene çekmek zorunda kaldık. Teknovole.com’un benzersiz ve kaliteli içeriğinden mahrum kalmamanız için de, bakım işlemini bayram tatiline denk getirdik. Sırf siz değerli okuyucularımıza daha kaliteli bir site sunabilmek için bayram tatilinden feragat ettik. İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz…

Ortaya Karışık 1: Tam olarak eyaleti ve belediye başkanını hatırlamıyorum ancak bundan bir süre önce Amerika’da sel felaketi olmuş ve insanlar ölmüştü. Belediye başkanı ertesi gün görevinden istifa etti. Bu hafta aynısı Türkiye’de de yaşandı, ölenlerin yakınlarına sabır ve ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum. Peki bizim önlemlerimiz neler oldu? Ben Ankara’da yaşıyorum, dolayısıyla Ankara’daki önlemlerden bahsedeceğim. Birincisi metro girişlerine kum ve çakıldan oluşan çuvallarla “barikat” örüldü, Haber Türk gazetesine göre orta ve yaşlı olan vatandaşlarımız “darbe” olduğunu sanmışlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu ilk muhteşem (!) önlemi değil. Yaklaşık 2 yıl önce, yayaların Kızılay’daki alt geçitleri kullanması için, kaldırım kenarlarına betondan barikat dizmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı halen aynı kişi, zihniyetin değişmesini bekleyemezsiniz. Kızılay Atatürk Bulvarı’ndaki mazgallar, asfalta elli kere “yama” yapıldığı için asfalt ile tıkanmışlar. Büyükşehir Belediyesi işçilerini göndererek mazgalları açtırmaya başlamış. Aklınız nerdeydi? İlle birilerinin ölmesi mi lazım bu önlemleri almak için?

Ortaya Karışık 2: Hepsi tebrik ve yardım üzerine özellikle Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinden çok sayıda e-posta alıyorum. Kendilerine ilgileri için teşekkür ederim. Sizin tabirinizle “Can Abi”niz, size yardımcı olmaktan çok mutlu oluyor :) Bunu Teknovole.com’daki bu yazıdan ve kendi sitemde yazdığım bu yazıdan görebilirsiniz. Kısa bir süre sonra, özellikle yeni mezun veya öğrenci olan arkadaşlarımıza yönelik ikinci yazımızı Teknovole.com’da okuyabilirsiniz.

Ortaya Karışık 3: İnternet hızlandırıcı programlar, neden İnternet’i hızlandırmaz? Size “bilimsel” bir açıklama yapayım da, sağda solda gördüğünüz “İnternet’inizi hızlandırın” yazılarına kanmayın. İnternet üzerindeki işlemler “paketler” vasıtasıyla gerçekleşir. Bu paketlerin teknik detayına değinmeyeceğim, olayın özünü anlatacağım. 1 litrelik pet şişeyi bilgisayarınız, içine damlattığınız her su damlasını da paket olarak düşünün. 1 litrelik pet şişe, ancak 1 litrelik su alabilir değil mi? Evet… Peki siz 1 litrelik pet şişeyi, 1.10 litre yapabilir misiniz? Evet yapabilirsiniz… Nasıl mı? Isı yardımıyla pet şişeyi esnetirsiniz. Esnetme işlemi esnasında, pet şişenin kalınlığı incelir, hatta iyi ayarlayamazsanız yırtılma olur. Yırtılma olmadığını düşünün, bir güzel esnettiniz pet şişeyi. Şimdi içine 1.10 litre suyu damla damla koyuyorsunuz. Damlayan sular 1 litre ya da 1 litreyi biraz geçtiğinde, pet şişenin kalınlığı inceldiğinden şişe patlayacaktır. 10 damla damlattığınızda patlamaz, 100 damla damlattığınızda da patlamaz. Ama mutlaka bir süre sonra patlar. İnternet hızlandırdığını iddia eden programlar da böyledir. İlk başta “Vay lan harbiden hızlandı” zannedersiniz, ama İnternet kullanmaya başladığınızda bilgisayarınızda “paket boğulması” olur ve hiçbir yere giremezsiniz. Bu durumda ya bilgisayarınızı ya da ağ bağlantınızı yeniden başlatmanız gerekir. Bu da oldukça can sıkıcı bir durumdur. İnternet’i değil, İnternet tarayıcınızı optimize ederek, İnternet sayfalarının daha hızlı açılmasını sağlayan TuneUp’ın “Internet Optimization” aracından ise son derece memnunum. Detaylarını bu yazımdaki yorumlar kısmında bulabilirsiniz.

Ortaya Karışık 4: Call Of Duty Modern Warfare çıktığı zaman, bu oyunu oynayacak kapasitede bilgisayarım yoktu. Bu sene aldığım masaüstü bilgisayarımla “fiyat/performans” oranını yakalayarak, şu anda bütün oyunları oynayacak konfigürasyona sahip oldum (isteyen olursa yazarım). Önce Call Of Duty World at War (yani Call Of Duty 5) oynadım, şimdi de Call Of Duty Modern Warfare’i oynuyorum. Ben World at War’ı daha çok beğendim :) (hemen hemen herkes tam aksini düşünse de). Nedenlerine gelince: Modern Warfare’de silahlar su tabancası gibi, hiç tepme yapmıyor (“keleş” ve G3 hariç, bunları da kullanmak zorunda değilsiniz, bir yığın silah var), dolayısıyla adam vurmak oldukça kolay. CoD 5’te kol, bacak, ayak falan kopuyor, CoD 4’te bomba atsanız bile sağlam kalıyor. Tamam vahşet kötü bir şey, ama “akıllı” oynayan için de iyi bir şey. Savaşın ne biçim bir şey olduğunu irdeleyebilirsiniz. Ben her oynayışımda, “Çok kötü ya, hale bak” diyorum :) CoD 4 “modern” olduğu için silahlar da “modern” oluyor. Sniper bile birini indirmek için yeteneğe ihtiyacınız yok, mübarek makineli tüfek gibi adeta. Iskaladın mı? Sorun değil, şarjör birmemişte gözünüz mercekten ayrılmadan (yani elle kurulma yapmadan) adam vurmaya devam edebilirsiniz.

Ortaya Karışık 5: Bu hafta aynı zamanda Batman Arkham Asylum’u da oynama fırsatı buldum. Bilgisayar faresini seven bu oyunu bilgisayarda oynamasın ya da gitsin dandik bir bilgisayar faresi alıp oynasın. God Of War gibi tam bir “konsol” oyunu olmuş, dolayısıyla PC versiyonundan pek de zevk alamadım.