Arşiv: 'Teknoloji'

Teknovole.com Ekibi 2009′un En İyilerini Seçti

Detaylı bilgi ve liste için: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/2009un-en-iyileri/

Benim için 2009′un en iyileri:

En İyi Oyun: Modern Warfare 2
En İyi Program: SUPER
En İyi Online Servis: Fizy
En İyi Web Sitesi: Gamershell.com (Oyunlara dair ne arıyorsanız bu sitede)
En İyi İşletim Sistemi: Windows 7 (Apple MAC OSX Snow Leopard’ı kullanabilecek bir bilgisayarım olmadığı için kıyaslama dışındadır)
En İyi Teknolojik Ürün: O.R.B
En İyi Mobil Telefon: Apple iPhone 3G (Fazla söze gerek yok :) )
Yılın Olayı: Beyaz Saray’ın açık kaynak içerik yönetim sistemi kullanması

Nerde O Eski Bayramlar

Benim çocukluğumun bayramlarında, bilgisayar dediğimiz şey daha yeni yeni çıkmış, ama hiçbiri renkli ekranla sunulmayan ve dünya parası olan ürünlerdi. Dolayısıyla çok fazla kişide olmazdı, bu yüzden ortalığı Amiga ve Commodore 64 kasıp kavururdu. Ankara Atakule’nin en alt katındaki “DreamLand”in yerine alış-veriş merkezi yapılmamıştı henüz.

Sabah kalkar, bayramlıklarımızı giyer ve yollara dökülürdük. İlk başta büyükler ziyaret edildiğinden, onlarda yukarıda bahsettiğim ürünler olmazdı. Dolayısıyla saygıda kusur etmez, bir kenarda oturur, şeker, pasta, börek çörekle karınlarımızı bir güzel doyururduk. Karnımızı doyurmak bu noktada çok önemliydi, nedenini birazdan anlayacaksınız :)

Eğer bayramda cepleri güzel doldurmuşsak, o dönemde Ankara Tunalı Hilmi Caddesi’nin, Kennedy Caddesi ile birleştiği noktadan Karum tarafına doğru yürürken, bir bina altındaki Atari salonuna uğrar (Atari normalde bir markadır, ama o dönemde oyun oynanan yerlere Atari salonu denilirdi – bu salonun yerinde artık ucuza kıyafet satan, hemen yanında da balık yenilecek bir yer var. Ankara’yı bilenler nereden bahsettiğimi anlamışlardır), bir iki el Final Fight ‘ın ilk versiyonlarını oynardık ağabeyimle. O her zaman Haggar, ben de her zaman Cody karakterini seçerdim. Sonra birkaç el de Street Hoop oynardık. Eğer cepleri iyi doldurmuşsak bütün paramızı burada jetonlara harcamaz, birikim yapar, gelecek haftalarda Atakule’deki DreamLand’e gitmenin hayalini kurardık.
Final FightStreet HoopÇevremizde tek PC’si olan, babamın iş arkadaşı Bülent Genç ağabeyimizdi. Siyah beyaz ekranda 1-2 saat kadar Grand Prix Circuit oynardık. Karınlarımızı daha öncesinde doyurmuş olmamız çok büyük bir avantajdı çünkü başından kalkmamıza gerek kalmıyordu :) Ailelerimiz bize çok karışmazdı çünkü evler arasında 5 dakikalık yürüme mesafesi vardı. Bu yüzden geç kalma gibi bir sıkıntımız olmazdı.
Grand Prix CircuitEve döndüğümüzde küçük bir para hesabı yaptıktan sonra ağabeyimle zamanına göre Commodore 64 ya da sonrasında rahmetli babaannemin teşviğiyle satın aldığımız ikinci el Amiga 500 Plus ile oynamaya devam ederdik. Benim favori oyunlarımdan biri Sensible Soccer’dı. Şu ana kadar Ankara kapsamında oyunu oynadığım kimse beni yenememişti :) O dönemlerde joystick kullanılırdı. En pahalı joystick Apache marka olan, en ucuzları ise top şeklinde oyun kolu ve yanlarında iki düğmesi bulunanlardı. Benim en sevdiğim de bu top şeklinde oyun kolu bulunanlardı.
Sensible SoccerjoystickBayramın diğer günlerinde, başka aile arkadaşları bize gelirdi. Genellikle bizim yaşlarımızda çocukları olur ve bir güzel Amiga oynardık. Bir yandan kek, börek, çörek yer; bir yandan kolalarımızı içerken ebeveynlerimizin duymayacağı şekilde geğirme yarışması düzenler ve bir yandan da oyun oynardık. Hayatımın en güzel bayramları bu şekilde geçti.

Şimdiye gelirsek… Pek çok aile dostumuz ya taşındı ya da vefat etti. Artık bayramda pek de fazla gelen gidenimiz yok. Hatta o kadar ki, evlenen ağabeyim bile bayramda baba evine pek uğramıyor. 15 yıllık arkadaşım Barış Arslan, işi ve eşi gereği Kayseri’ye taşındı. Yaklaşık bir ay önce de oğlunun 2. yaşgününü kutladık. Şimdi çevreme bakıyorum da, ahhhh nerde o eski bayramlar? Bayram harçlığı alacağımız yerde veren konumuna girdik :) Bazen Barış, bayramda Kayseri’den annesinin yanına Ankara’ya geliyor ve eski günlerin hatırına PlayStation’da PES oynuyoruz, ama hiçbir şey çocukken olduğu kadar güzel olmuyor.

Bayramınız kutlu olsun…

AMD’den İlginç İddia

AMD’nin Dünya Pazarlama Başkan Yardımcısı Leslie Sobon’a göre, kullanıcılar dizüstü bilgisayarın işlemcisi ile ilgili değiller: “Dizüstü bilgisayar satın alacak olan kullanıcı önce nasıl göründüğüne, sonra da neler yapabildiğine bakıyor. 221 farklı mağazamızdan aldığımız bilgilere göre kutunun içindeki müşteriyi pek de ilgilendirmiyor. Bu yüzden artık işlemcilerden konuşmayı bırakıp, kullanımına ağırlık vermeye başladık”.

Sizce bu iddia doğru mu? Siz dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Bu yazının altındaki alandan yorum yaparak katkıda bulunabilirsiniz.

İşe Girmeden Önce Doğruları Söyleyin

Dizüstü Alacakların Beklemesine Gerek Yok

Dizüstü bilgisayarları çok sevmem, ama benim mesleğimi (bilgisayar mühendisi) yapan biri için de olmazsa olmazlardan. Bu yüzden her zaman sağlam bir masaüstü ve bunu destekleyen orta halli bir laptop kullanmayı tercih etmişimdir. Daha önce burada dizüstü mü yoksa masaüstü mü seçmeniz gerektiğini, burada ise dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğinden bahsetmiştim.

Yeni bir dizüstü bilgisayar alacaksanız (laptop), 2010 yılını beklemenizin pek de bir mantığı yok. Nitekim Intel’in son canavarı i7 işlemciler dizüstü bilgisayarlara girmeye başladı. Türkiye’ye gelişleri biraz geç olsa da, er ya da geç gelecekler. Benim tahminime göre yeni yıldan sonra i7 işlemcili dizüstü bilgisayarları yoğun olarak Türkiye’de de görmeye başlayacağız. Hal böyle olunca i7’ye göre 2 jenerasyon öncesinin, ama halen performans konusunda harikalar yaratan T9000 serili işlemcilere sahip dizüstü bilgisayarlar biraz ucuzlayacak. Ancak i7’ye göre 1 jenerasyon öncesinin P8600 ve P8000 serisinin diğer üyelerinde ciddi bir fiyat düşüşü beklemiyorum. Nitekim P serisi işlemciler piyasada yerini aldığında, T9000 serisi işlemcilerde ciddi bir fiyat düşüşü yaşanmadı (elbette fiyat düşüşü olacak, ama ben en fazla 100TL’ye kadar bir düşüş bekliyorum P8000 serisi işlemcilerde).

Peki gelecek olan (aslında birkaç markanın şu anda satılmakta olan i7 işlemcili dizüstü bilgisayarları var) Core i7 işlemcilerin özellikleri neler? Dizüstü bilgisayarlarda şu aşamada 3 model i7 işlemcinin bulunacağını belirten Intel yetkilileri, bütün i7 işlemcilerde çift kanal bellek kontrolü (dual channel memory controller), 1.333 MHz’ye kadar DDR3 bellek (işlemci ile bellek ne alaka diye düşünmeyin, i7 kullanmak için yeni anakartlara ihtiyaç var ve bu anakartlarda da DDR3 desteği bulunuyor), 16 PCI Express geçidi (lane), tekli çip çipseti, Turbo Boost modu ve düşük enerji tüketimi bulunduğunu belirtiyorlar. Turbo boost modu, bilgisayarınıza yük bindikçe frekansını arttıran bir özellik. Core i7’nin en düşük modeli olan i7-720QM’in varsayılan saat hızı (frekans) 1.6GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 2.8GHz’e kadar çıkartıyor. 6MB L3 önbelleğe (cache) sahip. 45W TDP gücü bulunuyor. Bir üst model olan i7-820QM’in varsayılan saat hızı (frekans) 1.73GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 3.06GHz’ye kadar çıkartıyor. 8MB L3 önbelleğe (cache) sahip ve i7-720QM’deki gibi 45W TDP gücü bulunuyor. Serinin en baba modeli ise i7-920XM… Varsayılan saat hızı (frekans) 2GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 3.2GHz’e kadar çıkartıyor. 8MB L3 önbelleğe (cache) sahip. Her çekirdek için 256KB’lık L2 önbellek (cache) bulunduruyor. 55W TDP gücüne sahip.


Yeni bir şey çıktığında eskilerin fıyatları düşer, değil mi? Bu sefer durum pek öyle değil. Nitekim Core i7-820QM işlemciye sahip Dell Precision M640 Covet dizüstü bilgisayarı inceleyen PCPro’nun sayfasından da görebileceğiniz üzere, ürünün fiyatı tam tamına 4.100 pound! (bu yazıyı hazırladığım sırada 10131.38 TL ediyordu, yani eski parayla 10 milyar 131 milyon). Core i7-920XM’in üretici fiyatı ise iyi bir dizüstü bilgisayar parası: 1000 tane sipariş verirseniz, her bir Core i7-920XM işlemcisi için dizüstü üreticisi olarak 969 pound ödemeniz gerekiyor (yazıyı hazırladığım sırada 2394.47 TL ediyordu, eski parayla 2 milyar 394 milyon). Daha bunun üzerine diğer bilgisayar birleşenleri ve dizüstü üreticisinin kârı eklendiğinde, ortaya çıkacak ürünün fiyatını siz düşünün. 2010’un başlarında mevcut 45nm’lik i7 işlemciler 32nm’ye düşecek. İlle de alacağım diyorsanız, i7 konusunda acele etmeyin.

i7 işlemciler ilk olarak Asus, Dell, HP ve Toshiba marka dizüstü bilgisayarlarda bulunacak.

Dolayısıyla eğer yeni bir dizüstü almayı düşünüyorsanız, i7’nin gelmesiyle T9000 ve P8000 serisinin fiyatlarında aman aman bir düşüş beklemeyin. Hatta piyasayı i7 işlemcili dizüstü bilgisayarlar sararsa ve fiyatlarından dolayı kimse yanlarına yaklaşamazsa, bit pazarına nur yağar haberiniz olsun.

Her yeni yılda vergilerin arttığını ve her halta zam geldiğini de unutmayın. Yeni yıl yeni umutlar demek derler, ama Türkiye’de yeni vergiler demek…

Robotik Teknoloji ve Yapay Zeka

Bunu söylediğimde bana “Bağnaz” diyenlerden tutun da “Ne biçim bilgisayar mühendisisin?” gibi daha bilgisayar mühendisliğinin ne olduğundan habersiz viranelerin laflarıyla muhatap oluyorum. Umarım bu köşe yazısında yazacaklarımı, sıkıntımı ve derdimi size anlatabilirim.

İnsanoğlu garip bir “yaratıktır”. Kusura bakmayın, ama kendi b.kumuzda boğulacak duruma gelsek, başkalarını suçlarız veya hep bir şey ararız. Yobazlar “Allah’ın işi, dinden imandan çıkarsanız böyle olur” der (17 Ağustos depreminde bu lafları duydunuz, yanlış mıyım?), hayvan düşmanları “Hayvanlar her yere işer sıçarsa böyle olur” der, kömünistler “Faşistler yaptı”; faşistler ise “Kömünistler yaptı” der. Yeşil Barış’ın üyeleri (Green Peace) kendilerini bir yerlere çiviler ya da bir gemiye çıkartma yaparlar. Akıllı olanlarsa “Kendimiz ettik, kendimiz bulduk” der, ama bu kişileri de ortalıkta fazla göremezsiniz, laflarını çok dillendirmezler, kendi alemlerinde yaşarlar. Engizisyon mahkemeleri kurulabilir her an, mazallah!
Biz her şeyin ucunda yaşamayı severiz. İçkiyi en uç noktasında içer dağıtırız, sigarayı uç noktasında içer ciğerlerimizi lastik top boyutuna getiririz, oyun oynamayı severiz ama sardırıp dünyadan irtibatımızı keseriz, müzik dinlerken kolumuzu jiletleriz, yıllarca araba hayali kurar alınca da hız yapmak matah bir şeymiş gibi ayağımızı gazdan çekmeyiz (sonra da bir bakarsınız kaza yapıp arabanın içinde sıkışmışız, “Yardıııııım” diye yalvarıyoruz), eğlenceyi ve ünü severiz ama paramız yetmez, bu sefer de zengin iş adamlarının kucaklarında gezeriz, teknolojiyi cep telefonundan ibaret zannederek her ay yeni bir cep telefonu alırız ve etrafımızdakilere “çok teknolojiğim” diye caka satarız, delikanlı ve harbi adam olmayı kravatsız takım elbise ve belimizdeki silah zannederiz vs vs… Liste uzun, anlayan anladı.

Böyle uç noktalarda işler yapan insanoğlu, yapay zeka ve robotik teknolojilerde de uç noktaya gidebilir. Yok “belleğin sırları”, yok “beyin dediğimiz şey” gibi artık öğğğkkk getiren konulara tekrar tekrar değinmeyeceğim (dergileri takip ederseniz, mutlaka 2 ayda bir birinde bu konuyu bulursunuz). Size sadece bir örnek vereceğim ve bu örneği de, kız görünce şeyini gerdiren Recep İvedik karakterini baş tacı yapan, kız görünce laf atmayı erkek olmaktan sayan toplumumuzun en sevdiği konudan vereceğim: Cinsellik.

Dünyadaki kadınların pek çoğunda şöyle bir sorun vardır: Erkek dürtüleri ve “isterikliği” ile kadınınki farklıdır. Pek çok kadın için ön sevişme çok önemliyken, erkek genelde 5 dakikada beşiktaş modunda takılır. Hal böyle olunca pek çok kadın cinsel yaşamında mutsuz. Bazı çok bilmişlerin iddia ettiği şeyin aksine, kadın “akıllı” bir canlıdır, karda yürür ayak izini belli etmez. Kurnazdır. Toplumda “erkek aldatır” gibi görünse de, iddia ediyorum kadınlar daha çok aldatıyor. Ama biz erkekler safız biraz, boynumuzda kocaman bir morlukla eve gideriz, soyunurken sırtımızdaki tırnak izlerinin farkında değilizdir vs vs.

Bu örnekten yola çıkarak, şöyle bir robot yapıldığını düşünün: Tamamen kadının istediği doğrultuda ön sevişme yapabiliyor, insan derisinin aynısı bir kaplaması var, cinsel organı tam tatmin düzeyinde, kadının o anki arzularını okuyarak yavaş ya da hızlı olabiliyor. Sizce kadınlar, ayı gibi sevişen ve tamamen kendini düşünen erkek “insan”ı mı seçer yoksa erkek “robotu” mu? Bence robotu seçer… Bu durumda ne olur hiç düşündünüz mü? Üstelik dilerse kadın bu robottan hamile de kalır. Günümüzde cinsiyeti bile belirlenen sperm üretimi ya da kullanımı yapılabiliyor. Eee erkek ne yapar bu durumda? Sperm bankalarında mastürbasyon yaparak sperm verir, başka da bir şey yapamaz. Kadın, hamile kalmak isterse dünyaya “erkek” getirmek ister mi sizce böyle bir durumda? Bence yine hayır… Peki erkeklik denen cinsiyet ne olur? Yok olur…

Umarım demek istediğim anlaşılmıştır. Robotik teknolojiler ve yapay zeka, oldukça özenli ve kontrol edilmesi gereken konulardır. İnsanoğlu uç noktaları sever, sonra robotlar kontrolü almasın! Benim fikirlerime en yakın film şu ana kadar iRobot (Ben Robot – http://www.sinema.com/film/5222/ben-robot) oldu, izlemediyseniz tavsiye ederim.

Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz hafta Kaspersky Internet Security 2010 (KIS 2010) deneme sürümünü bilgisayarıma kurdum. İtiraf ediyorum, Kaspersky Internet Security kullanıcısıyım. Ama belki daha tam “gelişmediğinden”, belki de canları böyle istediğinden olsa gerek, KIS 2010 bana cehennem azabı yaşattı. Winamp temam gitti, BSPlayer’ı kendi kendine yasakladı, SnagIt programı çalışmaz oldu, kendi kendine İnternet sitelerine erişimi engelledi ki bu özelliğinden dolayı Eset Smart Security’ye gıcık olurum. Tamam bütün bunlar ayarlanabiliyor, izin veriyorsunuz zart zurt. Zart zurt çünkü bunu ben yapabiliyorum, peki acemi kullanıcı ne yapacak? Teknolojiden soğutmayın kardeşim insanları! Sonuç: KIS 2009 lisansımı bir yıl daha uzattım, KIS 2010 kullanmayacağım.

Ortaya Karışık 2: Toplum olarak kokuşuyoruz, hem de çok fena… Bu kokuşmuşluğumuzun en güzel örneklerinden birini, Mavi Jeans’in “Burası İstanbul” reklamında görüyoruz. Empoze edilmeye çalışan şey, “İstediğinizi giyin” düşüncesi. Biz Ankara’dakiler şalvar falan giydiğimiz yok, ama olay “İstanbul” üzerinden dönüyor. Tabii bu aynı zamanda yurtdışında da mağazaları bulunan Mavi Jeans’in satış stratejisi. Nitekim yurtdışında pek çok insan İstanbul’u Türkiye’nin başkenti zanneder, Ankara’dan haberleri yoktur. Erkek olarak kıçınızın arasına kaçan, kız olarak da kıçınızdan düşen pantolon giymenizin hiçbir sorunu yok, özentilikte sınır tanımayalım yeter.

Ortaya Karışık 3: Şimdi kokuşmuşluğun “çocuk” ve “genç” versiyonuna geliyoruz. Malumunuz okullar açıldı. Biz de okuduk lise, biliyoruz neyin ne olduğunu. Annemizin karnından bu yaşta çıkmadık :) Ankara’da havalar soğudu, bazı günler haricinde üzerinize bir şey almadan gezemiyorsunuz. Hele sabahın köründe, hiç! Ağzınızdan duman çıkıyor! Böyle bir sabahta, liseli kızların eteklerinin bir karış, erkeklerin kafalarının jöle damlayan bir konumda olduğunu gördüm. Hem de öyle bir iki örnek değil, maaşallah hepsi birlik yapmış gibi 10 tanesinden 8’i böyleydi. Ben namus bekçisi değilim, 18 yaşından küçüklerin namusundan aileleri, 18 yaşından büyüklerin namusundan da kişinin kendisi sorumludur. Benim demek istediğim şu: İstersen hiç etek giyme, direkt külotla çık, umrumda bile değil. Ama unutma ki, bir taraflarını üşütürsen, bunun acısını ömrünün sonuna kadar çekersin. İstersen duştan çıkıp, havlu değdirmeden sırılsıklam saçlarla çık sokağa, umrumda değil. Ama unutma ki, o kafatasının içinde, seni hayvanlardan ayıran bir beyin var ki, üşütmeye pek gelmez.

Ortaya Karışık 4: Yeni moda yürürken cep telefonuyla müzik dinlemek. Ama kulaklıkla değil, doğrudan hoparlörlere verip de dinlemek. Genelde genç erkekler ve kızlar arasında moda. Bu görüntü, bizim zamanımızda Amerikan filmlerinde görmeye alıştığım zengi rapçileri hatırlatıyor. Onlar da omuzlarında müzik seti, öyle geziyordu. Bu bir suç mu? Değil… Ama bana göre son derece komik, “görmemişlik” göstergesi. Ben müziksiz yaşayamayan biriyim, şu anda bu yazıyı yazarken de müzik dinliyorum. Ama “ben” dinliyorum, üst veya alttaki komşularım melodilerime yoldaş olmuyor.

Ortaya Karışık 5: Hani birileri çıkıyor, “Efendim yasal MP3 kullanın, sanatçı kazansın daha güzel eserler yazsın” gibi tırışkadan laflar ediyor. Buyrun efendim, aşağıdaki ekran görüntüsüne iyiceeee sindire sindire bakın ve yazılanı okuyun lütfen. Ne mi oldu? Bilmem kaç GB’lık yasal MP3 arşivim helak oldu. Nedeni çok basit, format atmadan önce, yasal MP3’ler için gereken sertifikaların yedeğini almayı unuttum ve tekrar yasal MP3’lerimi aktifleştiremiyorum, “Daha önce aktifleştirildi” diyor. Peki ben ne yaptım? Dosya kurtarma programları ile sertifikaları mı kurtardım? Hayır hayır, para verdiğim şey için bu kadar uğraşmam (parayla rezil olmak bu olsa gerek)… Bu giden MP3’lerimin hepsini “yasal olmayan” yöntemlerle yeniden indirdim. Çıksın şimdi biri bana dava açsın da, mahkemede görüşelim…

lisansliMP3

Ortaya Karışık 6: Hep dediğim bir şey var: “Herkes bildiği işi yapsın”. 4 Ekim 2009 Habertürk gazetesi, sayfa 2. Twitter’ın kurucusu Evan Williams ile ilgili bir haber var. Haber şöyle başlıyor: “MESAJLAŞMA sitesi ‘Twitter’ın kurucusu…” Twitter mesajlaşma sitesiymiş de haberimiz yokmuş! Twitter micro blogtur, Türkçe karşılığı da mini İnternet günlüğü olarak çevrilebilir. Hiç olmadı “sosyal ağ” dersiniz, daha anlamlı olur. Twitter, MSN Messenger gibi bir şey değil ki “mesajlaşma” sitesi olsun! Artık bu haberi ekonomi muhabiri mi yazdı, kim yazdı belli değil. Tek bildiğimiz “Dış Haberler” olduğu. Bu haberi okuyan bir kullanıcı Twitter’ı MSN Messenger gibi bir şey zannedecek, girecek, ama öyle bir şey yok. Sonrasında da “Ben yapamadım, bak millet ne güzel mesajlaşıyor” diyerek kendini teknoloji özürlüsü zannedecek.

haberturkTwitter

Cloud Computing ve Platform Bağımsızlığı

Cloud Computing (yani “Bulut Hesaplama”, “Bulutsu İşlemcilik”) aslında yeni bir şey değil. Zaten uzun zamandır “adı konulmamış” bir şekilde uygulanan ancak yeni uygulamalarla yönünün biraz daha değiştiği ve adının konduğu bir olay.

Bu tarz köşe yazılarında okuyucuyu “teknik detaya” boğmayı sevmem, her türlü bilgi düzeyinden okuyucunun yazıdan faydalanmasını amaçlarım. Dolayısıyla bu konuya da çok da fazla teknik detaya girmeden, herkesin anlayabileceği şekilde değineceğim.

Cloud Computing, genel olarak gerekli işlemci gücünün ağ vasıtasıyla başka bir bilgisayarda karşılanmasıdır. Peki bu ne demek? En popüler uygulamaları ile açıklayayım:

(*) Video paylaşım sitesine bir video gönderdiniz. Video paylaşım sitesi bunu kendi formatına (genellikle FLV) çevirerek yayına sokar. Videonuzun FLV formatına çevrilmesi için sizin kendi bilgisayarınızda video çevirici bir yazılım kullanmanıza gerek yoktur.

(*) Google Docs, Windows Office Live ya da Zoho gibi servislerde İnternet üzerinden döküman, Excel dosyası vs. oluşturabilirsiniz. Bunları yapmak için ille de bilgisayarınızda bir ofis paketi olmak zorunda değildir.

Peki Cloud Computing’in işlemci gücü nedir? Aslında bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Nitekim işlemler “tek bir bilgisayarda” değil, “bilgisayar topluluğunda” gerçekleştiriliyor (bunlar genellikle sunucu tipindeki bilgisayarlar). Dolayısıyla bilgisayar topluluğunun toplam gücü ne kadarsa, aynı zamanda o andaki sistem yoğunluğu da gözetilerek bir işlemci gücüne sahipsiniz.

Cloud Computing, genellikle İnternet ya da diğer ağları kapsayan tabandadır. İnternet kısmı, İnternet uygulamaları dediğimiz şekilde gerçekleşir (örneğin video paylaşım siteleri). Diğer ağlardan örnek verecek olursak, ATM makinelerini gösterebiliriz. ATM makineleri İnternet üzerinden haberleşmezler. Siz bir ATM makinesinden para çektiğinizde, öncelikle isteğiniz merkezi bir sunucuya iletilir. Merkezi sunucu, sizin banka hesabınızdaki parayı kontrol eder. Şayet limitiniz karşılıyorsa işlemi gerçekleştirir ve parayı site verir. ATM makinesi kullanmak için, herhangi “şahsi” bir bilgisayara ihtiyacınız yoktur.

Şimdi biraz teknik detay… Bu tarz uygulamalar client-server (istemci-sunucu) mantığına göre çalışır. Ancak istemci-sunucu mantığının birden fazla modeli vardır. Örneğin “two-tier” (iki basamaklı) model, Cloud Computing değildir. Bu modelde, siz bilgisayarınızda yüklü olan bir uygulamayla sunucuyla iletişim kurarsınız. Bu konuda örnek MSN Messenger programının, bilgisayarınıza yüklenen versiyonu olabilir. MSN Messenger’a bağlanırken kullanıcı adınızı ve şifrenizi girersiniz. Bu kullanıcı adı ve şifre sunucudaki veritabanında kontrol edilir ve doğruysa giriş işlemi gerçekleştirilir. Bu Cloud Computing değildir çünkü platformdan bağımsız değildir. MSN Messenger programı sadece Windows işletim sisteminde çalışır (Apple Mac OS X ve Linux için başka programlar var ancak ben doğrudan MSN Messenger’ın kendisinden bahsediyorum). Ancak “three-tier” (üç basamaklı) sistem, Cloud Computing’in istemci-sunucu modelidir. Bu modelde uygulama, başka bir sunucu üzerinde tutulur ve aynı zamanda yine başka bir sunucuda da veritabanı vardır. Bu modele örnek, MSN Messenger’ın İnternet üzerinden kullanılan versiyonu gösterilebilir. İnternet’te kullandığınız MSN Messenger uygulaması, İnternet üzerinden başka bir bilgisayarda bulunur. Elbette bu uygulamaya erişmek için İnternet tarayıcınızın (Firefox, Internet Explorer, Opera, Safari vb.) olması gerekir ancak İnternet tarayıcısı platformdan bağımsızdır, nitekim bütün işletim sistemlerinde İnternet tarayıcı bulunabilir ve yüklenebilir. MSN Messenger’ın İnternet uygulamasına bağlanırken, kullanıcı adı ve şifreniz, başka bir sunucuda bulunan veritabanından kontrol edilir. Yani üç basamaklı sistemde, kullanıcı + uygulama sunucusu/bilgisayar + veritabanı sunucusu bulunur. Tıpkı ATM makinelerinde olduğu gibi.

Adobe (Air Teknolojisi – İnternet üzerinden uygulama yükleyip, masaüstünüzde kullanabilme), Microsoft (.Net Teknolojisi ve Azure), Sun (Open Cloud) ve Google (App Engine) şu anda bu işe en çok kafa yoran şirketlerin başında geliyor. Microsoft işi bir adım daha öteye götürerek, gelecek Windows işletim sistemlerinin İnternet üzerinden çalışmasını hedefliyor. Bu şekilde, nerede olursanız olun, Windows işletim sistemli kendi bilgisayarınızı kullanabileceksiniz (Remote desktop connection’a gerek kalmadan).

Geçtiğimiz Temmuz’da Ankara askerlik şubesine gittim. Bütün bilgisayarlarda Pardus 2007 yüklüydü. Oradaki memura, “Memnun musunuz Pardus’tan?” diye sordum. “Biz Pardus kullanmıyoruz esasında, bu çalışan program online çalışıyor, Pardus ile alakası yok” dedi. Dolayısıyla Cloud Computing Türkiye Cumhuriyeti’nde de kullanılmaya başlandı. Öncesinde, Windows işletim sisteminde çalışan bir program kullanıyorlardı. Elbette Cloud Computing, Linux gibi açık kaynak ve ücretsiz olan işletim sistemlerinin önünü açacaktır.

Tamam her şey iyi güzel de, “yan etkisi” yok mu? Elbette var… İnternet üzerinde hiçbir şey güvenli değildir, dolayısıyla güvenliği sağlamak için şirketlerin ciddi bir para kaynağı kullanması gerekiyor. Tabii kullanıcılar da bu durumdan sürekli tedirgin olabilirler: Acaba şirket gereken güvenlik önlemini aldı mı?

Köşe yazısı olarak haftaya bugün görüşemeyeceğiz çünkü Teknovole.com 20 Eylül 2009 saat 0:01 ile 23 Eylül 2009 saat 0:01 arasında bakıma girecek ve kapalı olacak. Aslında bu bakımı yılbaşında yapacaktık, ama “orantısız” şekilde büyümemiz devam ediyor :) (açıkçası bu kadar kısa bir zamanda bu kadar bir büyüme beklemiyorduk) İstatistikler göz önüne alındığında, yıl sonu hedeflerimize yaklaşık 3 ay öncesinden oldukça yaklaştık ve Ekim 2009’un başı itibariyle yıl sonu hedefimize ulaşacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla bakımı da biraz erkene çekmek zorunda kaldık. Teknovole.com’un benzersiz ve kaliteli içeriğinden mahrum kalmamanız için de, bakım işlemini bayram tatiline denk getirdik. Sırf siz değerli okuyucularımıza daha kaliteli bir site sunabilmek için bayram tatilinden feragat ettik. İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz…

Ortaya Karışık 1: Tam olarak eyaleti ve belediye başkanını hatırlamıyorum ancak bundan bir süre önce Amerika’da sel felaketi olmuş ve insanlar ölmüştü. Belediye başkanı ertesi gün görevinden istifa etti. Bu hafta aynısı Türkiye’de de yaşandı, ölenlerin yakınlarına sabır ve ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum. Peki bizim önlemlerimiz neler oldu? Ben Ankara’da yaşıyorum, dolayısıyla Ankara’daki önlemlerden bahsedeceğim. Birincisi metro girişlerine kum ve çakıldan oluşan çuvallarla “barikat” örüldü, Haber Türk gazetesine göre orta ve yaşlı olan vatandaşlarımız “darbe” olduğunu sanmışlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu ilk muhteşem (!) önlemi değil. Yaklaşık 2 yıl önce, yayaların Kızılay’daki alt geçitleri kullanması için, kaldırım kenarlarına betondan barikat dizmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı halen aynı kişi, zihniyetin değişmesini bekleyemezsiniz. Kızılay Atatürk Bulvarı’ndaki mazgallar, asfalta elli kere “yama” yapıldığı için asfalt ile tıkanmışlar. Büyükşehir Belediyesi işçilerini göndererek mazgalları açtırmaya başlamış. Aklınız nerdeydi? İlle birilerinin ölmesi mi lazım bu önlemleri almak için?

Ortaya Karışık 2: Hepsi tebrik ve yardım üzerine özellikle Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinden çok sayıda e-posta alıyorum. Kendilerine ilgileri için teşekkür ederim. Sizin tabirinizle “Can Abi”niz, size yardımcı olmaktan çok mutlu oluyor :) Bunu Teknovole.com’daki bu yazıdan ve kendi sitemde yazdığım bu yazıdan görebilirsiniz. Kısa bir süre sonra, özellikle yeni mezun veya öğrenci olan arkadaşlarımıza yönelik ikinci yazımızı Teknovole.com’da okuyabilirsiniz.

Ortaya Karışık 3: İnternet hızlandırıcı programlar, neden İnternet’i hızlandırmaz? Size “bilimsel” bir açıklama yapayım da, sağda solda gördüğünüz “İnternet’inizi hızlandırın” yazılarına kanmayın. İnternet üzerindeki işlemler “paketler” vasıtasıyla gerçekleşir. Bu paketlerin teknik detayına değinmeyeceğim, olayın özünü anlatacağım. 1 litrelik pet şişeyi bilgisayarınız, içine damlattığınız her su damlasını da paket olarak düşünün. 1 litrelik pet şişe, ancak 1 litrelik su alabilir değil mi? Evet… Peki siz 1 litrelik pet şişeyi, 1.10 litre yapabilir misiniz? Evet yapabilirsiniz… Nasıl mı? Isı yardımıyla pet şişeyi esnetirsiniz. Esnetme işlemi esnasında, pet şişenin kalınlığı incelir, hatta iyi ayarlayamazsanız yırtılma olur. Yırtılma olmadığını düşünün, bir güzel esnettiniz pet şişeyi. Şimdi içine 1.10 litre suyu damla damla koyuyorsunuz. Damlayan sular 1 litre ya da 1 litreyi biraz geçtiğinde, pet şişenin kalınlığı inceldiğinden şişe patlayacaktır. 10 damla damlattığınızda patlamaz, 100 damla damlattığınızda da patlamaz. Ama mutlaka bir süre sonra patlar. İnternet hızlandırdığını iddia eden programlar da böyledir. İlk başta “Vay lan harbiden hızlandı” zannedersiniz, ama İnternet kullanmaya başladığınızda bilgisayarınızda “paket boğulması” olur ve hiçbir yere giremezsiniz. Bu durumda ya bilgisayarınızı ya da ağ bağlantınızı yeniden başlatmanız gerekir. Bu da oldukça can sıkıcı bir durumdur. İnternet’i değil, İnternet tarayıcınızı optimize ederek, İnternet sayfalarının daha hızlı açılmasını sağlayan TuneUp’ın “Internet Optimization” aracından ise son derece memnunum. Detaylarını bu yazımdaki yorumlar kısmında bulabilirsiniz.

Ortaya Karışık 4: Call Of Duty Modern Warfare çıktığı zaman, bu oyunu oynayacak kapasitede bilgisayarım yoktu. Bu sene aldığım masaüstü bilgisayarımla “fiyat/performans” oranını yakalayarak, şu anda bütün oyunları oynayacak konfigürasyona sahip oldum (isteyen olursa yazarım). Önce Call Of Duty World at War (yani Call Of Duty 5) oynadım, şimdi de Call Of Duty Modern Warfare’i oynuyorum. Ben World at War’ı daha çok beğendim :) (hemen hemen herkes tam aksini düşünse de). Nedenlerine gelince: Modern Warfare’de silahlar su tabancası gibi, hiç tepme yapmıyor (“keleş” ve G3 hariç, bunları da kullanmak zorunda değilsiniz, bir yığın silah var), dolayısıyla adam vurmak oldukça kolay. CoD 5’te kol, bacak, ayak falan kopuyor, CoD 4’te bomba atsanız bile sağlam kalıyor. Tamam vahşet kötü bir şey, ama “akıllı” oynayan için de iyi bir şey. Savaşın ne biçim bir şey olduğunu irdeleyebilirsiniz. Ben her oynayışımda, “Çok kötü ya, hale bak” diyorum :) CoD 4 “modern” olduğu için silahlar da “modern” oluyor. Sniper bile birini indirmek için yeteneğe ihtiyacınız yok, mübarek makineli tüfek gibi adeta. Iskaladın mı? Sorun değil, şarjör birmemişte gözünüz mercekten ayrılmadan (yani elle kurulma yapmadan) adam vurmaya devam edebilirsiniz.

Ortaya Karışık 5: Bu hafta aynı zamanda Batman Arkham Asylum’u da oynama fırsatı buldum. Bilgisayar faresini seven bu oyunu bilgisayarda oynamasın ya da gitsin dandik bir bilgisayar faresi alıp oynasın. God Of War gibi tam bir “konsol” oyunu olmuş, dolayısıyla PC versiyonundan pek de zevk alamadım.

Linux, Windows’u Döver mi?

Bana sorulan yegane sorular arasında, “Linux gerçekten Windows’tan daha mı iyi?” yer alır. Elbette sorulan sorular bununla sınırlı değil, Hotmail şifresinin nasıl çalınacağından tutun da, yere düşüp merceği kırılan dijital fotoğraf makinesinin merceğinin nasıl tamir edilebileceğine kadar geniş bir soru yelpazem var :) Bu soruları bir gün derlemeyi düşünüyorum :)

Öncesinde kısa bir bilgi vereyim, elmayla armutu kıyaslıyor gibi düşünmeyin. Bir hafta önceki köşe yazımda yazdığım gibi, bilgisayar alemine PC’den önce Atari, Commodore 64 sonrasında Amiga 500 Plus üçlemesiyle başladım. PC’ye geçtiğimde Unix kullanıyordum, Windows 3.1′e şöyle bir gözucuyla baktım, Windows 95′in açılış ekranını gördüm, Windows 98 ile birlikte Windows alemine de katıldım. 98, ME, NT, 2000, XP, 2003, Vista derken, bayağı bir Windows kullanmaya başladım. O sıralarda Unix kullanmaya devam ediyordum. Linux kelimesi yeni yeni telaffuz edildiği sıralarda Debian ile alemlere daldım, öyle bir daldım ki, üniversite sınavı da bana daldı :) Allah’tan babamın “dalma” huyu yok, fiziksel olarak sağlam kaldım :) 3 yıl boyunca “aşırı” aktif olarak Debian gelişimine katıldım, üniversite 2. sınıftayken bir olay üzerine hem Debian’dan hem de aktif geliştirme yaşamından uzaklaştım. Konuyu hatırlatmayacağım ya da anlatmayacağım, bu durum Debian Topluluğu arasında bir şeydi, dolayısıyla kimsenin sırlarını ifşa edecek değilim. Ancak şunu söyleyebilirim: Bana göre fanatizm, ırkçılıktan farksızdır. Linux işletim sistemleri aynı kerneli kullanır, yani hepsi “aynı kanı” taşır. Dolayısıyla biri SuSE kullanıyor, öbürü Pardus kullanıyor, bir diğeri Mandriva kullanıyor diye kimse size birbirinize küfretme, birbirinizin gruplarınızı dağıtma, olayla ilgili olmayan karşı tarafın sülalesini olaya dahil etme hakkı vermez. O günden bu yana Linux üzerinde kendim için kodladığım hiçbir programımı dağıtmadım (paralı ya da parasız), hiçbir yamaladığım bugtan (hata) topluluğu haberdar etmedim. Hatta Ubuntu 6.06 ile birlikte Debian’dan ayrıldım. Bu olayların Debian Türkiye ile bir alakası yoktur, daha o zamanlar doğru düzgün Türkiye’de Debian kullanan bile yoktu.

Dolayısıyla işletim sistemlerinin ıcığını cıcığını biliyorum. Bu “pratik” bilgilerimin yanında, bilgisayar mühendisi olarak üniversitede işletim sistemleri ile ilgili “teorik” bilgiler de aldım. Bu yazacaklarıma itibar edip etmemek artık size kalmış :)

Şimdi gelelim esas konumuza: Linux, cidden Windows’u döver mi? Bu soruya kesin bir yanıt vermek çok zor çünkü “kullanıcı profiline” göre dövebilir ya da Windows’tan sağlam bir sopa yiyebilir. Dolayısıyla konuyu önce biraz “irdelemek”, sonuca “opsiyonlarla” gitmek daha mantıklı.

Linux kimler için?

• Araştırmayı seven ve özgür ruha sahip olanlar için.

• Linux’te video oynatmanız için gerekli olan codecler bile yüklü gelmez (bazı sürümlerde yüklü, Pardus 2009 gibi). Dolayısıyla kendinizin yüklemesi gerekir. Araştırmalısınız…

• Özgür olmasının nedeni, açık kaynaktır ve pek çok program da Linux gibi açık kaynak ya da bedava olarak gelir. Pek çoğunun paralı rakiplerinden eksik kalır bir yanı yoktur. Ancak bazıları da tam bir felakettir. İnsana “ucuz etin yahnisi” lafını hatırlatır. Dolayısıyla alışma ve kullanma sürecinde bir süre sıkıntı çekebilirsiniz.

• Program geliştiriciler ve gömülü sistemlerde çalışanlar için… Şayet Windows kodlaması yapmayacaksanız, programlama dilini atasını ve bana göre en sağlamını öğrenmek istiyorsanız (ki bu C/C++ ‘dır) Linux biçilmiş kaftandır. Ayrıca Linux’ün popüler arayüzlerinden Gnome ve KDE için C/C++ ile “arayüz”lü program yazmak, Microsoft’un MFC’sinden çok daha kolaydır (Linux’ün diğer arayüzlerinde program yazmadım, dolayısıyla bu konuda bir şey diyemeyeceğim).

• Orta ve ileri düzey kullanıcılar haricinde, yeni başlayanlar ve/veya bilgisayarı e-posta, İnternet sitelerinde gezinme ve anlık sohbet etmek amaçlı kullananlar için de biçilmiş kaftandır. Nitekim pek çok netbook Linux işletim sistemi ile gelir ve yeni başlayanlar için yapısal olarak daha kolaydır. Çünkü bilgisayarıma virüs girecek mi, yavaşlayacak mı gibi dertler ortadan kalkar.

• Hız sevenler için… Linux’te Windows’taki gibi kayıt defteri (registry) yoktur, dolayısıyla bir süre sonra şişme olacağı için yavaşlama derdi olmaz. Geneli Perl scriptler ve C/C++ ile kodlanmıştır. Bu programlama dili tarihin en hızlı programlama dillerindendir. Şu anda mevcut popüler dillerin hiçbiri bu programlama dilleri kadar hızlı değildir (Delphi, Java, C#… Aksini iddia eden varsa, hodri meydan!). Bunlar Linux’ün hızlı olmasının belli başlı nedenleridir. Liste geniş aslında, ama hepsinden bahsedersem yazı çok uzar ve teknikleşir.

• Linux güvenlidir çünkü virüsler daha hızlı yayılmak için popüler işletim sistemlerine göre yazılır. Bununla birlikte Linux’teki hesap yönetimi sağlamdır, Vista’daki gibi hem can sıkıcı hem de boş değildir. Linux’te sistem dosyalarına erişmek için “süper kullanıcı” (superuser) olmanız gerekir.

• Bilinenin aksine Linux’te program yüklemek zor değildir. Dağıtıma göre değişiyor, ancak Ubuntu’da konsoldan apt-get, arayüzlü olarak Synaptic ile aynı Windows’taki gibi kolaylıkla program yükleyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken adını yazmanız ve yüklemeyi onaylamanız. Bazı ekstrem durumlarda programı derlemeniz gerekebiliyor, ama bu noktaya gelen insan da derlemeyi becerebilir. Nitekim yeni başlayan kullanıcıların program derlemesine gerek yok, gerekli olan bütün programları kolayca yükleyebilirler.

Windows kimler için?

• Armut piş ağzıma düşü sevenler için…

• Oyun oynayanlar için… Her ne kadar, Linux’te Windows programlarını çalıştıran Wine olsa da, Wine ekibini çalışmalarından dolayı ciddi anlamda tebrik etsem de, Wine oyunlara kesin çözüm değildir. Oyunların neredeyse tamamı Windows işletim sistemi için yaratılır. Konsolları dahil etmiyorum, bu durumda elmayla armutu kıyaslamak olur.

• Parası bol olanlar ya da warez içerik kullananlar için. Windows’ta ücretsiz programlar var ancak büyük bir kısmı sizi takip ediyor. Temizleri de yok değil, haklarını yemeyelim şimdi. Windows’un kendisi paralı olduğu için, program geliştiriciler “Microsoft’a var da bize yok mu?” mantığıyla öyle ciddi anlamda ücretsiz bir program piyasaya sürmek istemezler. Sürenler de şirketlerinin promosyonunu yapmak istediği için bu şekilde programlar sunarlar. Programlama dili cephesinden baktığımızda, C# için yazılmış kütüphanelerin pek çoğu ücretlidir, ama Java ve PHP için ücretsiz olan, ama ciddi anlamda çok önemli olan kütüphaneler bulunur. Açık kaynak böyle bir şeydir işte. Dolayısıyla genel çerçeveden bakınca, Windows’ta kullanacağınız programlara para ödersiniz. Ödemek istemiyorsanız da Warez içerik kullanırsınız (yani crack, serial, keygen). Ama bu bilgisayarınızın “öpülmesine” neden olabilir, nitekim bu şekildeki içeriklerin çoğu sisteminize virüs veya zararlı yazılım bulaştırır. Hele çok ilginç bir örnek var: Antivirüs yazılımını warez kullanma :) Yahu eklediğiniz şeylerin zararlı olabileceği ve antivirüs programının bu zararlıyı görmezden gelmesi için modifiye edeceği aklınıza hiç geçmiyor mu?

• Medya dosyaları ile uğraşanlar için… Aslında bunun için biçilmiş kaftan Apple’dır, ancak neden Apple kullanmayacağımı aşağıdaki “Ortaya Karışık”larda anlattım. Dolayısıyla eğer Apple’ınız yoksa, ikinci en iyi seçenek Windows’tur.

• Programlama yapmak için… Her ne kadar Linux’te Mono projesi ile C# kodları çalıştırılabiliyor olsa da, verim açısından pek de memnun kaldığımı söyleyemem. Dolayısıyla C#’ın yeri Windows’tur. Ama C#’ta kod yazmak için uzman olmaya gerek yoktur, bugün ilkokul çocuğuna anlatın, Visual Studio ile o da C# kodu yazar. C# biliyorum diye böbürlenmenizin pek de bir itibarı yok. Hele hele de bu işin okulunu okuyan, ama C# bildiği için kendini programcı zannedenlere üzülmüyorum değil. Mezun olduklarında Microsoft’un kendilerine kucak açacağını ya da işverenlerin C# bildiği için onlara “mühendis” maaşı ödeyeceğini zannediyorlar herhalde. C#’ta Windows Sistem Programlaması yapıyorsanız sözüm yok. Ama daha .dll’nin ne olduğunu bilmeyip de ortalıkta C# programcısıyım diye geçinenlerin sayısı oldukça fazla.

Evet genel olarak bunları söyleyebilirim. Aslında listeyi uzatmak mümkün, ama yazının çok da fazla uzun olmasını istemiyorum. Herkes tarafından önemli olan noktalara değindim.

Bununla birlikte Linux fanatiklerinin genelde söylediği bir şey vardır: “Microsoft yama uzmanıdır”. Evet bu doğru, ama Linux için de doğru. Şu anda Ubuntu 9.04 kullanıyorum ve en az haftada bir güncelleme istiyor. Bu ne Linux’ün ne Windows’un ne de Mac OS X’in kabahatidir. Yazılım dünyası böyledir, “sanallıklar” bir anda “fiziksel” dünya ile buluşunca, aklınıza gelmeyen sorunlarla karşılaşabilirsiniz. O yüzden başkalarının işletim sistemi için atıp tutmayın.

Sonuç… Her işletim sisteminin artıları ve eksileri vardır, siz kullanım alışkanlığınıza göre maddi konuyu da düşünerek hangisinin iyi olduğuna karar vermeniz gerekir. Ama genel olarak hiçbir işletim sistemi birbirini dövemez, her birinin güçlü olduğu noktalar vardır, tıpkı “yumuşak karınları” olduğu gibi…

Gelecek hafta “Cloud Computing”ten bahsedeceğim. Gelişmesi durumunda neden çok da fazla işletim sisteminin öneminin kalmayacağını anlatacağım. Köşe yazısı olarak haftaya görüşmek üzere…

Ortaya Karışık 1: Daha önce bu köşe yazımda yazdığım gibi Turkcell’den Vodafone’a geçtiğimi anlatmıştım. Geçiş sürecim fatura dönemini tam olarak kapsamadığı için neden sınırsız olan süreden tam olarak faydalanamadığımı, ama Vodafone’dan söylenene göre faturamı da “eksik” ödeyeceğimi anlatmıştım. Dedikleri doğru, gelen faturam 50 TL değildi (50 TL’lik sınırsız paketini kullanıyorum).

Ortaya Karışık 2: “American Idol”den (Amerika İdolü) sonra “Australian Idol” (Avusturya İdolü) de çıkmış. Türkiye’de de buna benzer yarışmalar var, hem de 10-15 yaşındaki çocukları alet edecek derecede. Geçenlerde düşündüm, benim idolüm kim acaba diye… Açıkçası bulamadım, çocukluğumda tuttuğum günlüklere baktım, orda da yazmıyor. Benim idolüm yok, acaba bende mi bir gariplik var?

Ortaya Karışık 3: Bu hafta ilk kez Gmail Video Sohbet’i denedim. Öncelikle küçük bir program yüklüyorsunuz ve sorunsuz çalışıyor. Fena değil, eğer video sohbet kullansam tercihlerimden biri olabilirdi. Bu arada Ubuntu 9.04′e webcamimi tanıtmak için bayağı bir uğraştım. Öyle ki, webcamin sensörüne göre bile çözümler var. Eğer UVC destekli (yani Universal Video Controller) bir webcaminiz varsa işler biraz daha kolaylaşıyor. Webcam’i tanıttım, bu sefer de renk ayarlarına geldi sıra. “Cheese”de kameradan kendimi görsem de, renk ayarı yapamadım. “Camorama”da kendimi göremedim. “XawTV” kullanarak renk ayarlarını yaptım, bu sefer de MSN Messenger klonu olan aMSN ile kameramda kendimi göremedim. Skype’ın Linux versiyonu ise bence “yapılmak için yapılmış”. Gmail Video Sohbet ise Linux destekli değil. Sonuç: Windows ile kameralı görüşme yaptım (kameram harici, Piranha Q-Type 5MP).

Ortaya Karışık 4: Arkadaşlarım sürekli arıyorlar: “Hangi operatörün 3G’si güzel?” Soruyu yanlış adama soruyorlar, ama Türkiye’de böyle bir şey var: Bilgisayar mühendisi olan her şeyi bilmek zorunda! Peki neden yanlış adama soruyorlar? 1- Hızı severim, 3G beni kesmez. E-postama bile bakacaksam kağnı hızında bakmak istemem. 2- Limitler bana göre değildir, evimde de limitsiz ADSL kullanıyorum. Mevcut 3G paketlerinin hepsi limitli. 3-Cep telefonu teknolojisini sevmem, ama kullanmaya mecburum. Ben de işime yarayacak en ucuz modeli aldım. Smartphone (akıllı telefon) kullanıyorum çünkü gerektiğinde e-postalarıma bakabilmeliyim. Bu doğrultuda ihtiyacıma göre en ucuz telefon HP IPAQ VoiceMessenger 514 ve ben de onu kullanıyorum. 3G desteği falan yok, ihtiyacım da yok. Arayan yüzümü görmek istiyorsa, bir zahmet kalksın gelsin ya da bir yerde buluşalım sohbet edelim. E-postalarıma bakacaksam, her taraf kablosuz İnternet alanı kaynıyor, girerim bir yere yemek yerken ya da bir şey içerken e-postalarıma bakarım.

Ortaya Karışık 5: Ben de neye olursa olsun “tema” seçme özürü var, kolay kolay beğenemiyorum. Windows’ta kullandığım Firefox İnternet tarayıcısında zorla bulduğum “Silvermel” temasını kullanıyorum ve çok memnunun. Linux’te de aynısını kullanıyordum, ama bir süre önce güncellenince adres çubuğu abidik gubidik görünmeye başladı. “Al başına belayı” dedim ve aynen de oldu, tema bulamadım :) Mevcut Firefox temalarının neredeyse yüzde 80′ine yakın bir kısmının ana rengi siyah, ben de İnternet tarayıcısında siyah rengi sevmem, içim kararıyor. Linux için bayağı bir tema denedim: Ambient Fox Xyan, Blu Canidae, Classic Compact, Nuvola FF, Phoenity Next, Proto, Stratini, Utopia FFSE White ve Walnut 2. Bazıları Linux’te sorun çıkarttı, bazılarının da şeklini ben beğenmedim. Sonunda gerek kompakt yapısı, gerekse de şeklini beğendiğim için Stratini’yi seçtim. Windows’ta halen Silvermel’i kullanıyorum.

Ortaya Karışık 6: Uzun zamandır Apple almayı düşünüyorum çünkü tam anlamıyla düzenli olarak kullanmadığım tek bilgisayar ve içindeki işletim sistemi bu. Sürekli fiyatları takip ediyorum, arada bir ucuzlama oluyor, ama 50 TL – 100 TL arası. Üstelik her şeyine de para ödüyorsunuz, yok kumandası çıkmaz şu kadar para, çantası olmaz bu kadar para… Günümüzde pek çok dizüstü bilgisayarın yanında hediye olarak harici fare verilir, Apple’da yok böyle bir şey. Ben de touchpad kullanmayı sevmiyorum. Faresine bakıyorum, kablolusu bile ateş pahası. Bu ne böyle yahu? Bilgisayar kullanacağız diye de Steve Jobs amcamızın cüzdanını pohpohlayacak değiliz ya! Apple Mac OS X de Unix tabanlı, şu anda kullandığım Ubuntu 9.04 de. Almıyorum kardeşim, vermeyeceğim o kadar para! Hayatın sırrını da verse, vermeyeceğim o parayı!

Ortaya Karışık 7: “Bir gün herkes o/bu/şu olacak” sloganının çok çiğnenmiş sakızdan daha laçka ve ağda gibi olduğu şu dönemde, bu sloganın en yakıştığı ve gerçeği tokat gibi yüzümüze vuran hali bence: “Bir gün herkes engelli olabilir!”. Bunu ben demiyorum, geçtiğimiz günlerde televizyonda izlediğim programda engelli bir vatandaşımız söyledi. 20 yaşına kadar hiçbir engeli yokmuş, geçirdiği trafik kazası sonrasında artık bacaklarını kullanamıyor. Bir gün siz de ben de engelli olabiliriz, elimizden geldiğince insanları ayırmamak, aynı dünya çatısı altında olduğumuzu bilmekte fayda var. Empati dediğimiz şey de bu noktada kendini gösteriyor. Empati yapamıyor musunuz? O zaman buyrun bu videoyu izleyin:

Windows 7’den Kurtulabilir Misiniz?

Hemen yazımın başında belirteyim: Kurtulamazsınız! Tabii bu sizin kullanım alışkanlıklarınıza göre değişir. Lakin “Bana dokunmayan ‘yılan’ 1000 yıl yaşasın” diyorsanız, siz Windows’un bağımlısı olmuşsunuz demektir. Dolayısıyla sizin kurtulma şansınız yok.

Bilgisayar kullanmaya Unix işletim sistemi ile başladım. Windows 3.1’e şöyle bir gözucuyla baktım. Esas ve “yoğun” bir şekilde Windows kullanmam 98 versiyonu ile başladı. Nitekim yazılım çözümü ürettiğim müşterilerin pek çoğu Windows işletim sistemine geçmeye başladı, buna bankacılık sistemleri de dahil. O zamanlar henüz bilgisayar mühendisi değildim, ama yazılım üretmeye devam ediyordum. Bunların bir kısmı “sevabına” yaptığım ücretsiz programlardı (mümkün olduğunca dağıtırdım, hatta iki programım Download.com’da da yer aldı), bir kısmı da ücretli programlardı. O dönemlerde yavaş yavaş İnternet olaylarına kaymaya başlamıştım ve Perl kullanarak CGI üzerinden İnternet programlaması yapıyordum. 1001link.com bana ait bir sitedir, Webarchives.org’tan 2000’li yıllardaki hallerine bakabilirsiniz (şu anda kapalı). Türkiye’nin en büyük e-kart bölümü bendeydi ve bu uygulamayı tamamen Perl ile CGI üzerinden yazmıştım (işte burada, ama çalışacağını zannetmiyorum). Dolayısıyla hem “üretici” hem de “kullanıcı” kesminde öyle boş mideden konuşan biri değilim. Taaa o dönemden bu zamana kadar hiçbir zaman “İşte benim işletim sistemim!” demedim, diyeceğimi de pek sanmıyorum. Benim için müşterilerin çok olduğu işletim sistemi önemlidir. Haaa derseniz kişisel olarak ne kullanıyorsun, Ubuntu Linux kullanıyorum, ama zamanında Debian’ın gelişiminde aldığım rolleri, bağlantıları ve topluluk üyeliklerimi artık korumuyorum. Bu detaylı bir konu, bir hafta sonraki “Linux Windows’u Döver mi?” başlıklı yazımda detaylarını anlatacağım. Ben bir Linuxçü değilim, Windows sever de değilim. İşime ne geliyorsa onu kullanırım. Futbol takımı tutar gibi işletim sistemi tutmak pek de tarzım değil, hele hele de bizim gibi bu işi “yaşam tarzı” ve hatta “meslek” olarak seçmiş kişiler için hiç değil! Tutana mani olmam, herkesin tuttuğu kendine demişler, iyi de demişler :) Bir tek sürekli Mac OS X kullanamadım, taksiti sevmediğim için peşin parayla Apple almak yemiyor henüz :)

Bütün bunları, “Canım sıkıldı, atıp tutasım geldi” diye yazmıyorum. Bir insanın yazdığı bir şeye güvenmek için öncelikle o insanın konu hakkında uzman olduğunu bilmek gerekir. Eh bunca bilginin üstüne bir de bilgisayar mühendisi olunca, artık dediğime inanır mısınız inanmaz mısınız orası site kalmış.


Windows 7’den kurtulamazsınız… “XP’den şaşmam, versiyon 6’yı aşmam” deseniz bile 7. versiyon, yani Windows 7 sizi kucaklamaya hazır. Geçtiğimiz günlerde i4i, Microsoft’a karşı açtığı XML teknolojisi davasını kazandı, Ofis paketi içinde yer alan Word sıkıntıya girdi. Microsoft da hemen hiddetlendi: “Bütün Ofis paketini çekeriz, babaları alırsınız sonra!”. Evet cidden de babaları alırız, yalan yok. Kendim açısından düşününce, müşteri isteği üzerine hazırladığım Access veritabanları buhar olup gider, uğraş dur sonra. Hani Uygur Türkleri’ne yaptığı soykırımdan dolayı Çin mallarına boykot çağrısı yapıldı da sallayan olmadı ya, aynı onun gibi bir durum bu. Windows ürünlerine bağlı bir dünyada, XP’den de vazgeçersiniz paşa paşa, 7’yi de kullanmaya başlarsınız. Hatta şimdiden Vista kurup denemelere başlayın, eliniz alışsın :) Hem kötü de değil kullandığım kadarıyla, Vista’dan çok daha iyi. 50 tane pencere açıp, içlerinden birisini başından tutup sallayınca, diğer 49’u görev çubuğuna küçülüyor (minimize). Fena değil yani, salla sallayabildiğini :) Canınız sıkılınca bu şekilde sallayıp sallayıp oyun da oynarsınız hem, eğlenceli olur :)

Ortaya Karışık 1: Ray Ban güneş gözlüğü markasında devdir (numaralı gözlüklerini sevmem) ve çok kalitelidir. Benim yıllar önce 10 dolara aldığım ve şimdi popüler olan, o dönemlerde “yumurta çerçeve” denilen gözlüğü yaklaşık 10 senedir kullanıyorum, bana mısın demedi. O dönemlerde Türkiye’de yoktu, şimdi el ayağa düştü o ayrı konu. Benim anlamadığım ise yeni çıkan aşağıdaki Ray Ban güneş gözlükleri. Buna o kadar para vermenize gerek yok, çok istiyorsanız size formülü söylüyorum: Oyuncakçıya gideceksiniz, orda plastik gözlükler var. Onlardan dilediğiniz rengi alın. Çocukken biz alırdık, dalga geçmiyorum, aynı çerçeve :) Sonra optikçiye gidin, güzelinden güneş gözlüğü camı taktırın. En kral camın çiftine 60-80 TL arasında para verirsiniz. Siz siz olun, aklınızı kullanın, Paris Hilton gibi salak olmayın :) Ya da çok paranız varsa ve harcayacak yer bulamıyorsanız, parayla poponuzu silebilirsiniz, en azından şanınız yürür :)
Paris Hilton ve Muhteşem (!) Gözlükleri

Ortaya Karışık 2: Yahu optimizasyon programlarına inanmıyorum, ama “Bu olur mu acaba, olursa haberini yaparım, bomba olur” diyerek hemen hemen hepsini deniyorum. En son Auslogics’in Internet Optimizasyon aracını denedim. Evet Speedtest.net’e göre ciddi anlamda hızlandırdı (4Mbit ADSL kullanıyorum, indirme hızım öncesinde 3.37, gönderme hızım 0.79’du. Auslogistics’ten sonra indirme 4.05, gönderme 0.84 oldu). Ama İnternet sitelerine girememeye başladım :) Ferrarisi olup da benzin koyacak parası yokmuşçasına ezik hissettim kendimi :) Internet Explorer 8, Mozilla Firefox 3.5.2 ve Opera 9.64’te ayrı ayrı denedim, sonuç aynı… Anında geri aldım sistemi, şimdi orta sınıf aile arabamla mutluyum :) Ben TuneUp Utilities 2009 + Diskeeper 2008 kombinasyonunu seviyorum.

Ortaya Karışık 3: Haberturk.com’un haberine göre Türkiye cepten ucuza konuşuyormuş (buyrun haber burada). Kime göre, neye göre ucuz? Aç tavuk – darı ambarı modunda mı yoksa buzlu badem – Cem Yılmaz modunda mı? (Cem Yılmaz’ın bu espirisini burada anlatamam, ama şovunu izleyen varsa ne demek istediğimi anladı). En yüksek ücreti Amerika ödüyormuş. Kaldırım işçisinin ayda 6.000 dolar maaş aldığını neden yazmadınız?

Ortaya Karışık 4: SEO (Search Engine Optimization – Arama Motoru Optimizasyonu) üzerine atıp tutan maaşallah çok bol. Aman efendim Valid CSS ve XHTML (kurallara uygun CSS ve XHTML) olmazsa Google sizi arka sıralarda indekslermiş de falan da filan da… Yahu bunu diyen adam Google’a baktı mı hiç kurallara uygun mu değil mi diye? Bakmadıysa XHTML için buraya tıklayın da bir görün uygun mu değil mi? (Google’da CSS bulunamadı: tıklayın görün) Ramazan’da davul diye böyle atıp tutanların işkembelerini kullanmak lazım.

Ortaya Karışık 5: Turizmciler yerli turisti pek sevmezler. Bu lafıma kızanlar, güneydeki lokantalarda neden Almanca ve İngilizce menü olduğunu, Türkçe menü olmadığını açıklasınlar hele bir. Siz sevmeyin, ama yabancıdan fazla parayı yerli turist harcıyor. Haber aşağıda, Habertürk gazetesinden alınma. Ama benim güzel bir çözümüm var. Beni sallamayanı ben de sallamıyorum, Güney’de bas bas paraları yapacağıma daha az parayla yurtdışında tatil yapıyorum (hoş bu yıl hiçbir yere gidemedim, malum ekonomi). “Yerli” turizmciler de benim açımdan avcunu yalıyor.

749, 3.4'ten büyük müdür küçük müdür?

Sonsuza Kadar “Bedava” Olmaz!

Özellikle Linux’ün kendine piyasada daha çok yer bulması, “beleş” kavramını gündeme daha çok getirir oldu. Aslında Linux ve diğer “açık kaynak” yazılımlar, “Ağaya beleş” mantığıyla çalışmıyor. GPL lisansı dediğimiz “Genel Kamu Lisansı”na sahipler. Bu lisansı detaylandırarak köşe yazımı GPL üzerine tamamlamak istemiyorum çünkü kafamdaki plan bu değil. Ancak kaynağı bol, merak eden girip buradan orjinal metne, buradan da “gayrıresmi” Türkçe çevirisine ulaşabilir (Türkçe çevirisi biraz eski).

Bedava iyi hoş, ama giderlerin mutlaka olduğunu unutmamak lazım. Şu anda Vikipedia ve daha pek çok benzer kuruluş “bağış” mantığına göre çalışıyor. Eğer bir araştırma olsaydı, Vikipedia’ya bağış yapan ülkeler arasında “en kısır ülkeler” sıralamasına mutlaka Türkiye de girerdi. Çünkü Türk insanı olarak beleşi çok seviyoruz. Üstelik sevdiğimiz beleş şeyleri de savunma gibi bir dürtümüz yok. Bunun en güzel örneğini tecrübeli olduğum bir iş dalıdan göstereceğim: Bilgisayar Dergiciliği. Benim aktif olarak yazarlık ve editörlük yaptığım dönemlerin başında, iyi dergiler ayda ortalama 160.000 satardı. Şu anda en çok satan CHIP dergisi 30 bin civarında satıyor ki, hemen hemen her ay “Dergi Şart!” yapışkanı ile raflarda boy gösteriyor. Diğer dergiler 15.000-10.000 civarında seyrediyor. Baskı bilgisayar dergiciliği öldü, bunun aksini iddia etmek imkansız. NTV Bilim gibi, popüler bilim yayını yaptıklarını iddia eden, ama neredeyse hemen hemen her konuya değinen dergilerin ise önü şu aşamada açık. Geçtiğimiz aylarda NTV Bilim’de “Bing” hakkında bir haber görünce açıkçası şaşırmadım değil. “Popüler”, “Bilim” ve “Bing” kelimelerini yan yana getirmek için şekilden şekle girdim, ama olmadı. Bing popüler bir arama motoru değil, sadece bilimsel metinleri arayan bir arama motoru hiç değil. İnternet’teki her bilgi artık bilimsel mi kabul ediliyor, orasını da anlamış değilim. Neyse… Peki baskı bilgisayar dergiciliğini bitiren faktörler nelerdir? Ben her zaman çuvaldızı kendine batırmayı tercih ederim, insan önce kendi hatasını görmeli, sonrasında gerçek bahaneler sunmalıdır. Siz eğer 3 ayda bir “Windows Sırları” kapağıyla piyasaya çıkarsanız, birinizde yazan yazı diğer ay üzerine biraz daha katılarak diğerinizde çıkarsa, hatta bazı aylar hemen hemen aynı dosya konularıyla piyasada boy göstermeye çalışırsanız, kusura bakmayın ama sonunuzu biraz da siz hazırlıyorsunuz demektir. DVD’ler bir dergiyi rezil de eder, vezir de eder. Şu anda Türkiye’de kotalı İnternet gibi bir olgu olmasa, siz 10 binleri bile zor görürsünüz, demedi demeyin. Çuvaldızı delip geçirdikten sonra, gerçek bahanelere dönersek: İnternet! Bilgi bedava! Ama yanıldığınız bir konu, İnternet’e bilginin ya da servisin hiçbir zaman bedava olmayacağıdır.

Google’ın hizmetleri çok güzel değil mi? Öyle bir e-posta kotası kaç yerde var? Chrome İnternet tarayıcısı performansta en hızlısına 3 kat fark atıyor. Gel gelelim, bir şeyi kaçırıyorsunuz: Google sizin bilgilerinizi topluyor! Yani Google İnternet üzerinde en çok neyin tutulduğunu, sizin en çok hangi aramalar yaptığınızı, e-postalarınıza en çok neler geldiğini vs. vs. hepsini biliyor. Bilmese size gelen e-posta metininin içindeki bir kelimeden Gmail’de reklam gösteremezdi değil mi? Demek ki e-postanızı tarıyor ve en uygun reklamı gösteriyor. Sadece taramakla mı kalıyor, bunları kaydediyor mu, kaydettiklerini satıyor mu, işte burası tam bir muallak! Ama bence “değirmenin suyu” başka şekilde dönmez. Hele ki değirmen damızlık olursa!

Diğer taraftan bedava hizmet ve servis veren pek çok yazılımcı da var. Bu örneklerin en çoğunu ve en güzellerini, Wordpress ya da Joomla! gibi açık kaynak içerik yönetim sistemlerine eklenti üretenlerde görebilirsiniz. “Süper” olarak tabir edebileceğiniz pek çok eklenti ücretsiz! Ama mutlaka bu eklentilerde şöyle bir buton görürsünüz: “Donation”. Genellikle PayPal kullanılarak yapılan bu “bağışlar”, yazılımcının hayatını devam ettirmesine, ücretsiz eklentisini geliştirmesini sürdürmesine yardımcı olur. Şayet bir noktada bıçak kemiğe dayanırsa, “Başlarım lan böyle işe” diyerek, eklentiyi geliştirmeyi durdurur, siz de bu durumda ya alternatiflerine kayarsınız ya da alternatifi yoksa ve sizin için çok önemliyse paşa paşa para verip yenisini yazdırırsınız.


Dünyada hiçbir şey sonsuza kadar bedava kalamaz, bu doğanın kendisine aykırı. Siz herhangi bir arslanın önüne yukardan ilahi bir güçle geyik eti düştüğünü gördünüz mü? Ben görmedim… Linux cephesinde bile durum böyledir. Arkasında “şirketsel” güç bulunduran Linux dağıtımları piyasada daha başarılıdır, buyrun size Ubuntu örneği… Arkasında Canonical Ltd. bulunuyor. Bir şirketin hiç gideri olmasa bile tuvaletten sonra bir tarafını silmek için tuvalet kağıdı gideri vardır. Telefon etmeyebilirsiniz, karanlıkta oturabilirsiniz, ısıtıcı ya da soğutucu kullanmayabilirsiniz, ama tuvaletinizi tutamazsınız. Şayet tuvalette taş ya da yaprak kullanma gibi bir çözümünüz varsa, bunun için de belli bir zamanınızı bir yerinizi yaralamayacak taş ve büyük yapraklar aramakla geçirirsiniz. Günümüzde zaman=paradır.

Sonuç… Bugün cebinizden 5 dolar çıkartıp bağış yapmadığınız ürünler, yarın bir gün size 5000 dolara mal olabilir, anlayışlı olmak lazım. Siz şu güne kadar sosyal sorumluluk projeleri haricinde hiç bedava iş yaptınız mı?

Bu hafta benim için çok hareketli geçti, o yüzden ortaya karışıklar fazla:

Ortaya Karışık 1: Cep telefonu en sevmediğim teknolojik cihazlardan biri, ama kullanmak zorundayım. Üstelik öyle sıradan bir model beni kurtarmıyor, nitekim sürekli “önemli” bir e-posta alma potansiyelim var. Hal böyle olunca akıllı telefon (smartphone) ya da PDA kullanmak gerekiyor ki, ben en ucuz ve fiyatına göre performansından son derece memnun kaldığım HP IPAQ 514 Voice Messenger akıllı telefonunu kullanıyorum. Bu telefonun bilgisayar ile iletişimini Microsoft tarafından geliştirilen ActiveSync programı gerçekleştiriyor. Ancak AvtiveSync’in Vista versiyonu bulunmuyor, onun yerine Windows Mobile Device Center (WMDC) diye bir şey var, ama olmaz olsun! Bu hafta telefonumu ilk kez Vista’da kullanmaya çalıştım. WMDC’yi sorunsuz yükledim, telefonu kablosuyla bilgisayara bağladım. O an bir pencere çıktı “Telefonunuzun başka bir bilgisayarla ilişkisi var, kaldırmanız gerekiyor”. İlişki deyince yanlış anlaşılmasın “relationship”in Türkçe karşılığı :) Evet haklı, telefonumu daha önce dizüstü bilgisayarımdaki Windows XP ile ActiveSync kullanarak senkronize ediyordum. Hemen “Bu ilişkiyi kaldırırsam, patlama olabilir, o yüzden ben en iyisi XP’deki ActiveSync ile devam edeyim” dedim ve çıkan pencereleri iptal ederek (Cancel) programdan çıktım. Gel gör ki, telefonumdaki bütün kişiler (contact) uçmuştu. Allahtan XP’de yedeğim vardı da, başım çok ağrımadı. Ama Vista’yı yapan zihniyetleri güzelce “gönülden” tekrar tekrar tebrik etmeyi unutmadım.

Ortaya Karışık 2: Baskı olan şeyleri severim, e-kitap yerine baskı kitap, e-dergi yerine de baskı dergiyi tercih ederim. İnternet üzerinden haber okumayı da pek sevmem. O yüzden aylık çıkan dergileri yakından takip ederim, ama müdavimliğim yok. Konusu hoşuma gideni alırım. Bu ay Forbes dergisi promosyon yapmış, iki kitap ve Auto Motor & Sport dergisiyle birlikte raflardaydı. “Nasıl Başardılar – 20 iyi fikir nasıl global şirketler haline geldi?” isimli verdikleri kitap dikkatimi çekti. Dergiyi aldım. Herkes tarafından bilinen, popüler markaların hikayelerini biliyordum, ama daha önce duymadığım markalar da vardı. Almaz olaydım! Ucuz diye, hediye veriyoruz diye de bir işin bu kadar cılkı çıkarılmaz ki! Kelime, harf, cümle hataları derya deniz! Bir sayfada en az 10 hata var ki, bunlar benim gıcıklık olsun diye ekstra özen gösterip tek tek bulduğum şeyler değil, bariz insanın gözüne çarpıyor. Hele ki kitabın 202. sayfasındaki Google hikayesinde bir bilgi var ki, yenir yutulur değil: “Microsoft kısa süre önce 44.6 milyara Yahoo!’yu satın aldı. Google ve Microsoft dünyanın en büyük teknoloji mühendisleri olmaya devam ediyor.” Microsoft Yahoo!’yu almış da haberimiz yok! Vay anasını sayın seyirciler! Teklif verilip alınamadığını biliyorduk, ama bak sen ya almış meğersem! Bu hata artık tercümede mi var yoksa orjinal halinde mi bilemiyorum. Ama bu kitabı basan Dinazor Yayıncılık, ciddi bir “dinazor”luk etmiş. Sizin yayınlamadan önce bilgileri kontrol eden, kitabı okuyan bir yayın kurulunuz yok mu kuzum? Ya da Forbes dergisi para piyasasının “güvenilir” kaynağıyken bir “dinazor”a hatalı yatırım mı yapmış?

Ortaya Karışık 3: Hepsiburada.com ile bundan yaklaşık 1 yıl önce papaz olduk. Almış olduğum çizim tableti bulunamadı, ben de paramı geri iade etmelerini talep ettim. Yaklaşık 5 ay sonra paramı alabildim, o da kredi kartımın bankasına göndermiş olduğum aynı tarihli faksa istinaden. Faksta böyle bir harcama yapmadığımı, ürünün gönderilmediğini ancak kredi kartımdan paranın çekildiğini ispatladım ve banka paramı geri verdi. O günden bu zamana kadar akıllanmamış olacağım ki, Hepsiburada.com’dan küçük ölçekli alış-verişlerime devam ettim. Piyasada aradığım şeylerin Hepsiburada.com’da olması, beni buradan ürün almaya iten şeylerin başında geliyor. Ancak son üç siparişimde dikkatimi bir konu çekti, değinmeden geçemeyeceğim. Vermiş olduğum siparişlerde, eğer bir ürün temin edilip, diğeri 2 gün içinde temin edilememişse, temin edileni kargo ile gönderdiler, diğerini beklemeye aldılar. Beklemeye aldıkları temin edildiğinde, hemen onu da kargoya verdiler. Üstelik ben bu işlemler için bir kere kargo parası ödedim, o da siparişimde. Bu güzel bir uygulama, devam etmesini temenni ederim. Bu arada paranızın iade edilmesini değil de hediye çeki şekline dönüştürülmesini isterseniz, hayat daha kolay oluyor :)

Ortaya Karışık 4: Biz nedense halka açık yerlerde yorum yapmayı, konuşmayı çok seven bir toplum değiliz. 300. yoruma hediye veriyoruz dedik, onda bile çok fazla talep gördüğümüzü söyleyemem. Ama biz her zaman Teknovole.com’a bir şekilde katılan okuyucularımıza sürpriz hediye vermeye devam edeceğiz. Herhalde bu çekingenlik, ilkokulda soruya yanlış cevap verince sınıftakilerin “Hahahahahaha salağa bak!” diyerek parmaklarını gözümüze doğru tutmasından kaynaklanıyor. Ancak bir şeyi “bilmemek” ya da sormak ayıp değildir. Bunun ayıp olmadığını bilen çoğu okuyucumuz bizim özel e-posta adreslerimize mesajlar gönderiyorlar. Bu mesajların pek çoğu, Teknovole.com’da yayınlanan yazılarla ilgili sorular. Verdiğim yanıt hep aynı: “Bu sorunuzu lütfen yazıya yorum şeklinde belirtin ki, vereceğimiz yanıtla belki de aynı konudan müzarip başka bir okuyucumuza da yardımcı olalım”. Bazı okuyucularımız bunu yapıyor, bazıları ise yapmıyor. Yapmayan sorusuna cevap alamıyor ve üzgünüm, ama e-posta yoluyla hiçbir zaman cevap alamayacak. Biz bilginin paylaştıkça artacağını düşünüyoruz, dolayısıyla Teknovole.com’da yayınlanan yazılara dair sorularınızı e-posta yoluyla cevaplamayacağız. Yorum şeklinde yazarsanız hem daha hızlı cevap alabilirsiniz hem de aynı soruyu soran başka bir okuyucumuza e-posta yoluyla cevap vereceğimiz süreyi Teknovole.com’a kullanacağımız için daha iyi bir içeriğe de ulaşmış olursunuz. Üstelik diğer okuyucumuz aynı soruya yanıt beklemek zorunda kalmaz, yorumdan cevabı anında görebilir.

Teknovole.com’u Kurduk!

9 yıla yaklaşan bilgisayar dergiciliği tecrübesiyle, uzun zamandan beri yapmayı planladığım işi sonunda hayata geçirebildik. Çoğul konuşuyorum çünkü bu işi tek başıma yapmam imkansızdı. Yayıncılık bir ekip işidir ve ancak bu işten keyif alanların yapabileceği bir meslektir. Şu anda ekibimizde bu işten keyif alan tam 6 bilgisayar mühendisiyiz. Bakın bu noktanın altını çizmek istiyorum: Bilgisayar Mühendisiyiz. Yani sadece İngilizce bilip, sağdan soldan araklama yazıları Türkçe’ye çevirip yayınlamıyoruz. Biz bu işin mutfağından geliyoruz, bilgi ve tecrübelerimizi sizinle paylaşıyoruz.

Teknovole.com ‘u ciddi anlamda takip etmenizi tavsiye ederim çünkü yayın yönetmeni ve kurucularından biri olmama rağmen Teknovole.com ‘da okuyacak bir şey bulabiliyorum; benim de ilgimi çeken yazılar oluyor.

Teknovole.com‘u anlatacak olursam… Bunun için Teknovole.com‘da “Hakkımızda” diye bir bölüm açtık. Oraya yazdıklarımızı, buraya aynen yapıştırıyorum:

Biz Kimiz?

Hakkımızda daha detaylı bilgiye bu sayfadan ulaşabilirsiniz. Ama özetlemek gerekirse, biz bu işin mutfağından çıktık: Hepimiz Bilgisayar Mühendisiyiz!

Ne Yapmaya Çalışıyoruz?

Amacımız bilişim ve teknolojiyi herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmak. Teknovole.com’da herkes kendine göre bir şeyler bulabilir. Soğuk yayıncılık anlayışından uzak kalarak, gerek okuyucularımızın gerekse de editörlerimizin karşılıklı olarak insan olduğumuzu unutmadan güzel diyaloglar kurarak sizin bilişim ve teknolojilerini sevmenizi; sadece kullanıcı cephesinde değil bir şeyler yapanlar tarafında da bulunmanızı amaçlıyoruz.

Neyi İddia Etmiyoruz?

Bizler edebi metin yazarları değiliz, Teknovole.com da edebi bir eser değil. Bilişim ve teknolojileri dünyasının yaygın dili İngilizce. Elimizden geldiğince bu terimleri Türkçeleştirmeye çalışıyoruz. Ancak bazen takıldığımız noktalar oluyor. Bu noktalarda da parantez içinde ne anlama geldiğini anlatmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla Teknovole.com’da saf bir Türkçe kullandığımızı iddia edemeyiz. Sürçü lisan ediyorsak affola.

Teknovole.com’un Farkı Nedir?

Bizler sürekli yabancı kaynakları takip ederek, yeni bir haber düşer düşmez “kopyala-Türkçeleştir-yapıştır” mantığı barındırmıyoruz. Elbette bu kaynakları takip etmemiz gerekiyor, nitekim bazı haberlerden başka türlü haberdar olmamız imkansız. Ancak bu haberleri olduğu gibi Türkçeleştirip sizlere sunmuyoruz. Kendimizden, bilgilerimizden ve tecrübelerimizden bir şeyler katarak haberi baştan yazıyoruz. Bununla birlikte sadece Teknovole.com’da bulacağınız özgün içerikler ve videolar hazırlıyoruz. Bunları yaparken mümkün olduğunca herkesin anlayacağı bir dilde, yalın ve kolay anlaşılabilir olmasına dikkat ediyoruz. Bizi rakiplerimizden ayıran en büyük özellik, editör kadromuzun bilişim ve teknolojilerinin mutfağından çıkmış olması, çünkü hepimiz bilgisayar mühendisiyiz. Şöyle düşünün: Ağrıyan dişinizi çekmesi için diş doktoruna mı gidersiniz yoksa kitaplarda okuduğu kadarıyla diş çekmeyi bilen komşunuza mı? Bilim adamlarının söylediklerine mi güvenirsiniz yoksa mahallenin delisinin mi? Seçim her zaman olduğu gibi siz değerli okuyucularımızın…

Teknovole.com’da Editör Olabilir Misiniz?

Kesinlikle evet! Ancak bazı şartlarımız var: Bilgisayar ya da Elektrik/Elektronik Mühendislerini kabul ediyoruz. Bununla birlikte dijital tasarım ya da 3B (3D’nin Türkçesi) üzerine yazı yazacaksanız ve/veya video hazırlayacaksanız bu koşulumuz bulunmuyor. Bilgiyi paylaşmayı sevmeli ve üreten tarafta olmayı amaç edinmeniz gerekiyor. Eğer kendinize güveniyorsanız, bizimle iletişime geçmeniz yeterli. Size en kısa sürede olumlu ya da olumsuz cevap vereceğimizden hiç şüpheniz olmasın.