Arşiv: 'Teknoloji'

Dizüstü Soğutucular İşe Yarar mı?

Evet işe yarar! Ama bir şartla: Dizüstü bilgisayarınızın altında havalandırma ızgarası varsa ve soğutucunun fanları bu ızgaralara denk geliyorsa… Ne demek şimdi bu? Gelin kanlı canlı bir örnekle açıklayalım:

Yeni bir dizüstü bilgisayar aldım ve önceki dizüstü bilgisayarımda kullandığım soğutucuyu kullanıyordum. Ancak işlemci, ekran kartı ve sabit diskimin sıcaklığının düşmediğini, aksine soğutucuyu çalıştırdığımda yükseldiğini farkettim. Soğutucu öyle dandik bir şey değildi, piyasadaki pahalı ve kaliteli ürünlerden biri: Cooler Master NPK-B006-GP Notebook Soğutucu. Özellikle alüminyum almıştım, malumunuz alüminyum ısıyı plastiğe göre daha iyi iletir.

İşte o anda, dizüstü bilgisayarımın altına bakarak, havalandırma ızgaralarının nerede olduğunu belirledim. Beklediğim gibi, fanların temas etmediği bir bölgedeydi:

Tamamen deneme amaçlı, dizüstü bilgisayarımı soğutucuya ters koydum (soğutucunun fanları, dizüstü bilgisayarımın havalandırma ızgaralarına tam denk geldi) ve sıcaklık değişimini izlemeye başladım. İşlemcinin 5-8 derece, ekran kartının 3-6 derece ve sabit diskimin 2-5 derece arasında soğuduğunu gördüm. İşin ilmi buydu: Fanlar, havalandırma ızgaralarına denk gelmeli!

Şimdi çok beğenerek aldığım soğutucumu satıp, tek ama büyük fanlı bir soğutucu almam gerekiyor.

Bilmeniz gereken önemli bilgiler:

  1. İsterseniz en pahalı ve kaliteli soğutucuyu alın, fanı eğer dizüstü bilgisayarınızdaki havalandırma ızgaralarına denk gelmiyorsa hiçbir anlamı yoktur.
  2. Ucuz ve plastik ürünlerden kaçının. Bende 3 fanlı plastik bir soğutucu daha var ve hiçbir işe yaramıyor.
  3. Ürün satın alırken, yorumlarda göreceğiniz üzere kimi ürünü yerlere göklere sığdıramazken, diğeri yerin dibine sokuyor. Nedeni tamamen dizüstü bilgisayarınızdaki havalandırma ızgaralarının yeri ile alakalıdır.
  4. Dizüstü bilgisayarınızın altında havalandırma ızgarası yoksa (bazı modellerde yana almışlar), soğutucu almanızın hiçbir anlamı yok, hiçbir işe yaramayacaktır.
  5. Izgara olayına çok takılmak istemiyorsanız, ama dizüstü bilgisayarınızın altında havalandırma ızgaraları varsa, tek ama büyük fanlı soğutucuları tercih edin.
  6. Fanın dönüş hızı önemlidir ancak ne kadar hızlı olursa o kadar gürültü yapacağını unutmayın. Ayrıca ızgaralara denk geldiği süre dönüş hızı düşük soğutucu bile iş görecektir.
  7. Hava akımı önemlidir (CFM diye geçer). Örneğin bu üründeki hava akımı oldukça tatminkar, ben de bundan almayı düşünüyorum.
  8. Sihir beklemeyin, işlemcinin gücüne göre sıcaklığı fazla olacaktır. Örneğin i7 işlemcili bir dizüstü bilgisayarın işlemci sıcaklığı, havalandırma ızgaralarını klimanın altında tutmadığınız sürede 50 dereceyi göremez.

Bu arada işlemcinizin sıcaklığını görmek için küçük, kullanışlı ve ücretsiz bir program olan Core Temp’i kullanabilirsiniz. 32-bit versiyonunu indirmek için buraya, 64-bit versiyonunu indirmek için de buraya tıklayınız.

Hayırlı Olsun: Kitap Okuma Zevki de Elektronikleşecek

Aslında elektronik kitabı (e-kitap, İngilizcesi e-book) sevmiyorum. Bizim sektörün kitapları peynir ekmek gibi warez sitelerine düşer, ama indirip okumuşluğum yoktur açıkçası. Okuyamıyorum çünkü. Monitörün karşısında 14-15 saat oturan biriyim, bir şey yapmadan film-dizi izleyebiliyorum, ama yok kitap okuyamıyorum! Ekranın karşısında dikilip (dizüstü olsun farketmez), saatlerce amaçsız olarak ekrana bakarak bir şeyler okumaya çalışmaktan sıkılıyorum. Halbuki 600′ü geçkin kitaba sahip biri olarak ciddi bir okuma alışkanlığım var, ama kitabı elime alıp dilediğim yerde okuyabilmek özgürlüğü beni daha çok cezbediyor.

Bu konuda ilk adımı Amazon.com, Kindle isimli elektronik kitap okuyucu cihazı ile attı. Şu anda son modelinin fiyatı 139$, işin içine 3G girince 189$, ekran 6″ten 9.7″e çıkınca 379$ oluyor. Bizde duruma bakalım: Benzer işlevli Reeder diye bir cihaz geldi ülkemize. Hepsiburada.com’da dolar kurunu 1.5 TL olarak hesapladığımızda 432.6$ ediyor, yani biraz daha üstüne koysanız, son model i3 işlemcili bir dizüstü bilgisayar alabilirsiniz. Reeder, Amazon Kindle’ın 3G’li ve 9.7″lik ekrana sahip olan modelinden bile daha pahalı! Üstelik ne 3G var ne de ekranı 9.7″, standart 6″. Hadi ülkemin güzel insanlarını kazıklıyorsunuz da, bu kadar da olmaz ki kardeşim! Alıştık biz kazık yemeğe, ama arada 100$ falan oynasın bari! Aynı özellikli 139$’lık Amazon Kindle’ın fiyatının 3 katı olmaz ki! Bu nasıl bir ticaret anlayışı? İşin ilginci bunu alan insanlar da var, oturmuşlar bir de üstüne yorum yapmışlar. Güler misin ağlar mısın? Türk insanı olarak bizde toplu hareket etme özelliği yok. Böylesi bariz kazıklama karşısında kimse o ürünü almayacak, ya arkadaş paşa paşa piyasadan çekilecek ve kazıklayım derken zarar edecek ya da ister istemez Türkiye stoklarını eritmek için fiyat indirimine gidecek, böylece hem kendisi hem de müşteri kazanacak. Fiyat düşük alındığını görünce de, boş yere kazıklama hayalleri kurmayacak.

Neyse konumuza geri dönelim, bu fiyatı görünce sinirlerim bozuluyor. Hayatımızın her noktasına bodoslama giren teknoloji, kitapta da bizi esir alacak. Bu isteseniz de istemeseniz de olacak bir şey. Nasıl kasetlerin yerini MP3 aldıysa, nasıl negatiflerin yerini sd kartlar aldıysa, kitapların yerini de e-kitaplar alacak. İyi ama neden? Birincisi yayıncı için maliyet düşük. İkincisi yayıncının maliyeti azalınca yazara daha çok para veriyor. Üçüncüsü korsan olayı aslında daha zor. Tamam kitabın PDF’i dağıtılabilir, ama bu PDF’i bilgisayar/pda/smart phone kullanmayı bilen kişi ya da e-kitap okuyucusuna sahip olan kişi açabilir. Ama bugün işportada satılan korsan kitabı, okuma-yazma bilen herkes alabilir. Dördüncüsü de yerden tasarruf sağladığı için. Ben şu anda taşınmayı düşünsem, herhalde büyük boy 5-6 koli kitaplarım alır sadece. Diğer türlü, hepsi e-kitap okuyucunuzun ya da sd kartınızın içinde, cebinizde taşıyabilirsiniz.

Bu geleceği gören ünlü ve kurnaz yazarımız Orhan Pamuk (!), bağlı bulunduğu yayınevini devre dışı bırakıp, kitaplarını doğrudan Amazon.com üzerinden satacağını açıklamış. Amazon.com da 2011 yılının sonlarında, kitap mağazasında karton kapak kitaptan çok e-kitap olacağını öngördüğünü söylemiş.

İyi ya da kötü, ama teknoloji ister istemez günlük hayatı etkilemeye başlıyor. Sizin yerinizde olsam teknolojiden nefret edeceğime, biraz da olsa ayak uydurmaya çalışırım. Nitekim öyle bir an gelir ki, teknolojiye yatkınlığınız yoksa evinizden içeri bile giremeyebilirsiniz.

Türkiye’nin T’si ile Teknolojinin T’si

Amma yaptın sen de diyorsunuz değil mi? Evet yaptım, acı ama gerçek. Bildiğiniz üzere 331 Kısa Dönem olarak askerliğimi tamamladıktan sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde evimdeydim. Yol boyu babamla geniş bir sohbet ve ara sıra yorgunluktan uyuklamak haricinde kız arkadaşımla telefonda konuştum. Eve geldiğimde annemle biraz sohbet ve özlem gidermenin ardından güzel bir duş yapıp 3 saat kadar uyudum. Yalan söylemeyi hiç sevmem, kalktıktan sonra başka hiçbir şey yapmadan doğrudan bilgisayarımı açtım ve gece 12’ye kadar Türkiye’de neler olmuş bir yandan okurken bir yandan da bilgisayarımın güncellemelerini yaptım. Asker dönüşü pek çok kişi ya evde oturur suya sabuna dokunmaz ya da dışarıdan eve girmez. Benim teknoloji ve bilgisayar sevdam apayrı, hatta size göre “manyaklık” derecesinde olabilir, kabul ediyorum. Ama 5 yaşındayken neysem şu anda 26 yaşında olarak halen aynıyım, değişeceğimi de hiç sanmıyorum.

Askerlik dönüşünde konsept olarak halen çok ısınamadığım, ama delicesine ihtiyaç duyduğum dizüstü bilgisayar almam gerekiyordu. Benim işi bu, bilgisayar mühendisiyim ve mutlaka taşınabilir bilgisayara ihtiyacım oluyor. Bu zamana kadar yadigar Toshiba dizüstüm ile idare etsem de artık alarm çanları çalmaya başlamıştı. Efendim dizüstü bilgisayar alacaksanız, hele hele de benim gibi bu teknolojiyi sonuna kadar sömürecekseniz, iyi bir ürüne ihtiyaç duyuyorsunuz. Ayrıca işlemci gibi parçaları değişemediğinden, son teknoloji bir şey almalısınız ki sizi en az 3 yıl götürsün. Doğal olarak i7 işlemcili ve 1 GB harici ekran kartlı modellere bakıyorum. Bakıyorum da, doğru düzgün i7 işlemcili dizüstü yok Türkiye’de. Amazon.com’a bakıyorum zebil gibi, Türkiye’ye bakıyorum 2-3 markada 1-2 model var. Herhalde İnternet üzerinde yok dedim, başladım taş duvar dükkanları gezmeye. Ankara’da oturuyorum ve Ankara’da bulunan bütün teknoloji mağazalarını gezdim. Bir tane ASUS marka Vatan Bilgisayar’da, bir tane de Dell marka Teknosa’da bulabildim. Detaylı araştırmalar ve klavye diziliminden dolayı (ayrık tuş yapısı) ASUS’ta karar kıldım. İşin bu noktasında önemli olan benim aldığım ürün değil, teknolojiyi ülkemize getiren şirketlerin tutumlarıdır. Halen stok eritme çabası içinde olmaları, yeni ürünleri bir kenara bırakmalarına neden oluyor. Aslında onlara da suç bulamıyorum, malum ekonomi ve piyasanın arz-talep dengesi. Bizim tüketicimiz “Aaaa ne ucuz dizüstü hemen gidip alalım” diyerek saldırdığı sürece, bu durumdan kurtulamayacağız. Yahu bir işlemcisine bak, ekran kartına bak… Sabit diski falan geçtim, iki şeye baksalar bile eyvallah diyeceğim.

Bu durum sadece dizüstü bilgisayar ile sınırlı değil. Dediğim gibi 6 aydır sahalarda değildim, bir yığın değişiklik olmuştur diye düşünürken, teknoloji mağazalarını gezerken hiç zorlanmadım. 6 ay öncesinde promosyonlu olan tarayıcı ve yazıcı özellikli ürün, 6 ay sonrasında halen promosyondaydı (ürün ve teknoloji mağazasından bahsetmeyeceğim, burada amacım kimseyi rencide etmek değil, durumun vehametini göstermek).

Zaten üretimini Türkiye’de yaptığımız herhangi bir teknoloji ürünü varsa da ben duymadım, popüler bir şey olmasa gerek (teknolojiyi geçtim, prizlerde bile üretici ismi Türkçe iken “Made in China” (Çin’de üretilmiştir) damgası görüyoruz. Türk aklı herkesten üstün ya, bazı akıllılar R.P.C. yazmışlar (Republic Of China – Çin Cumhuriyeti). Türkiye “assembly” yani “montaj” ülkesi. Çin’de üretilen parçalar geliyor, burada montajlanıyor ve biz de kendi kendimize gelin güvey oluyor: Aaaa Türk şirketi! Hadi ordan! Dünyada durum farklı mı? Evet dünyada da artık pek çok şirket aynı yolu izliyor, ama kendi markaları da var. Örneğin siz Swatch saatinde hiç “Made in China” yazdığını gördünüz mü?

Ortaya Karışık -1

İçimde kaldı, söyleyemedim… Hep özel bir teşekkür etmek istedim, köşelere sıkıştırmak istemedim. Askerliğim boyunca gerek arkadaşlarımdan gerekse de ailemden büyük destek gördüm, yüz yüze teşekkür etsem de buradan da teşekkür ederim. Ancak 6 ay boyunca bana ciddi anlamda destek olan, ben yokken çıkan bütün film afişlerini bile kaydeden, günlük tutarak kısa telefon görüşmelerimizde anlatamadıklarını sayfalara döken, benim gibi yatıştırılması zor ve inatçı bir insanı bile pamuk kıvamına getiren, askerliğim süresince hiçbir şekilde canımı sıkmayıp sürekli pozitif konuşan kız arkadaşıma sizin de huzurlarınızda binlerce teşekkür ederim. Askerliğim süresince pek çok ayrılan ve tartışan insan gördüm ki bir tanesi izin alıp boşanmaya gitti. Ama bizim aramızda hiçbir sorun yaşanmadı. Ben orada askerlik yaparken, senin de burada askerlik yaptığını gördüm. İyi ki varsın!..

Teknovole.com Ekibi 2009′un En İyilerini Seçti

Detaylı bilgi ve liste için: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/2009un-en-iyileri/

Benim için 2009′un en iyileri:

En İyi Oyun: Modern Warfare 2
En İyi Program: SUPER
En İyi Online Servis: Fizy
En İyi Web Sitesi: Gamershell.com (Oyunlara dair ne arıyorsanız bu sitede)
En İyi İşletim Sistemi: Windows 7 (Apple MAC OSX Snow Leopard’ı kullanabilecek bir bilgisayarım olmadığı için kıyaslama dışındadır)
En İyi Teknolojik Ürün: O.R.B
En İyi Mobil Telefon: Apple iPhone 3G (Fazla söze gerek yok :))
Yılın Olayı: Beyaz Saray’ın açık kaynak içerik yönetim sistemi kullanması

Nerde O Eski Bayramlar

Benim çocukluğumun bayramlarında, bilgisayar dediğimiz şey daha yeni yeni çıkmış, ama hiçbiri renkli ekranla sunulmayan ve dünya parası olan ürünlerdi. Dolayısıyla çok fazla kişide olmazdı, bu yüzden ortalığı Amiga ve Commodore 64 kasıp kavururdu. Ankara Atakule’nin en alt katındaki “DreamLand”in yerine alış-veriş merkezi yapılmamıştı henüz.

Sabah kalkar, bayramlıklarımızı giyer ve yollara dökülürdük. İlk başta büyükler ziyaret edildiğinden, onlarda yukarıda bahsettiğim ürünler olmazdı. Dolayısıyla saygıda kusur etmez, bir kenarda oturur, şeker, pasta, börek çörekle karınlarımızı bir güzel doyururduk. Karnımızı doyurmak bu noktada çok önemliydi, nedenini birazdan anlayacaksınız :)

Eğer bayramda cepleri güzel doldurmuşsak, o dönemde Ankara Tunalı Hilmi Caddesi’nin, Kennedy Caddesi ile birleştiği noktadan Karum tarafına doğru yürürken, bir bina altındaki Atari salonuna uğrar (Atari normalde bir markadır, ama o dönemde oyun oynanan yerlere Atari salonu denilirdi – bu salonun yerinde artık ucuza kıyafet satan, hemen yanında da balık yenilecek bir yer var. Ankara’yı bilenler nereden bahsettiğimi anlamışlardır), bir iki el Final Fight ‘ın ilk versiyonlarını oynardık ağabeyimle. O her zaman Haggar, ben de her zaman Cody karakterini seçerdim. Sonra birkaç el de Street Hoop oynardık. Eğer cepleri iyi doldurmuşsak bütün paramızı burada jetonlara harcamaz, birikim yapar, gelecek haftalarda Atakule’deki DreamLand’e gitmenin hayalini kurardık.
Final FightStreet HoopÇevremizde tek PC’si olan, babamın iş arkadaşı Bülent Genç ağabeyimizdi. Siyah beyaz ekranda 1-2 saat kadar Grand Prix Circuit oynardık. Karınlarımızı daha öncesinde doyurmuş olmamız çok büyük bir avantajdı çünkü başından kalkmamıza gerek kalmıyordu :) Ailelerimiz bize çok karışmazdı çünkü evler arasında 5 dakikalık yürüme mesafesi vardı. Bu yüzden geç kalma gibi bir sıkıntımız olmazdı.
Grand Prix CircuitEve döndüğümüzde küçük bir para hesabı yaptıktan sonra ağabeyimle zamanına göre Commodore 64 ya da sonrasında rahmetli babaannemin teşviğiyle satın aldığımız ikinci el Amiga 500 Plus ile oynamaya devam ederdik. Benim favori oyunlarımdan biri Sensible Soccer’dı. Şu ana kadar Ankara kapsamında oyunu oynadığım kimse beni yenememişti :) O dönemlerde joystick kullanılırdı. En pahalı joystick Apache marka olan, en ucuzları ise top şeklinde oyun kolu ve yanlarında iki düğmesi bulunanlardı. Benim en sevdiğim de bu top şeklinde oyun kolu bulunanlardı.
Sensible SoccerjoystickBayramın diğer günlerinde, başka aile arkadaşları bize gelirdi. Genellikle bizim yaşlarımızda çocukları olur ve bir güzel Amiga oynardık. Bir yandan kek, börek, çörek yer; bir yandan kolalarımızı içerken ebeveynlerimizin duymayacağı şekilde geğirme yarışması düzenler ve bir yandan da oyun oynardık. Hayatımın en güzel bayramları bu şekilde geçti.

Şimdiye gelirsek… Pek çok aile dostumuz ya taşındı ya da vefat etti. Artık bayramda pek de fazla gelen gidenimiz yok. Hatta o kadar ki, evlenen ağabeyim bile bayramda baba evine pek uğramıyor. 15 yıllık arkadaşım Barış Arslan, işi ve eşi gereği Kayseri’ye taşındı. Yaklaşık bir ay önce de oğlunun 2. yaşgününü kutladık. Şimdi çevreme bakıyorum da, ahhhh nerde o eski bayramlar? Bayram harçlığı alacağımız yerde veren konumuna girdik :) Bazen Barış, bayramda Kayseri’den annesinin yanına Ankara’ya geliyor ve eski günlerin hatırına PlayStation’da PES oynuyoruz, ama hiçbir şey çocukken olduğu kadar güzel olmuyor.

Bayramınız kutlu olsun…

AMD’den İlginç İddia

AMD’nin Dünya Pazarlama Başkan Yardımcısı Leslie Sobon’a göre, kullanıcılar dizüstü bilgisayarın işlemcisi ile ilgili değiller: “Dizüstü bilgisayar satın alacak olan kullanıcı önce nasıl göründüğüne, sonra da neler yapabildiğine bakıyor. 221 farklı mağazamızdan aldığımız bilgilere göre kutunun içindeki müşteriyi pek de ilgilendirmiyor. Bu yüzden artık işlemcilerden konuşmayı bırakıp, kullanımına ağırlık vermeye başladık”.

Sizce bu iddia doğru mu? Siz dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Bu yazının altındaki alandan yorum yaparak katkıda bulunabilirsiniz.

İşe Girmeden Önce Doğruları Söyleyin


Dizüstü Alacakların Beklemesine Gerek Yok

Dizüstü bilgisayarları çok sevmem, ama benim mesleğimi (bilgisayar mühendisi) yapan biri için de olmazsa olmazlardan. Bu yüzden her zaman sağlam bir masaüstü ve bunu destekleyen orta halli bir laptop kullanmayı tercih etmişimdir. Daha önce burada dizüstü mü yoksa masaüstü mü seçmeniz gerektiğini, burada ise dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğinden bahsetmiştim.

Yeni bir dizüstü bilgisayar alacaksanız (laptop), 2010 yılını beklemenizin pek de bir mantığı yok. Nitekim Intel’in son canavarı i7 işlemciler dizüstü bilgisayarlara girmeye başladı. Türkiye’ye gelişleri biraz geç olsa da, er ya da geç gelecekler. Benim tahminime göre yeni yıldan sonra i7 işlemcili dizüstü bilgisayarları yoğun olarak Türkiye’de de görmeye başlayacağız. Hal böyle olunca i7’ye göre 2 jenerasyon öncesinin, ama halen performans konusunda harikalar yaratan T9000 serili işlemcilere sahip dizüstü bilgisayarlar biraz ucuzlayacak. Ancak i7’ye göre 1 jenerasyon öncesinin P8600 ve P8000 serisinin diğer üyelerinde ciddi bir fiyat düşüşü beklemiyorum. Nitekim P serisi işlemciler piyasada yerini aldığında, T9000 serisi işlemcilerde ciddi bir fiyat düşüşü yaşanmadı (elbette fiyat düşüşü olacak, ama ben en fazla 100TL’ye kadar bir düşüş bekliyorum P8000 serisi işlemcilerde).

Peki gelecek olan (aslında birkaç markanın şu anda satılmakta olan i7 işlemcili dizüstü bilgisayarları var) Core i7 işlemcilerin özellikleri neler? Dizüstü bilgisayarlarda şu aşamada 3 model i7 işlemcinin bulunacağını belirten Intel yetkilileri, bütün i7 işlemcilerde çift kanal bellek kontrolü (dual channel memory controller), 1.333 MHz’ye kadar DDR3 bellek (işlemci ile bellek ne alaka diye düşünmeyin, i7 kullanmak için yeni anakartlara ihtiyaç var ve bu anakartlarda da DDR3 desteği bulunuyor), 16 PCI Express geçidi (lane), tekli çip çipseti, Turbo Boost modu ve düşük enerji tüketimi bulunduğunu belirtiyorlar. Turbo boost modu, bilgisayarınıza yük bindikçe frekansını arttıran bir özellik. Core i7’nin en düşük modeli olan i7-720QM’in varsayılan saat hızı (frekans) 1.6GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 2.8GHz’e kadar çıkartıyor. 6MB L3 önbelleğe (cache) sahip. 45W TDP gücü bulunuyor. Bir üst model olan i7-820QM’in varsayılan saat hızı (frekans) 1.73GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 3.06GHz’ye kadar çıkartıyor. 8MB L3 önbelleğe (cache) sahip ve i7-720QM’deki gibi 45W TDP gücü bulunuyor. Serinin en baba modeli ise i7-920XM… Varsayılan saat hızı (frekans) 2GHz ancak yük binince turbo boost özelliği saat hızını 3.2GHz’e kadar çıkartıyor. 8MB L3 önbelleğe (cache) sahip. Her çekirdek için 256KB’lık L2 önbellek (cache) bulunduruyor. 55W TDP gücüne sahip.

Yeni bir şey çıktığında eskilerin fıyatları düşer, değil mi? Bu sefer durum pek öyle değil. Nitekim Core i7-820QM işlemciye sahip Dell Precision M640 Covet dizüstü bilgisayarı inceleyen PCPro’nun sayfasından da görebileceğiniz üzere, ürünün fiyatı tam tamına 4.100 pound! (bu yazıyı hazırladığım sırada 10131.38 TL ediyordu, yani eski parayla 10 milyar 131 milyon). Core i7-920XM’in üretici fiyatı ise iyi bir dizüstü bilgisayar parası: 1000 tane sipariş verirseniz, her bir Core i7-920XM işlemcisi için dizüstü üreticisi olarak 969 pound ödemeniz gerekiyor (yazıyı hazırladığım sırada 2394.47 TL ediyordu, eski parayla 2 milyar 394 milyon). Daha bunun üzerine diğer bilgisayar birleşenleri ve dizüstü üreticisinin kârı eklendiğinde, ortaya çıkacak ürünün fiyatını siz düşünün. 2010’un başlarında mevcut 45nm’lik i7 işlemciler 32nm’ye düşecek. İlle de alacağım diyorsanız, i7 konusunda acele etmeyin.

i7 işlemciler ilk olarak Asus, Dell, HP ve Toshiba marka dizüstü bilgisayarlarda bulunacak.

Dolayısıyla eğer yeni bir dizüstü almayı düşünüyorsanız, i7’nin gelmesiyle T9000 ve P8000 serisinin fiyatlarında aman aman bir düşüş beklemeyin. Hatta piyasayı i7 işlemcili dizüstü bilgisayarlar sararsa ve fiyatlarından dolayı kimse yanlarına yaklaşamazsa, bit pazarına nur yağar haberiniz olsun.

Her yeni yılda vergilerin arttığını ve her halta zam geldiğini de unutmayın. Yeni yıl yeni umutlar demek derler, ama Türkiye’de yeni vergiler demek…

Robotik Teknoloji ve Yapay Zeka

Bunu söylediğimde bana “Bağnaz” diyenlerden tutun da “Ne biçim bilgisayar mühendisisin?” gibi daha bilgisayar mühendisliğinin ne olduğundan habersiz viranelerin laflarıyla muhatap oluyorum. Umarım bu köşe yazısında yazacaklarımı, sıkıntımı ve derdimi size anlatabilirim.

İnsanoğlu garip bir “yaratıktır”. Kusura bakmayın, ama kendi b.kumuzda boğulacak duruma gelsek, başkalarını suçlarız veya hep bir şey ararız. Yobazlar “Allah’ın işi, dinden imandan çıkarsanız böyle olur” der (17 Ağustos depreminde bu lafları duydunuz, yanlış mıyım?), hayvan düşmanları “Hayvanlar her yere işer sıçarsa böyle olur” der, kömünistler “Faşistler yaptı”; faşistler ise “Kömünistler yaptı” der. Yeşil Barış’ın üyeleri (Green Peace) kendilerini bir yerlere çiviler ya da bir gemiye çıkartma yaparlar. Akıllı olanlarsa “Kendimiz ettik, kendimiz bulduk” der, ama bu kişileri de ortalıkta fazla göremezsiniz, laflarını çok dillendirmezler, kendi alemlerinde yaşarlar. Engizisyon mahkemeleri kurulabilir her an, mazallah!
Biz her şeyin ucunda yaşamayı severiz. İçkiyi en uç noktasında içer dağıtırız, sigarayı uç noktasında içer ciğerlerimizi lastik top boyutuna getiririz, oyun oynamayı severiz ama sardırıp dünyadan irtibatımızı keseriz, müzik dinlerken kolumuzu jiletleriz, yıllarca araba hayali kurar alınca da hız yapmak matah bir şeymiş gibi ayağımızı gazdan çekmeyiz (sonra da bir bakarsınız kaza yapıp arabanın içinde sıkışmışız, “Yardıııııım” diye yalvarıyoruz), eğlenceyi ve ünü severiz ama paramız yetmez, bu sefer de zengin iş adamlarının kucaklarında gezeriz, teknolojiyi cep telefonundan ibaret zannederek her ay yeni bir cep telefonu alırız ve etrafımızdakilere “çok teknolojiğim” diye caka satarız, delikanlı ve harbi adam olmayı kravatsız takım elbise ve belimizdeki silah zannederiz vs vs… Liste uzun, anlayan anladı.

Böyle uç noktalarda işler yapan insanoğlu, yapay zeka ve robotik teknolojilerde de uç noktaya gidebilir. Yok “belleğin sırları”, yok “beyin dediğimiz şey” gibi artık öğğğkkk getiren konulara tekrar tekrar değinmeyeceğim (dergileri takip ederseniz, mutlaka 2 ayda bir birinde bu konuyu bulursunuz). Size sadece bir örnek vereceğim ve bu örneği de, kız görünce şeyini gerdiren Recep İvedik karakterini baş tacı yapan, kız görünce laf atmayı erkek olmaktan sayan toplumumuzun en sevdiği konudan vereceğim: Cinsellik.

Dünyadaki kadınların pek çoğunda şöyle bir sorun vardır: Erkek dürtüleri ve “isterikliği” ile kadınınki farklıdır. Pek çok kadın için ön sevişme çok önemliyken, erkek genelde 5 dakikada beşiktaş modunda takılır. Hal böyle olunca pek çok kadın cinsel yaşamında mutsuz. Bazı çok bilmişlerin iddia ettiği şeyin aksine, kadın “akıllı” bir canlıdır, karda yürür ayak izini belli etmez. Kurnazdır. Toplumda “erkek aldatır” gibi görünse de, iddia ediyorum kadınlar daha çok aldatıyor. Ama biz erkekler safız biraz, boynumuzda kocaman bir morlukla eve gideriz, soyunurken sırtımızdaki tırnak izlerinin farkında değilizdir vs vs.

Bu örnekten yola çıkarak, şöyle bir robot yapıldığını düşünün: Tamamen kadının istediği doğrultuda ön sevişme yapabiliyor, insan derisinin aynısı bir kaplaması var, cinsel organı tam tatmin düzeyinde, kadının o anki arzularını okuyarak yavaş ya da hızlı olabiliyor. Sizce kadınlar, ayı gibi sevişen ve tamamen kendini düşünen erkek “insan”ı mı seçer yoksa erkek “robotu” mu? Bence robotu seçer… Bu durumda ne olur hiç düşündünüz mü? Üstelik dilerse kadın bu robottan hamile de kalır. Günümüzde cinsiyeti bile belirlenen sperm üretimi ya da kullanımı yapılabiliyor. Eee erkek ne yapar bu durumda? Sperm bankalarında mastürbasyon yaparak sperm verir, başka da bir şey yapamaz. Kadın, hamile kalmak isterse dünyaya “erkek” getirmek ister mi sizce böyle bir durumda? Bence yine hayır… Peki erkeklik denen cinsiyet ne olur? Yok olur…

Umarım demek istediğim anlaşılmıştır. Robotik teknolojiler ve yapay zeka, oldukça özenli ve kontrol edilmesi gereken konulardır. İnsanoğlu uç noktaları sever, sonra robotlar kontrolü almasın! Benim fikirlerime en yakın film şu ana kadar iRobot (Ben Robot – http://www.sinema.com/film/5222/ben-robot) oldu, izlemediyseniz tavsiye ederim.

Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz hafta Kaspersky Internet Security 2010 (KIS 2010) deneme sürümünü bilgisayarıma kurdum. İtiraf ediyorum, Kaspersky Internet Security kullanıcısıyım. Ama belki daha tam “gelişmediğinden”, belki de canları böyle istediğinden olsa gerek, KIS 2010 bana cehennem azabı yaşattı. Winamp temam gitti, BSPlayer’ı kendi kendine yasakladı, SnagIt programı çalışmaz oldu, kendi kendine İnternet sitelerine erişimi engelledi ki bu özelliğinden dolayı Eset Smart Security’ye gıcık olurum. Tamam bütün bunlar ayarlanabiliyor, izin veriyorsunuz zart zurt. Zart zurt çünkü bunu ben yapabiliyorum, peki acemi kullanıcı ne yapacak? Teknolojiden soğutmayın kardeşim insanları! Sonuç: KIS 2009 lisansımı bir yıl daha uzattım, KIS 2010 kullanmayacağım.

Ortaya Karışık 2: Toplum olarak kokuşuyoruz, hem de çok fena… Bu kokuşmuşluğumuzun en güzel örneklerinden birini, Mavi Jeans’in “Burası İstanbul” reklamında görüyoruz. Empoze edilmeye çalışan şey, “İstediğinizi giyin” düşüncesi. Biz Ankara’dakiler şalvar falan giydiğimiz yok, ama olay “İstanbul” üzerinden dönüyor. Tabii bu aynı zamanda yurtdışında da mağazaları bulunan Mavi Jeans’in satış stratejisi. Nitekim yurtdışında pek çok insan İstanbul’u Türkiye’nin başkenti zanneder, Ankara’dan haberleri yoktur. Erkek olarak kıçınızın arasına kaçan, kız olarak da kıçınızdan düşen pantolon giymenizin hiçbir sorunu yok, özentilikte sınır tanımayalım yeter.

Ortaya Karışık 3: Şimdi kokuşmuşluğun “çocuk” ve “genç” versiyonuna geliyoruz. Malumunuz okullar açıldı. Biz de okuduk lise, biliyoruz neyin ne olduğunu. Annemizin karnından bu yaşta çıkmadık :) Ankara’da havalar soğudu, bazı günler haricinde üzerinize bir şey almadan gezemiyorsunuz. Hele sabahın köründe, hiç! Ağzınızdan duman çıkıyor! Böyle bir sabahta, liseli kızların eteklerinin bir karış, erkeklerin kafalarının jöle damlayan bir konumda olduğunu gördüm. Hem de öyle bir iki örnek değil, maaşallah hepsi birlik yapmış gibi 10 tanesinden 8’i böyleydi. Ben namus bekçisi değilim, 18 yaşından küçüklerin namusundan aileleri, 18 yaşından büyüklerin namusundan da kişinin kendisi sorumludur. Benim demek istediğim şu: İstersen hiç etek giyme, direkt külotla çık, umrumda bile değil. Ama unutma ki, bir taraflarını üşütürsen, bunun acısını ömrünün sonuna kadar çekersin. İstersen duştan çıkıp, havlu değdirmeden sırılsıklam saçlarla çık sokağa, umrumda değil. Ama unutma ki, o kafatasının içinde, seni hayvanlardan ayıran bir beyin var ki, üşütmeye pek gelmez.

Ortaya Karışık 4: Yeni moda yürürken cep telefonuyla müzik dinlemek. Ama kulaklıkla değil, doğrudan hoparlörlere verip de dinlemek. Genelde genç erkekler ve kızlar arasında moda. Bu görüntü, bizim zamanımızda Amerikan filmlerinde görmeye alıştığım zengi rapçileri hatırlatıyor. Onlar da omuzlarında müzik seti, öyle geziyordu. Bu bir suç mu? Değil… Ama bana göre son derece komik, “görmemişlik” göstergesi. Ben müziksiz yaşayamayan biriyim, şu anda bu yazıyı yazarken de müzik dinliyorum. Ama “ben” dinliyorum, üst veya alttaki komşularım melodilerime yoldaş olmuyor.

Ortaya Karışık 5: Hani birileri çıkıyor, “Efendim yasal MP3 kullanın, sanatçı kazansın daha güzel eserler yazsın” gibi tırışkadan laflar ediyor. Buyrun efendim, aşağıdaki ekran görüntüsüne iyiceeee sindire sindire bakın ve yazılanı okuyun lütfen. Ne mi oldu? Bilmem kaç GB’lık yasal MP3 arşivim helak oldu. Nedeni çok basit, format atmadan önce, yasal MP3’ler için gereken sertifikaların yedeğini almayı unuttum ve tekrar yasal MP3’lerimi aktifleştiremiyorum, “Daha önce aktifleştirildi” diyor. Peki ben ne yaptım? Dosya kurtarma programları ile sertifikaları mı kurtardım? Hayır hayır, para verdiğim şey için bu kadar uğraşmam (parayla rezil olmak bu olsa gerek)… Bu giden MP3’lerimin hepsini “yasal olmayan” yöntemlerle yeniden indirdim. Çıksın şimdi biri bana dava açsın da, mahkemede görüşelim…

lisansliMP3

Ortaya Karışık 6: Hep dediğim bir şey var: “Herkes bildiği işi yapsın”. 4 Ekim 2009 Habertürk gazetesi, sayfa 2. Twitter’ın kurucusu Evan Williams ile ilgili bir haber var. Haber şöyle başlıyor: “MESAJLAŞMA sitesi ‘Twitter’ın kurucusu…” Twitter mesajlaşma sitesiymiş de haberimiz yokmuş! Twitter micro blogtur, Türkçe karşılığı da mini İnternet günlüğü olarak çevrilebilir. Hiç olmadı “sosyal ağ” dersiniz, daha anlamlı olur. Twitter, MSN Messenger gibi bir şey değil ki “mesajlaşma” sitesi olsun! Artık bu haberi ekonomi muhabiri mi yazdı, kim yazdı belli değil. Tek bildiğimiz “Dış Haberler” olduğu. Bu haberi okuyan bir kullanıcı Twitter’ı MSN Messenger gibi bir şey zannedecek, girecek, ama öyle bir şey yok. Sonrasında da “Ben yapamadım, bak millet ne güzel mesajlaşıyor” diyerek kendini teknoloji özürlüsü zannedecek.

haberturkTwitter

Cloud Computing ve Platform Bağımsızlığı

Cloud Computing (yani “Bulut Hesaplama”, “Bulutsu İşlemcilik”) aslında yeni bir şey değil. Zaten uzun zamandır “adı konulmamış” bir şekilde uygulanan ancak yeni uygulamalarla yönünün biraz daha değiştiği ve adının konduğu bir olay.

Bu tarz köşe yazılarında okuyucuyu “teknik detaya” boğmayı sevmem, her türlü bilgi düzeyinden okuyucunun yazıdan faydalanmasını amaçlarım. Dolayısıyla bu konuya da çok da fazla teknik detaya girmeden, herkesin anlayabileceği şekilde değineceğim.

Cloud Computing, genel olarak gerekli işlemci gücünün ağ vasıtasıyla başka bir bilgisayarda karşılanmasıdır. Peki bu ne demek? En popüler uygulamaları ile açıklayayım:

(*) Video paylaşım sitesine bir video gönderdiniz. Video paylaşım sitesi bunu kendi formatına (genellikle FLV) çevirerek yayına sokar. Videonuzun FLV formatına çevrilmesi için sizin kendi bilgisayarınızda video çevirici bir yazılım kullanmanıza gerek yoktur.

(*) Google Docs, Windows Office Live ya da Zoho gibi servislerde İnternet üzerinden döküman, Excel dosyası vs. oluşturabilirsiniz. Bunları yapmak için ille de bilgisayarınızda bir ofis paketi olmak zorunda değildir.

Peki Cloud Computing’in işlemci gücü nedir? Aslında bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Nitekim işlemler “tek bir bilgisayarda” değil, “bilgisayar topluluğunda” gerçekleştiriliyor (bunlar genellikle sunucu tipindeki bilgisayarlar). Dolayısıyla bilgisayar topluluğunun toplam gücü ne kadarsa, aynı zamanda o andaki sistem yoğunluğu da gözetilerek bir işlemci gücüne sahipsiniz.

Cloud Computing, genellikle İnternet ya da diğer ağları kapsayan tabandadır. İnternet kısmı, İnternet uygulamaları dediğimiz şekilde gerçekleşir (örneğin video paylaşım siteleri). Diğer ağlardan örnek verecek olursak, ATM makinelerini gösterebiliriz. ATM makineleri İnternet üzerinden haberleşmezler. Siz bir ATM makinesinden para çektiğinizde, öncelikle isteğiniz merkezi bir sunucuya iletilir. Merkezi sunucu, sizin banka hesabınızdaki parayı kontrol eder. Şayet limitiniz karşılıyorsa işlemi gerçekleştirir ve parayı site verir. ATM makinesi kullanmak için, herhangi “şahsi” bir bilgisayara ihtiyacınız yoktur.

Şimdi biraz teknik detay… Bu tarz uygulamalar client-server (istemci-sunucu) mantığına göre çalışır. Ancak istemci-sunucu mantığının birden fazla modeli vardır. Örneğin “two-tier” (iki basamaklı) model, Cloud Computing değildir. Bu modelde, siz bilgisayarınızda yüklü olan bir uygulamayla sunucuyla iletişim kurarsınız. Bu konuda örnek MSN Messenger programının, bilgisayarınıza yüklenen versiyonu olabilir. MSN Messenger’a bağlanırken kullanıcı adınızı ve şifrenizi girersiniz. Bu kullanıcı adı ve şifre sunucudaki veritabanında kontrol edilir ve doğruysa giriş işlemi gerçekleştirilir. Bu Cloud Computing değildir çünkü platformdan bağımsız değildir. MSN Messenger programı sadece Windows işletim sisteminde çalışır (Apple Mac OS X ve Linux için başka programlar var ancak ben doğrudan MSN Messenger’ın kendisinden bahsediyorum). Ancak “three-tier” (üç basamaklı) sistem, Cloud Computing’in istemci-sunucu modelidir. Bu modelde uygulama, başka bir sunucu üzerinde tutulur ve aynı zamanda yine başka bir sunucuda da veritabanı vardır. Bu modele örnek, MSN Messenger’ın İnternet üzerinden kullanılan versiyonu gösterilebilir. İnternet’te kullandığınız MSN Messenger uygulaması, İnternet üzerinden başka bir bilgisayarda bulunur. Elbette bu uygulamaya erişmek için İnternet tarayıcınızın (Firefox, Internet Explorer, Opera, Safari vb.) olması gerekir ancak İnternet tarayıcısı platformdan bağımsızdır, nitekim bütün işletim sistemlerinde İnternet tarayıcı bulunabilir ve yüklenebilir. MSN Messenger’ın İnternet uygulamasına bağlanırken, kullanıcı adı ve şifreniz, başka bir sunucuda bulunan veritabanından kontrol edilir. Yani üç basamaklı sistemde, kullanıcı + uygulama sunucusu/bilgisayar + veritabanı sunucusu bulunur. Tıpkı ATM makinelerinde olduğu gibi.

Adobe (Air Teknolojisi – İnternet üzerinden uygulama yükleyip, masaüstünüzde kullanabilme), Microsoft (.Net Teknolojisi ve Azure), Sun (Open Cloud) ve Google (App Engine) şu anda bu işe en çok kafa yoran şirketlerin başında geliyor. Microsoft işi bir adım daha öteye götürerek, gelecek Windows işletim sistemlerinin İnternet üzerinden çalışmasını hedefliyor. Bu şekilde, nerede olursanız olun, Windows işletim sistemli kendi bilgisayarınızı kullanabileceksiniz (Remote desktop connection’a gerek kalmadan).

Geçtiğimiz Temmuz’da Ankara askerlik şubesine gittim. Bütün bilgisayarlarda Pardus 2007 yüklüydü. Oradaki memura, “Memnun musunuz Pardus’tan?” diye sordum. “Biz Pardus kullanmıyoruz esasında, bu çalışan program online çalışıyor, Pardus ile alakası yok” dedi. Dolayısıyla Cloud Computing Türkiye Cumhuriyeti’nde de kullanılmaya başlandı. Öncesinde, Windows işletim sisteminde çalışan bir program kullanıyorlardı. Elbette Cloud Computing, Linux gibi açık kaynak ve ücretsiz olan işletim sistemlerinin önünü açacaktır.

Tamam her şey iyi güzel de, “yan etkisi” yok mu? Elbette var… İnternet üzerinde hiçbir şey güvenli değildir, dolayısıyla güvenliği sağlamak için şirketlerin ciddi bir para kaynağı kullanması gerekiyor. Tabii kullanıcılar da bu durumdan sürekli tedirgin olabilirler: Acaba şirket gereken güvenlik önlemini aldı mı?

Köşe yazısı olarak haftaya bugün görüşemeyeceğiz çünkü Teknovole.com 20 Eylül 2009 saat 0:01 ile 23 Eylül 2009 saat 0:01 arasında bakıma girecek ve kapalı olacak. Aslında bu bakımı yılbaşında yapacaktık, ama “orantısız” şekilde büyümemiz devam ediyor :) (açıkçası bu kadar kısa bir zamanda bu kadar bir büyüme beklemiyorduk) İstatistikler göz önüne alındığında, yıl sonu hedeflerimize yaklaşık 3 ay öncesinden oldukça yaklaştık ve Ekim 2009’un başı itibariyle yıl sonu hedefimize ulaşacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla bakımı da biraz erkene çekmek zorunda kaldık. Teknovole.com’un benzersiz ve kaliteli içeriğinden mahrum kalmamanız için de, bakım işlemini bayram tatiline denk getirdik. Sırf siz değerli okuyucularımıza daha kaliteli bir site sunabilmek için bayram tatilinden feragat ettik. İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz…

Ortaya Karışık 1: Tam olarak eyaleti ve belediye başkanını hatırlamıyorum ancak bundan bir süre önce Amerika’da sel felaketi olmuş ve insanlar ölmüştü. Belediye başkanı ertesi gün görevinden istifa etti. Bu hafta aynısı Türkiye’de de yaşandı, ölenlerin yakınlarına sabır ve ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum. Peki bizim önlemlerimiz neler oldu? Ben Ankara’da yaşıyorum, dolayısıyla Ankara’daki önlemlerden bahsedeceğim. Birincisi metro girişlerine kum ve çakıldan oluşan çuvallarla “barikat” örüldü, Haber Türk gazetesine göre orta ve yaşlı olan vatandaşlarımız “darbe” olduğunu sanmışlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu ilk muhteşem (!) önlemi değil. Yaklaşık 2 yıl önce, yayaların Kızılay’daki alt geçitleri kullanması için, kaldırım kenarlarına betondan barikat dizmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı halen aynı kişi, zihniyetin değişmesini bekleyemezsiniz. Kızılay Atatürk Bulvarı’ndaki mazgallar, asfalta elli kere “yama” yapıldığı için asfalt ile tıkanmışlar. Büyükşehir Belediyesi işçilerini göndererek mazgalları açtırmaya başlamış. Aklınız nerdeydi? İlle birilerinin ölmesi mi lazım bu önlemleri almak için?

Ortaya Karışık 2: Hepsi tebrik ve yardım üzerine özellikle Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinden çok sayıda e-posta alıyorum. Kendilerine ilgileri için teşekkür ederim. Sizin tabirinizle “Can Abi”niz, size yardımcı olmaktan çok mutlu oluyor :) Bunu Teknovole.com’daki bu yazıdan ve kendi sitemde yazdığım bu yazıdan görebilirsiniz. Kısa bir süre sonra, özellikle yeni mezun veya öğrenci olan arkadaşlarımıza yönelik ikinci yazımızı Teknovole.com’da okuyabilirsiniz.

Ortaya Karışık 3: İnternet hızlandırıcı programlar, neden İnternet’i hızlandırmaz? Size “bilimsel” bir açıklama yapayım da, sağda solda gördüğünüz “İnternet’inizi hızlandırın” yazılarına kanmayın. İnternet üzerindeki işlemler “paketler” vasıtasıyla gerçekleşir. Bu paketlerin teknik detayına değinmeyeceğim, olayın özünü anlatacağım. 1 litrelik pet şişeyi bilgisayarınız, içine damlattığınız her su damlasını da paket olarak düşünün. 1 litrelik pet şişe, ancak 1 litrelik su alabilir değil mi? Evet… Peki siz 1 litrelik pet şişeyi, 1.10 litre yapabilir misiniz? Evet yapabilirsiniz… Nasıl mı? Isı yardımıyla pet şişeyi esnetirsiniz. Esnetme işlemi esnasında, pet şişenin kalınlığı incelir, hatta iyi ayarlayamazsanız yırtılma olur. Yırtılma olmadığını düşünün, bir güzel esnettiniz pet şişeyi. Şimdi içine 1.10 litre suyu damla damla koyuyorsunuz. Damlayan sular 1 litre ya da 1 litreyi biraz geçtiğinde, pet şişenin kalınlığı inceldiğinden şişe patlayacaktır. 10 damla damlattığınızda patlamaz, 100 damla damlattığınızda da patlamaz. Ama mutlaka bir süre sonra patlar. İnternet hızlandırdığını iddia eden programlar da böyledir. İlk başta “Vay lan harbiden hızlandı” zannedersiniz, ama İnternet kullanmaya başladığınızda bilgisayarınızda “paket boğulması” olur ve hiçbir yere giremezsiniz. Bu durumda ya bilgisayarınızı ya da ağ bağlantınızı yeniden başlatmanız gerekir. Bu da oldukça can sıkıcı bir durumdur. İnternet’i değil, İnternet tarayıcınızı optimize ederek, İnternet sayfalarının daha hızlı açılmasını sağlayan TuneUp’ın “Internet Optimization” aracından ise son derece memnunum. Detaylarını bu yazımdaki yorumlar kısmında bulabilirsiniz.

Ortaya Karışık 4: Call Of Duty Modern Warfare çıktığı zaman, bu oyunu oynayacak kapasitede bilgisayarım yoktu. Bu sene aldığım masaüstü bilgisayarımla “fiyat/performans” oranını yakalayarak, şu anda bütün oyunları oynayacak konfigürasyona sahip oldum (isteyen olursa yazarım). Önce Call Of Duty World at War (yani Call Of Duty 5) oynadım, şimdi de Call Of Duty Modern Warfare’i oynuyorum. Ben World at War’ı daha çok beğendim :) (hemen hemen herkes tam aksini düşünse de). Nedenlerine gelince: Modern Warfare’de silahlar su tabancası gibi, hiç tepme yapmıyor (“keleş” ve G3 hariç, bunları da kullanmak zorunda değilsiniz, bir yığın silah var), dolayısıyla adam vurmak oldukça kolay. CoD 5’te kol, bacak, ayak falan kopuyor, CoD 4’te bomba atsanız bile sağlam kalıyor. Tamam vahşet kötü bir şey, ama “akıllı” oynayan için de iyi bir şey. Savaşın ne biçim bir şey olduğunu irdeleyebilirsiniz. Ben her oynayışımda, “Çok kötü ya, hale bak” diyorum :) CoD 4 “modern” olduğu için silahlar da “modern” oluyor. Sniper bile birini indirmek için yeteneğe ihtiyacınız yok, mübarek makineli tüfek gibi adeta. Iskaladın mı? Sorun değil, şarjör birmemişte gözünüz mercekten ayrılmadan (yani elle kurulma yapmadan) adam vurmaya devam edebilirsiniz.

Ortaya Karışık 5: Bu hafta aynı zamanda Batman Arkham Asylum’u da oynama fırsatı buldum. Bilgisayar faresini seven bu oyunu bilgisayarda oynamasın ya da gitsin dandik bir bilgisayar faresi alıp oynasın. God Of War gibi tam bir “konsol” oyunu olmuş, dolayısıyla PC versiyonundan pek de zevk alamadım.