Arşiv: 'Internet'

Teknovole.com Ekibi 2009′un En İyilerini Seçti

Detaylı bilgi ve liste için: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/2009un-en-iyileri/

Benim için 2009′un en iyileri:

En İyi Oyun: Modern Warfare 2
En İyi Program: SUPER
En İyi Online Servis: Fizy
En İyi Web Sitesi: Gamershell.com (Oyunlara dair ne arıyorsanız bu sitede)
En İyi İşletim Sistemi: Windows 7 (Apple MAC OSX Snow Leopard’ı kullanabilecek bir bilgisayarım olmadığı için kıyaslama dışındadır)
En İyi Teknolojik Ürün: O.R.B
En İyi Mobil Telefon: Apple iPhone 3G (Fazla söze gerek yok :) )
Yılın Olayı: Beyaz Saray’ın açık kaynak içerik yönetim sistemi kullanması

Ürün Almadan Önce Kıyaslamak Lazım

Peki kıyaslamayı nasıl yapacağım? Oldukça basit, http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/karsilastirmakiyaslama-siteleri/ adresinde sizin için hazırladığım tam 15 siteyle bu işlemi kolayca yapabilirsiniz.

Web Tasarımcılarına Tavsiyeler

Bu köşe yazımı yazdıktan sonra belki de şu ana kadar aldığım e-postaların toplamından daha fazla e-posta aldım. Sorular hep aynıydı: “Tavsiyeleriniz nelerdir?”

Madem bu kadar ilgi var, bana e-posta gönderen okuyucularımıza da dediğim gibi bunu köşe yazısı olarak hazırlamaya karar verdim. Lafı fazla uzatmayacağım, 9 yıllık web tasarımcısı ve programcısı olarak adım adım tavsiyelerimi sıralıyorum. İsteyen dinler, isteyen sallamaz, keyif sizin:

1) Just relax, take it easy! Bu şarkıyı bilenler elbette vardır, Mika’nın efsanevi şarkılarından biri. Türkçesi kısaca “Sakin ol!” demek. Yaptığınız tasarımı mutlaka beğenmeler olacak, hatta işi abartıp “Bu ne biçim tasarım, kıçıma tuvalet kağıdı diye bile kullanmam” diyenler olacaktır. Sakin olun. Unutmayın, eleştirinin dozunu kaçıranlar gerçekte “kıskanç” insanlardır.

2) KISS… İngilizce’de “öpücük/öpmek” anlamına gelir, aklınızda böyle kalsın. Açılımı ise: Keep It Simple Stupid! Yani “Basit tut aptal!”. Bunun başka açılımları da var, ama ben bunu daha çok seviyorum :) (KIS: Keep it Simple (Basit tut), KISS: Keep It Short and Simple (Kısa ve basit tut)) Tasarımı mümkün olduğu kadar basit yapın, ama Einstein’ın dediği gibi “… çok da fazla basit değil”. Sektöre yönelik renkler ve sayfa tasarımı yapmaya özen gösterin.

3) Mutlaka profesyonel anlamda resim işleme programı kullanın ve kreatif bir yönünüz olsun. Sağdan soldan toplayacağınız resim ve fotoğraflar sizi bir yere kadar götürür, sonra rezil eder. Ben şahsen 10 yıldır Photoshop kullanıyorum. Siz ister Photoshop, ister Corel, isterseniz de başka bir şey kullanın. Ama mutlaka kullanın, basit resim işleme programları sizi yarı yolda bırakır.

4) JavaScript ile CSS’i birbiriyle “dostça” kullanabilirseniz, tasarım konusunda sırtınız biraz zor yere gelir. Günümüzde oldukça kolay kullanımlı JQuery ve Mootools gibi JavaScript kütüphaneleri bulunuyor. JavaScript’e alışınca CSS’i, CSS’e alışınca JavaScript’i es geçmeyin, üzülürsünüz.

5) Ücretsiz olan açık kaynak tasarımları “esin kaynağı” ya da “bir şeyler öğrenmek” için kullanın. Bu tasarımları alıp üzerinde modifiyelerle başkasına satarsanız, bir süre sonra foyanız ortaya çıkar, rezil olursunuz. Nitekim ben böylelerini rezil etmeye bayılıyorum :) Ama şöyle bir nokta var: Parayla satın aldığınız tasarımları sözleşme uyarınca dilediğiniz gibi kullanabilir ya da modifiye edebilirsiniz, bunda bir sakınca yok.

6) Esinlenmek ayrı bir şey araklamak ayrı bir şey. Başka yerde gördüğünüz tasarımlardan esinlenebilirsiniz, ama kopyasını yapmak etik değildir. Bu durum yüzük tasarımcılarından elbise tasarımcılarına (sosyetikler modacı diyor) kadar geçerli olan bir şeydir.

7) Sabırsız olmayın, mükemmelliği yakalamaya çalışın. “Amaaaan canım, şu sütunla aralarında 1 piksellik farklı renkte boşluk var, göz görmez zaten bunu” deyip geçiştirmeyin. “Para veren gözler” öyle bir görür ki, aklınız hayaliniz şaşar.

Bu tavsiyelerim, Web tasarımı konusunda bir noktaya gelmek isteyenler için. Açık kaynak olan ücretsiz tasarımları alıp sağa sola kitleyenlere değil. Onlar kitlemeye devam etsinler, gün gelip adları “üçkağıtçıya” çıkınca, bir daha bu sektörde iş yapamazlar. Nitekim sektör büyük gibi görünse de aslında çok küçük çünkü kaliteli iş yapanların sayısı az. Dolayısıyla hemen hemen herkes birbirini tanır, dünya küçük unutmayın.


Ortaya Karışık 1: 1 ay sonra askere gidiyorum, sizlerden ayrı kalacağım. Bu 1 ay süresince de Teknovole.com’da beni çok bulamayabilirsiniz, yazılarımı göremeyebilirsiniz. Malumunuz biraz dinlenmek ve fırsat bulabilirsem tatil yapmak istiyorum. Ama her hafta köşe yazılarımı düzenli olarak yazacağım.

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de ne kadar çok sevgi “böcüğü” varmış da haberim yokmuş. Geçen müzik kanallarından birinde gördüm. SMS gönderiyorsunuz, mesajınız çıkıyor. Mesajlar hep aynı: “Seni çok seviyorum bitanem/ay yüzlüm/ela gözlüm/bebeğim vs.” O zaman bu kadar kavga dövüşün nedeni ne?

Ortaya Karışık 3: Bu köşeden siyaset konuşmayacağıma yemin ettim, yeminimi bozmayacağım. Söylemek istediğim çok şey var aslında, ama yeri burası değil. Dünyada hiçbir ülke teröristlerle aynı masaya oturup barış anlaşması yapmaz. Bırakın devletleri, kabileler bile bu şekilde barışmaz (merak eden varsa alsın kitap okusun, görsün). Türkiye Cumhuriyeti, Muz Cumhuriyeti oldu da haberimiz mi yok? Toplumun her şeyden haberi var, siyasetçiler umarım bunun farkına varırlar. Muz Cumhuriyeti sandıkları ülkede, dikkat etsinler de muzun kabuğuna basıp ayakları kaymasın.

Ortaya Karışık 4: Dünya tek kişilik ekiplere doğru gidiyor. Takım oyunu pek kalmadı. Nerden çıkardım bunu şimdi? Günümüzde program sunucularının dahi kişisel blogları var ve düşüncelerini oradan dile getiriyorlar. Eskiden program yapılır, hep birlikte konuşulurdu. Herhalde halen sıkı sıkıya ekip olduklarını benimseyenler sadece bazı karikatüristler.

Ortaya Karışık 5: Yahu ne kadar çok uzman var Türkiye’de? Bilişim ve teknolojileri uzmanı, sosyal medya uzmanı, yaşam koçu (uzman pek hoş durmuyor, o yüzden koç diyorlar herhalde), zart uzmanı, zurt uzmanı. Yaptıkları işin ehliyetini, yani kapı gibi diplomasını alamayan herkes kendine bir şeyin uzmanı deyiveriyor. Bu kişilere uzmanlığı kim veriyor? Sağlık sektöründe durum farklı, uzmanlık için aşamalar var. Ben de diş uzmanıyım, çok fena diş çekerim :)

Ortaya Karışık 6: Michael Jackson öldü, özellikle yazmadım. Hem kendisini hem müziğini hem de yaptıklarını sevmediğim bir insan. Ayrıca sevenleri üzülmüşken, üzerlerine gitmek istemedim. Ama aradan zaman geçti, artık yazabilirim. Michael Jackson müziğin kralı falan değildir, bana göre Elvis Presley, Freddy Mercury ve Frank Sinatra müziğin kralıdır.

Yeni Arkadaşlarınız: Reklam Sülükleri

Bilgisayar mühendisiyim, öncesinde de hep teknoloji ile içli dışlı oldum. Teknolojiyi seviyorum, eşyalarımı paylaşabilirim ama bilgisayarımı asla. Ama bazen düşünüyorum da, bunun sonu acaba ne olacak? Bilim kurgu filmlerinde dünyayı bekleyen bir sona doğru ilerliyor muyuz?

Bu bahsedeceğim konunun dünyanın sonu ile bir ilgisi yok, sadece “farkındalık” yaratma peşindeyim. Bir süredir takip ettiğim bir sektör var: İnternet reklamcılığı. Bu sektörün ağırlıklı temsilcileri güzel vücutlu ve güzel yüzlü kadınlar ya da bu tarz fotolar koyan kimlik bunalımındaki veya para olsun da gerekirse bir tarafımı bile veririm diyen erkekler, çirkin kadınlar…

Reklam sülüklerinin bulunduğu başlıca yerler: Twitter, FriendFeed, Facebook ve StumbleUpon. Bu sülükler son derece yüzsüz ve ısrarcıdır. İşin ilginci, karşınızdaki insan olduğu için mesajlarınıza mantıklı cevaplar alırsınız, gerçekten arkadaşınız olduğunu zannedersiniz. Bir süre sonra bakarsınız, ilgi ve alakanızın dışında grup teklifleri, Web sayfası teklifleri ya da haberler gelmeye başlar. “Daha yeni tanıştık, ilgi alanlarımı bilmiyor” diye düşünürsünüz, ama aslında karşı tarafın ilgi alanınızla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu içeriklerin reklamını yapmak, bu reklama tıklayarak siteye gidenler üzerinden para almaktır tek amacı. Bu tarz linklerde, adres satırında şöyle bir şey görebilirsiniz: http://www.blabla.com/blabla.htm?referrer=facebook&person=caroline… Blabla.htm’den sonra ? işareti ile devam eden kısma programlama dilinde “Query String” diyoruz. “Referrer” ile siteye erişen kişinin nereden geldiğini, “person” ile de reklam sülüğünü tanımlıyor. Burada isim yerine sayı da olabilir, bu durumda veritabanındaki kayıtlarda bu sayı ile kişiyi eşleştirir. Böylece istatistik tutulmuş olur ve örneğin Caroline, siteye 5 kişi kazandırmışsa belki de 1 dolar kazanmış olur.

Dolayısıyla size gelen her arkadaşlık teklifine yanaşmayın. Bunların bir kısmı, ünlülerin isimlerini kullanarak da size ulaşabilir, aldanmayın. Belki de karşı taraftaki güzel kızımızın gönlü olsun diye tıkladığınız link, bilgisayarınızı format amcayla tanıştırabilir, haberiniz olsun. Demedi demeyin, çiğ et yemeyin.


Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz günlerde 90’ların seçkilerinden oluşan bir müzik CD’si aldım. Her dinlediğimde eskilere döndüm. 1984 doğumluyum ve 90’ları doya doya yaşadım. O zamanlara dönmek ister misiniz deseler, tereddütsüz evet derim. Neden mi?:

1. Terlerdik, toz yutardık, üstümüz başımız parçalanır veya kirlenirdi, ama top oynardık. Rüzgarı hissederdik, doğayı solurduk. 15 yıldır aynı yerde oturuyorum, bizim top oynadığımız yerler şu anda bomboş, 1 tane çocuk bile yok. Muhtemelen evde PES veya NBA Live oynuyorlardır.

2. 90’larda çocuklarda obezite sıkça görülen bir şey değildi. Çocuklar çok sık hasta olmazlardı. Çünkü başında saatlerce oturacakları bir şey yoktu. Şişman olanlar genelde çizgi film bağımlıları ya da çok çalışan öğrencilerdi. Çok sık hasta olunmazdı çünkü sokaktaki binbir mikroba karşı bünye sağlam olurdu.

3. RTÜK yerine aile terbiyesi vardı.

4. Müzik dinlenmek için dinlenirdi. Şimdiki gibi kelimelerin anlamlarını bilmemesine rağmen “Yabancı müzik” dinliyorum diye hava yapmak için değil (benzer konuda Yiğit’in yazısına buradan ulaşabilirsiniz).

5. Ace of Base, Coolio, MC Hammer, Metallica’nın Metallica olduğu, Iron Maiden’dan gençlik fışkırılan dönemlerdi. Hemen hemen herkes pek çok şarkıyı bilirdi. Şimdi müzik kanalını açtığımda aptala dönüyorum ki ciddi anlamda müzik manyağı biriyimdir.

6. Kadın memesi ve öpüşme gibi günümüzde normal sayılan şeyleri görmek için gece 12’den sonrasını beklemek gerekirdi. Çin Çin ve kırmızı noktalı filmlerden ötesi yoktu televizyonda. Şimdi müzik kanalındaki kliplere ya da Fashion TV’ye bakmanız yeterli.

7. Yeni çıkan şeyler büyük bir heyecanla karşılanırdı; alınan şeyler de… Sırasıyla Atari, Commodore 64 (C64) ve Amiga 500 Plus alındığı dönemlerde ne kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum. Şimdi çocuğa PlayStation 3 veriyorsunuz, Xbox 360 da isterim diyor.

8. Anlık mesajlaşma yerine anlık görüşmeler yapardık. Yüz yüze konuşurduk. Masa oyunları oynanırdı, favorim Gizli Hedef’ti. En kötü masa oyununda bile kafanızı çalıştırmanız gerekirdi. Şimdi bakıyorum Counter Strike ve türevleri için zerre kadar beyine ihtiyaç yok: Adam çıkınca vur, hepsi bu kadar. Belki de günümüz çocuklarının ve gençliğinin git gide salaklaşmaya başlamasının nedeni budur.

9. Bayramlarda şekerin yanında para da verilirdi. Şimdi bırakın parayı, çocuklar şekeri bile zor alıyorlar.

10. Üniversite mezununun bir karizması ve ağırlığı vardı. Şimdiki gibi belediyenin temizlikçi kadrosu için başvurmayı bırakın, üniversite mezunlarına kolay kolay iş beğendirilmezdi. İşverenler telefonlardan arayarak “Bizle çalış” derlerdi.

Ortaya Karışık 2: Malumunuz Fatih Terim Türk Milli Futbol Takımı’nı bıraktı. Türk Milli Futbol Takımı oyuncu bulmakta zorlanıyor, Türkleştirdiği oyuncuları kadrosuna almaya devam ediyor. Spor okulları ve bu konuda ciddi bir eğitim verilmediği sürece de Türk oyuncu bulamayacaklar. Eskiden her mahalle arasında top oynayan çocuklar vardı, futbol Brezilya’daki gibi sevilirdi. Ama ille de başarı istiyoruz diyorsanız, Türk Milli PES Takımı falan kurun, dünya şampiyonluğu gelebilir.

Ortaya Karışık 3: Özentilikten nefret ettiğimi bir önceki köşe yazımda “Ortaya Karışık 1”de belirtmiştim. 1 hafta sonra karşıma özenti devlet memuru çıktı. Haberi 18 Ekim 2009 Sözcü Gazetesi’nden aldım. Eğer Türkiye’nin muhtarı bu derece Amerika özentisi ise daha üst kademedekileri tahmin edemiyorum:

Kovboy Muhtar

Türk İnsanı ve Web Site Tasarımı

2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.

Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.

Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.

Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.

Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.


Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamaya odaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.

Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özelkısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.

Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.

Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.

Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)

Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…

Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.

Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)

Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).

Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)

Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)

Arayan Mevlasını da Bulur Belasını da

Yapay Zeka (İngilizce kısaltması AI – Artificial Intelligence) günümüzün teknoloji dünyasının olmazsa olmazlarından. En basitinden en gelişmişine (yani robot) yapay zeka kullanılıyor. Elbette her teknolojik üründe kullanıldığını söyleyemeyiz, ancak yüksek oranda kullanılmaya başlandı.

Halen yapay zekanın sadece donanımsal ürünlerde kullanıldığını düşünüyorsanız, ciddi anlamda yanılıyorsunuz. Nitekim oyun dünyasının olmazsa olmazı yapay zeka, artık İnternet’te de boy gösteriyor. Bunun en iyi örneği ise arama motorlarıdır. Savaş bir türlü sonlanmıyor, her gün yapay zeka üzerine çalışan mühendisler, doğru bilgiyi çok daha hızlı kullanıcıya sunmaya çalışıyor. Arama motorları arasında bu rekabet, yeni bir alan da doğurdu: SEO (Search Engine Optimization – Arama Motoru Optimizasyonu). SEO sayesinde arama motorlarında üst sıralara çıkmak için çabalayan oldukça fazla İnternet sitesi var. Teknovole.com da bunlardan biri. Reklam bütçemiz olmadığı için en iyi reklamı arama motorlarında yapacağımızı düşünüyoruz. Teknovole.com’un SEO çalışmalarını ciddi bir tempoda sürdürüyoruz. Nitekim kuruluş tarihimiz olan 5 Mayıs’tan bugüne kadar Teknovole.com’a yüzde 73.31 oranla en fazla giriş arama motorlarından oldu (Google en başta).

Pay güzel olunca, isteyeni de çok oluyor. Google henüz piyasada yokken İnternet’in bir numaralı arama motorlarından biri AltaVista idi. Belki şimdiki nesil, bu sitenin adını bile duymadı. O dönemde Türkiye’de kullanamadığımız için gözden kaçan İnternet servis sağlayıcı AOL de ağır toptu. Google piyasaya çıktıktan sonra, eski çalışanları pastadan pay kapabilmek için Cuil’i çıkarttı. Ama yapay zekaları tam bir fiyaskoydu ve İnternet aleminde dalga konusu oldular. Sonrasında Microsoft geç kaldığını düşündü, önce Yahoo!’yu alıp arama motoru piyasasında yer edinmeye çalıştı. Başarılı olamayınca da bir süredir üzerinde çalıştıkları Bing ortaya çıktı. Henüz emekleme aşamasında olan Bing, ilginçtir ki şu anda Google’ın arama payını yüzde 2 oranında düşürmeyi başardı. Twitter mevcut arama motorundan mutlu olmayacak ki, yeni ve gelişmiş bir arama motoru için uzun zamandır çalışıyor. Dünyada bilgi varolduğu sürece, bunu en doğru ve en hızlı şekilde görüntüleme yarışı da devam edecek. İnternet kazan, arama motorları kepçe, ha babam de babam rekabet sürecek. Bundan kazanan kim olacak? Elbette İnternet kullanıcıları ve İnternet sitesi sahipleri. Nitekim düzgün bir SEO ile şu anda Google’a ücretsiz reklam verebiliyorsunuz :)


Ortaya Karışık 1: Temmuz ayında abonesi olduğum Turkcell’den Vodafone’a geçtim. 6 iş günü içinde geçişin tamamlanacağını söylediler, ama üçüncü gün gelen mesajla ertesi gününde Vodafone hattımı kullanmaya başladım. 50 TL’lik Cep Limitsiz paketine geçtim. 9 Ağustos 2009 tarihinde aynen şöyle bir SMS aldım: “09.08.2009 tarihi itibariyle Cep Limitsiz faturalı 50 TL paketinizden doğan 31935 sn limitinizin %80 kısmı kullanılmıştır.” Hemen 31935 saniyeyi 60’a bölerek dakikayı hesapladım çünkü kullandığım paket 750 dakika diğer hatlara ücretsiz arama sunuyor. Sonuç: 532.25 dakika. Hani 750’ydi? Aynı gün Vodafone’a İnternet üzerinden mesaj gönderdim. 10 Ağustos 2009 tarihinde halen cevap alamayınca, bu sefer Vodafone’dan 7000 ile ulaştığınız müşteri hizmetlerini aradım. Müşteri temsilcisine bağlanılacak kısmı 15 dakika aradım, sonunda buldum ve yaklaşık 20 dakika da müşteri temsilcisini bekledikten sonra konuşmayı başarabildim demeyi çok isterdim, ama olmadı. Tam sorunumu anlattım, cevap alıyordum ki “Vodafone’a 21 Temmuz’da geçmişsiniz, faturanızın kesim tarihi her ayın 15’i…” kısmını duyduktan sonra hat kesildi. Aslında buradan bir şey çıkarttım, ama beni 13 Ağustos’ta, 9 Ağustos’ta gönderdiğim mesaja istinaden arayan müşteri temsilcisinden duyduklarımla birleştiriyorum çünkü aynı şeyi düşünmüşüz: “Faturanızın kesim tarihi her ayın 15’idir. Siz 21 Temmuz’da Vodafone’a geçiş yapmışsınız. Dolayısıyla aradaki gün farkından dolayı ücretsiz görüşme hakkınızı tam olarak kullanamadınız. Ancak faturanız kesildikten sonra böyle bir sorunla bir daha karşılaşmayacaksınız, 750 dakika olan hakkınızı tam olarak kullanabileceksiniz. Aynı zamanda bu ay gerçekleşen kesinti nedeniyle 50 TL olan ödemeniz gereken tutardan da kesinti düşülecek.” Hemen bir hesap daha yaptım. 750 dakika günlük kaç dakika ediyor? 750/30=25 dakika. 21 Temmuz ile fatura dönemim olan 15’i arasında kaç gün var? Aslında bu tereddütlü… Çünkü 15 ile 21’i de sayacak mıyız belli değil. En kötü ihtimalleri hesaplayıp bu iki günü de saydığımda 8 x 25 dakika = 200 dakika. En başta hesapladığım 532.25 dakikaya 200 dakikayı ekliyorum 732.25 dakika ediyor, yine 750’ye ulaşmadı, üstelik en kötü ihtimalle… Neyse dedim, Vodafone’a 1 ay daha şans veriyorum. Bakalım gerçekten 750 dakikayı fatura dönemimden sonra kullanabilecek miyim? Henüz faturam gelmedi, o yüzden 50 TL’den kesinti olup olmadığını bilemiyorum. Bunu önümüzdeki hafta yazacağım.

Sezar’ın hakkı Sezar’a: Turkcell fiyat politikası nedeniyle oldukça fazla müşteri kaybediyor. Ancak hizmet kalitesini her zaman takdir etmişimdir. Nitekim müşteri hizmetlerine 3 dakika sonra bağlanabiliyorsunuz. Zamanında Superonline da böyle “En iyisi benim, benden iyisi yok, fiyatımı belirlerim, beğenen alır” modunda takılıyordu, şimdiki halini görüyorsunuz. Dayanamadılar, şirketi başkasına satmak zorunda kaldılar.

Ortaya Karışık 2: Sammyciğim öleli 1 hafta oldu (Sammy de kim? Burada). Garip… Bazen laminant parkede patilerinin tıkırtısı kulağımda yankılanıyor, bazen kokusu burnuma geliyor, bazen de ellerimde yumuşacık tüylerini hissediyorum. Halen şoktayım sanki… Yokluğuna alıştım da diyemiyorum, alışamadım da. Dün akşam salonun bir köşesinde laminant parkede pati izlerini gördüm. İçin bir tuhaf oldu. Dakikalarca o noktaya bakakaldım, varlığını gözümde canlandırdım. O pati izlerinin orada ayaktaydı sanki…

Teknoloji = İnternet mi?

Malumunuz Türkiye’de İnternet hızı ve teknolojisi zaman geçtikçe ilerlemesine rağmen, halen ciddi anlamda bir altyapı çalışması yapılmamaktadır. Umarım İnternet’i hızlandırma çalışmaları, bir süre önce gerçekleşen ve vatandaşlarımızın hayatını kaybettiği “hızlı tren” kavramına dönmez.

Büyük veya küçük ölçekli hangi şirket olursa olsun, bir ürünü pazara sunmadan önce kullanıcıların eğilimlerini ölçen pazar araştırmaları yapar. Apple’ın kurucularından biri olan Steve Wozniak, Kasım 2008 Capital Dergisi’nin 166. sayfasında yaptığı söyleşide de buna değinmiştir.

Birkaç ay önce özellikle İnternet kullanımı için annemden, “Ben bu işi öğrenmek istiyorum,” şeklinde bir talep aldım. Mevcut masa üstü ve dizüstü bilgisayarlar, yeni başlayan ve bu işi çabucak öğrenmek isteyen birisi için biraz kompleks kalıyordu. O dönemde Asus Eee kişisel bilgisayarlar henüz çıkmıştı ve ben de ilk olarak bunlara göz gezdirdim. Linux işletim sistemini kullanan modeli, maddi açıdan ucuz olduğu kadar, kullanım açısından da son derece kolay. 512MB Ramli, 4GB flash diskli ve linux işletim sistemli modelini satın aldım. Aradan birkaç ay zaman geçtikten sonra, aldığım bu bilgisayarın kullanımı tamamen İnternet (ve Skype gibi İnternet tabanlı programlar) üzerine yoğunlaştı. Evde kendi bilgisayarını açmaya üşenen aile bireyleri de dahil olmak üzere herkes ya e-postalarını kontrol ediyor ya da o anlık girmesi gereken İnternet sayfalarına giriyor. Şimdi soru şu: Teknoloji = İnternet mi?

Aldığımız Asus Eee kişisel bilgisayarı ile çok kompleks işler yapılamayacağını ben de kabul ediyorum. Ancak günümüzde İnternet bir hastalık haline gelmişken, acaba İnternet’te neler yaptığımızı bir düşündünüz mü? Bugün bir anket yapsak, pek çok kişi İnternet’i haber okumak, e-postalarına bakmak ya da anında mesajlaşma programlarına bağlanmak (MSN Messenger gibi) için kullandığını görürüz. Dolayısıyla ilk netbook üreticisi Asus‘un iyi bir pazar araştırması yaptığı aşikar. Hele hele netbookların mantar gibi bitmesi, çok satıldığının bir göstergesi.


Bilgisayar dergiciliğine ilk başladığım sıralarda, CD kullanımı henüz yaygınlaşma aşamasındaydı. Benden bir önceki jenerasyon yazar ve editörler, bilgisayar dergilerinde disket (hani 1.44mb kapasiteli kare şeklideki depolama aygıtı) verildiğini biliyorlardır. Fakat ne hikmetse, halen bu sektörde bulunan veya o dönemlerden yetişmiş yazılımcılar, şu anda büyük şirketlerde “duayen” konumundalar. Çünkü o dönemlerde bilgiye erişmek, Cumhurbaşkanı’na erişmek gibi bir şeydi. Hal böyle olunca, bir bilgi için ne kadar emek sarfediyorsanız, o bilginin de o kadar değeri oluyordu. Şimdilerde bilgiler havada uçuşuyor ve hangisine inanmak gerektiği ise tam bir muallak. Özellikle Türkiye’de kapatılan ağır top İnternet sitelerini düşünürsek, nerden ne şekilde bilgi edineceğimiz sorusu kafaları karıştırıyor.

Son olarak, “Teknoloji = İnternet mi?” sorusuna yanıtlarınızı bekliyorum. Benim kişisel görüşümü bir örnekle açıklayacak olursak: Para hayattaki en önemli şeylerden biridir, ama parayla uzun vadede her şeyi satın alamazsınız. Bunu İnternet’e uyarlayacak olursak: İnternet bilişim konusunda en önemli şeylerden biridir, ama bilişim hayatımız İnternet’ten fazlasıdır.

WordPress’le Geçen Pazar Günü

Bir önceki yazımda bahsettiğim tarihten biraz geç yayınlıyorum, ancak yazıyı detaylandırmak istedim. O yüzden yazması biraz uzun sürdü, bunun için sizden öncelikle özür dilerim. Aynı yazıyı Yazı İşleri Müdürü görevinde bulunduğum Potkal için bugün köşe yazım olarak girdim. İsterseniz bu adresten, Potkal’daki köşe yazımı okuyabilir, isterseniz de web günlüğümden okumaya devam edebilirsiniz. Her iki tarafta da aynı şey yazıyor, merak etmeyin :)

En son WordPress’in 2.6.2 versiyonunda takılıp kalan web günlüğümle (blog) uzun zamandır ilgilenemiyordum. Fakat 15 Şubat Pazar günü fırsattan istifade ederek başladım güncellemeye. İnsan başlayınca bir şevke geliyor ki sormayın gitsin! Hazır el atmışken, uzun zamandır değiştirmek istediğim temama da bir güzellik yaptım. Eski temamı (Buggy) beğeniyordum, güzel bir görüntüsü vardı. Ancak bütün İnternet tarayıcılarında düzgün görünmüyordu (özellikle Opera’da). Bununla birlikte renkler biraz cırtlaktı ve zamanla göz yoruyordu. Bu konuda da bayağı bir eleştiri aldım. Hazır şevke gelmişken, bari temamı da değiştireyim dedim. Ama bu kısma ve önemli WordPress fonksiyonlarına birazdan değineceğim. Önce WordPress’i güncellemek isteyenlere birkaç kelamım var.


WordPress otomatik güncelleme gibi bir özellik getirdiyse de, ben eşeğini sağlam kazığa bağlayanlardanım. Dolayısıyla manuel olarak yapmak her zaman için tercih sebebim. Geçmişte böyle otomatik güncelleştirmelerden dolayı birkaç kere ağzım yandı (güncelleştiremedi, bir baktım sunucuda bütün dosyalar da uçmuş). Manuel güncelleştirme yapmak isteyenler bu yolu takip edebilir (bunlar aslında WordPress’in Türkçe sitesinde de yazıyor):

1. Öncelikle yedek almanızda yarar var. Özellikle “wp-content” klasörü çok önemli. Çünkü burada eklentileriniz (plugins) ve temalarınız bulunuyor (themes). Bununla birlikte kök dizindeki “wp-config.php” dosyasını da yedeklemelisiniz, çünkü bu dosyada da veritabanı bilgileriniz bulunuyor. Güncelledikten sonra bu bilgileri tekrar girmek istemezsiniz değil mi? Eğer .htaccess dosyanız varsa (sadece Unix tabanlı sunucularda çalışır), bunun da yedeğini alın. Elbette son olarak veritabanınızı yedekleyin. Zaten veritabanı yedekleme işini periyodik olarak yapmalısınız, dünyanın binbir türlü hali var, değil mi ama :) Sonuç olarak çalışan sisteminizin bütün bir yedeğini alın.

2. Sonra WordPress kontrol paneline giriş yaparak, bütün eklentileri kapatın (deaktif etmek).

3. Evet, şimdi en civcivli kısma geldik. “wp-admin” ve “wp-includes” klasörlerini olduğu gibi sunucunuzdan silin. Yeni indirmiş olduğunuz WordPress dosyası içindeki aynı isimli klasörleri sunucunuza yükleyin. “wp-content” klasörünü silmenize gerek yok, aynı isimdeki yeni klasörü sunucuya yüklerden, “Üstüne yazılsın mı?” diye soracaktır, evet demeniz yeterli.

4. Üçüncü adımı başarıyla tamamlamışsanız, kök dizinde “index.php”, “wp-app.php” vs. gibi bazı dosyalar var. Yeni indirdiğiniz WordPress klasöründeki bu dosyaları sunucunuzdaki aynı yere yükleyin. “Üstüne yazılsın mı?” diye soracaktır, evet demeniz yeterli.

5. Ve şimdi ölüm kalım meselesi! WordPress kontrol paneline tekrar giriş yapmayı deneyin. Burada eğer veritabanında bazı değişiklikler yapılması gerekiyorsa, sizi bu konuda uyaracaktır ve bir butona basmanızı isteyecektir (nitekim bende istedi). Bu butona tıkladıktan sonra, “Her şey yolunda” tarzında bir mesaj almışsanız, başarıyla WordPress’i güncellediniz demektir. Eğer bu adım başarısız olursa, siteniz evlere şenlik olacak :) İşte veritabanının yedeğini almak da burada önem arzediyor.

Zor mu geldi? Ohooo kim yapacak bunu mu diyorsunuz? Evet açıkçası biraz meşakkatli bir işlem, ama zor değil. Sadece hamallık yapıyorsunuz biraz o kadar. WordPress’in 2.6 sürümünden itibaren neredeyse 2 haftada bir sürüm güncellediğini düşünürsek, vay halimize! O yüzden bir süre beklemekle iyi etmişim :)

WordPress, 2.7.x sürümüyle bazı görsel değişikliklere gitmiş ve birkaç yeni özellik eklemiş. Bunlardan ayrıntılı olarak bahsetmeyeceğim, çünkü buradan detayına ulaşabilirsiniz.

Şimdi gelelim neredeyse bütün Pazar günümü harcadığım detaylara… Açıkçası bütün İnternet tarayıcılarında düzgün görünen bir temayı uzun süredir web günlüğümde kullanmak istiyordum. Yeni bir tema yapmak için yeterli zaman bulamadığımdan, hazır bir tema üzerinde değişikliklere gitmeyi düşünüyordum. Mübarek ne zor bir işmiş düzgün yazılmış bir CSS’e sahip WordPress teması bulmak! Opera’da düzgün olsa Firefox’ta yamuluyor, Internet Explorer’da düzgün olsa Opera’da yamuluyor. Büyük bir sabır ve içilen 4 kupa kahveden sonra, Opera, Firefox ve Internet Explorer’da aynı görünen temayı buldum. Üstelik renk açısından da son derece güzel. Gözü yormayan bir renk paleti seçilmiş. Bununla birlite bazı seçenekleri de bünyesinde barındırıyor. Bu yeni temada, önceki Buggy temamda kullanamadığım, ama çok faydalı olan “aktif panel” özelliği de bulunuyor. Bunun anlamı, “Widget”leri sürükleyip bıraktığınızda (aktif panel temada neredeyse ya da hangisini seçtiyseniz orada) bu programcığa sahip oluyorsunuz. Bu son bulduğum temanın adı Typebased, Woo Themes tarafından geliştirilmiş. Woo Themes normalde parayla satılan temalar geliştiriyor, ancak bu temayı ücretsiz olarak kullanıcılara sunmuş. Nerde beleş oraya yerleş mantığıyla (!) bu temayı kullanmaya karar verdim. Neyse efendim, bir güzel kurdum temayı (tema klasörünü olduğu gibi sunucunuzda “wp-content”in altındaki “themes” klasörüne yüklüyorsunuz ve daha sonra WordPress kontrol panelinden “Appearance” (Görünüm) seçeneğine tıkladıktan sonra temanızı seçip aktif ediyorsunuz). Bu tema Türkçeleştirilmiş temalar arasında yer alıyor, Türkçe haline buradan ulaşabilirsiniz. Ancak Türkçesinde cümle düşüklüklerine ve harf eksikliklerine rastladım, bazı alanlar da Türkçeleştirilmemiş (yorum yazarken “İsminiz” ve “E-posta” kutucuklarının yanında orjinalinde bulunan “required” (gerekli) kelimesi yazıyordu, ben buraları da Türkçe’ye çevirdim). Dolayısıyla sil baştan kendim Türkçeleştirdim. Bununla birlikte Woo Themes bazı cingözlükler yapmış! Bedava diye de bu yapılmaz ki! Yazınızdaki yılı göstereceğiniz yerde “O” yazıyor. Alla alla dedim, neden yılı göstermiyor. Bir baktım, düzgün belirtilmemiş. Normalde “<?php the_time(’Y'); ?>” yazması gereken yerde “<?php the_time(’o'); ?>” yazıyor. Ama azimli Türk gencinden kaçmaz tabii, hemen düzeltmeleri yaptım :)

Şimdi genel tema yapısında, sizlere dosyaların ne işe yaradığını anlatacağım. Bu dosyalar sadece bahsettiğim “Typebased” temasına ait değil. Düzgün oluşturulmuş bir temada, en azından bu dosyaların bulunması gerekir. Tema tasarımcısı üstüne ek fonksiyonlar ekleyebilir (Typebased’de de var), ancak bu dosyalar her WordPress temasında bulunması gerekir:

archive.php: Arşivlerinizi düzenleyen dosyadır. index.php dosyasından ayrı şekilde görsellik katabileceğiniz bu dosya, “<?php get_header(); ?>” fonksiyonu ile sayfanın tepesini, “<?php get_sidebar(); ?>” fonksiyonu ile aktif sayfa sütununu ve “<?php get_footer(); ?>” fonksiyonu ile de sayfanın en altındaki alanı gösterir.

comments.php: Yorumları düzenleyen, belli bir şablona sokan dosya.

footer.php: Sitenin en altındaki alanı düzenleyen dosya. Genellikle Google Analytics gibi istatistiksel sonuçlar veren servislerin script kodlarını koymak için de uygun bir yerdir. Çünkü site içindeki her sayfada açılır.

header.php: Sitenin tepe kısmını düzenleyen dosya. Sitenin metatagları, açıklamaları, anahtar kelimeleri (keyword), favicon resmi (site açıldığında adres çubuğunda gösterilen küçük resim), RSS kaynaklarını, sitenin logosunu ve bazı durumda menülerini belirttiğiniz yer bu dosyadır.

index.php: Sitenin anasayfasının görüntüsü. Önemli dosyalardan bir tanesi. Anasayfadan kasıt, genellikle içeriğin bulunduğu göbek olarak tarif edebileceğim alanı düzenleyen dosya. En tepesinde “<?php get_header(); ?>” fonksiyonu ile header ve en altta “<?php get_footer(); ?>” fonksiyonu ile footer dosyalarını çeker. Tema birden fazla sütunlu olabilir ve bu sütunların bir veya birden fazlası aktif olabilir (widget özelliği kullanılabilen sütunlar). index.php dosyası aynı zamanda bu sütun ya da sütunları “<?php get_sidebar(); ?>” fonksiyonu ile çeker. Yani sonuç olarak, index.php dosyası, ana sayfaya şeklini veren (anasayfa şablonunu oluşturan) dosyadır.

page.php: Web günlüğünüz sadece yazılardan (post) ibaret değildir, aynı zamanda sayfa (page) da oluşturabilirsiniz. Mesela kendinizi tanıtan bir yazıyı, sayfa olarak kaydetmelisiniz ki kalıcı olsun. Çünkü yazılar, gönderildiği tarih sırasına göre büyükten küçüğe doğru sayfada yer alır. Kendinizi tanıttığınız metni yazı olarak yayınlamışsanız, sitenizi belli bir süre güncelledikten sonra bu yazı görünmeyecektir. page.php dosyası da, bu tarz sayfa metinlerinin görünüşünü şekillendiren dosyadır. index.php dosyasından ayrı şekilde görsellik katabileceğiniz bu dosya, “<?php get_header(); ?>” fonksiyonu ile sayfanın tepesini, “<?php get_sidebar(); ?>” fonksiyonu ile aktif sayfa sütununu ve “<?php get_footer(); ?>” fonksiyonu ile de sayfanın en altındaki alanı çeker.

search.php: Bu dosya ile arama sonuçlarının nasıl görüneceğini ayarlayabilirsiniz. index.php dosyasından ayrı şekilde görsellik katabileceğiniz bu dosya, “<?php get_header(); ?>” fonksiyonu ile sayfanın tepesini, “<?php get_sidebar(); ?>” fonksiyonu ile aktif sayfa sütununu ve “<?php get_footer(); ?>” fonksiyonu ile de sayfanın en altındaki alanı çeker.

sidebar.php: Sabahtan beri sürekli söylediğimiz aktif sayfa sütunu burada tanımlanır. Eğer temanızda böyle bir özellik yoksa, bu dosya bulunmayabilir, doğrudan sayfa sütunları index.php dosyasında tanımlanmış olabilir. Her sidebar.php dosyasının aktif sütun tanımlamayacağını da belirteyim. Peki nasıl anlayacaksınız?  sidebar.php dosyasını notepad gibi metin editörüyle açtıktan sonra şöyle bir satır olup olmadığına dikkat edin: “<?php if (function_exists(’dynamic_sidebar’) && dynamic_sidebar(1) ) : else : ?>”. Eğer varsa, sizin sütununuz aktif sütundur demektir ve WordPress Widget’ları kullanabilirsiniz.

single.php: Bu dosya, yazınıza tıklandıktan sonra, yazının tek başına gösterildiği (yorum kısmıyla birlikte) sayfanın şablonunu belirler. index.php dosyasından ayrı şekilde görsellik katabileceğiniz bu dosya, “<?php get_header(); ?>” fonksiyonu ile sayfanın tepesini, “<?php get_sidebar(); ?>” fonksiyonu ile aktif sayfa sütununu, “<?php comments_template(); ?>” fonksiyonu ile comments.php’de tanımlamış olduğunuz yorum şablonunu ve “<?php get_footer(); ?>” fonksiyonu ile de sayfanın en altındaki alanı çeker.

<html>, <head> ve <body> header.php dosyasında açılır. <head> yine header.php dosyasında kapatılır (</head>). Ama <body> ve <html>, footer.php dosyasında kapatılır (</body> ve </html>).

Şimdi de size işinize yarayacak birkaç önemli WordPress fonksiyonundan bahsedeceğim:

<?php the_time(’d'); ?> : Yazının ya da sayfanın yayınlandığı günü gösterir.

<?php the_time(’M'); ?> : Yazının ya da sayfanın yayınlandığı ayı gösterir.

<?php the_time(’Y'); ?> : Yazının ya da sayfanın yayınlandığı yılı gösterir.

<?php bloginfo(’template_directory’); ?>: Temanızın sunucuda bulunduğu yeri çeker. Pek çok temada, tema klasörünün içinde “images”, “img”, “i” ya da “imgs” gibi klasörlerde, temada kullanılan resimler bulunur. Bu resimleri sayfada farklı yerlerde kullanmak istediğinizde, resmin sunucuda bulunan tam adresini keşfetmenize ve yazmanıza gerek yoktur. Mesela tema klasöründe, “images” isminde bir klasörümüzün içinde tamamını oku yazısının yanına bir resim eklemek istediğiniz. Bunu temanın CSS ile yapabileceğiniz gibi, küçük resimlerde yazı ile aynı hizaya geliyorsa, CSS ile uğraşmanıza gerek yoktur. Mesela benim web günlüğümde “Tamamını Oku” yazısının yanında küçük bir top dönüp duruyor, bunu şu şekilde yerleştirdim: “<img src=”<?php bloginfo(’template_directory’); ?>/images/tamaminioku.gif” alt=”Tamamını Oku” title=”Tamamını Oku” />” (başlangıçtaki ve en sondaki tırnaklar yok).

<?php the_category(’,') ?> : Yazının ait olduğu kategorileri, aralarına virgül (,) atarak gösterir. Mesela benim kullandığım Typepad temasında varsayılan olarak yazının kategorileri görünmüyordu, bu fonksiyonu ekledim.

<?php the_author_posts_link(); ?> : Yazının ya da sayfanın yazarını, linklenmiş bir şekilde gösterir. İsme tıklandığında, o yazarın yazmış olduğu yazıların arşivini getirir.

<?php comments_link(); ?> : Yazıya ya da sayfaya yapılan yorumlara yönlendirme yapar. Yazı veya sayfa tek başına açılır ve doğrudan yorumlar kısmına atlama yapar. Ama tek başına kullanımının pek de bir anlamı yoktur. O yüzden genellikle aşağıdaki fonksiyonla birlikte kullanılır.

<?php comments_number(’0′,’1′,’%'); ?> : Yazıya ya da sayfaya yapılan toplam yorum sayısını gösterir. Bunun için çeşitli varyasyonlar da mevcut: <?php comments_number(’Yorum Yapılmamış’,'1 yorum’,'% yorum’); ?> şeklinde yazı da yazabilirsiniz. Böyle bir kullanım hiç yorum yapılmamışsa, sıfır (0) yerine “Yorum Yapılmamış” (tırnaksız) yazacaktır. Genellikle yukarıdaki <?php comments_link(); ?> fonksiyonu ile birlikte kullanılır. Böyle bir kullanımda, yorum belirtecine (sıfır, bir ya da birden fazla – 10 tane yorum yapılmışsa 10 yazar- veya yorum yapılmamış, 1 yorum, birden fazla yorum – 10 tane yorum yapılmışsa 10 yorum yazar -) tıklandığında, otomatik olarak yazı veya sayfa tek başına açılır ve sayfa doğrudan yorumlara kaydırılır. Bu şekilde kullanmak isterseniz şunu yazabilirsiniz: <a href=”<?php comments_link(); ?>”><?php comments_number(’0′,’1′,’%'); ?></a>

<?php bloginfo(’stylesheet_url’); ?> : Stil Şablonunuzu (CSS) URL olarak verir (http://www.potkal.com/stil.css gibi). Genellikle header.php dosyasının içinde, HTML’in “<head>” kısmında, stil şablonunu göstermek için kullanılır. Tam kullanım: <link rel=”stylesheet” type=”text/css” href=”<?php bloginfo(’stylesheet_url’); ?>” />

<?php bloginfo(’rss2_url’); ?> : Genellikle header.php dosyasının içinde HTML’in “<head>” kısmında, sayfanın RSS 2.0 adresini göstermek için kullanılır. Tam kullanımı: <link rel=”alternate” type=”application/rss+xml” title=”RSS 2.0″ href=”<?php bloginfo(’rss2_url’); ?>” />

<?php bloginfo(’comments_rss2_url’); ?> : Yorumların RSS 2.0 beslemesi. Sitede yorumların beslemesine link vereceğiniz yerlerde kullanılabilir. RSS 0.92 ve Atom 0.3 versiyonları da mevcut. Baştaki “comments_” kısmı sabit, diğer kısımlara sırasıyla “rss_url” ya da “atom_url” eklenebilir. Ben kendi temamda, sayfanın en altında yorum beslemesine linklemede kullandım: <a href=”<?php bloginfo(’comments_rss2_url’); ?>”>Yorumlar</a>

<?php bloginfo(’rss_url’); ?> : Genellikle header.php dosyasının içinde HTML’in “<head>” kısmında, sayfanın RSS 0.92 adresini göstermek için kullanılır. Tam kullanımı: <link rel=”alternate” type=”text/xml” title=”RSS 0.92″ href=”<?php bloginfo(’rss_url’); ?>” />

<?php bloginfo(’atom_url’); ?> : Genellikle header.php dosyasının içinde HTML’in “<head>” kısmında, sayfanın Atom 0.3 adresini göstermek için kullanılır. Tam kullanımı: <link rel=”alternate” type=”application/atom+xml” title=”Atom 0.3″ href=”<?php bloginfo(’atom_url’); ?>” />

<?php bloginfo(’pingback_url’); ?> : Size yönlendirme yapıldığında haberdar edecek bir fonksiyondur. Mesela bir yazınıza, başka bir siteden link verildi. Bu durumda o yazınıza yapılan bu yönlendirme yorumlara eklenecektir. HTML’in “<head>” kısmında kullanılır. Tam kullanımı: <link rel=”pingback” href=”<?php bloginfo(’pingback_url’); ?>” />

<?php bloginfo(’name’); ?> : WordPress kontrol panelinde, web günlüğünüzün adını tanımladığınız bir alan bulunmaktadır (“Settings” (ayarlar) bölümünde). Buraya yazmış olduğunuz ismi elde etmek için kullanılan bir fonksiyondur. Ancak bu şekilde kullanımı, sizi sonuca götürmez, sayfada web günlüğünüzün adını otomatik olarak gösteremezsiniz. PHP’de çıktı (output) komutu olan “echo” ile kullanmalısınız: <?php echo bloginfo(’name’); ?>

<?php bloginfo(’url’); ?> : Web günlüğünüzün URL adresini verir. Yine bu adres, kontrol panelinde “Settings” (ayarlar) bölümünde sizin tarafınızdan tanımlanmıştır (Blog Address (URL) – Blog Adresi (URL)) ve bu fonksiyonla tanımlamış olduğunuz değeri elde edersiniz. Eğer web günlüğünüzün adına yönlendirme yapmak isterseniz (kendi web günlüğümde footer.php dosyasında bunu yaptım), kullanımı şu şekilde: <a href=”<?php bloginfo(’url’); ?>”><?php echo bloginfo(’name’); ?></a>

<?php bloginfo(’description’); ?> : Yine WordPress kontrol panelinde “Settings” (Ayarlar) bölümünde, web günlüğünüz için bir tanımlama yapmışsınızdır (Tagline kutusu). Eğer bu tanımı kullanmak istiyorsanız, bu fonksiyonu kullanabilirsiniz. Ancak tıpkı “name”de olduğu gibi, tek başına kullanımı, sayfaya çıktı vermeyecektir, o yüzden “echo” ile kullanılmalıdır: <?php echo bloginfo(’description’); ?>

<?php the_content(); ?> : Yazmış olduğunuz bir yazının tamamını gösterir, özet göstermez.

<?php the_excerpt(); ?> : Yazmış olduğunuz bir yazının tamamını göstermez, özetini gösterir.

<?php the_permalink() ?> : Yazının tam URLsini verir.

<?php the_title(); ?> : Yazının başlığını verir.

Mesela ben temamda “Tamamını Oku” yazısını şu şekilde yaptım: <a href=”<?php the_permalink() ?>” rel=”bookmark” title=”<?php the_title(); ?>”>> Tamamını Oku</a>

<?php echo date(”Y”); ?> : Yazılar haricinde, sayfanın diğer herhangi bir yerinde mevcut yılı göstermek için kullanılır. Örneğin kullandığım temada en alttaki yılı bu şekilde gösteriyorum. Her yıl kendiliğinden otomatik olarak değişecek, dolayısıyla her seferinde bu alanı düzeltmeye gerek yok.

Son olarak belirteceğim özellik için ne yazık ki tam olarak bütün işlemi yapan tek satırlık WordPress fonksiyonu yok. Çünkü WordPress sürümlerine göre değişiklik gösteren hazır bir fonksiyon bulunuyor. Dolayısıyla öncelikle bu fonksiyon WordPress versiyonunda var mı, onu kontrol etmek lazım. Eğer yazılarınızda, yazılarınız için belirtmiş olduğunuz etiketleri (tag) göstermek isterseniz, aşağıdaki satırı olduğu gibi kullanmalısınız:

<?php if (function_exists(’the_tags’) ) {the_tags(’<h4 class=”etiketler”>’, ‘, ‘, ‘</h4>’); } ?>

Buradaki <h4 class=”etiketler”> kısmı, benim stil şablonum (CSS) ile ilgili. Siz buraya kendi stil şablonunuza göre bir tanımlama yapabilirsiniz. </h4> seçeneğiyle de stil şablonumdaki sınıfı kapattım. Mesela siz etiketleri yanlarına nokta koyarak, alt alta dizmek istiyorsanız, fonksiyon şu şekilde olmalı:

<?php if (function_exists(’the_tags’) ) {the_tags(’<ul><li>’, ‘, ‘, ‘</ul>’); } ?>

Aradaki virgüller, birden fazla etiket varsa, ne şekilde ayrılacağını gösteriyor. Ben virgülü seçtim, siz başka bir şey koyabilirsiniz. Eğer etiketlerinize herhangi bir stil vermek istemiyorsanız, yukarıda anlattığım alanları boş bırakabilirsiniz.

Anlattığım bütün bu fonksiyonlar WordPress 2.7.1 sürümüne göredir. Genellikle sondaki etiket olayı haricinde hepsi, diğer sürümlerde de bulunuyor, dolayısıyla sorun yaşayacağınızı sanmıyorum.

Son olarak gelelim fasülyenin faydalarınaaaaa… Bunca şey anlattık, ama WordPress’te yazı tarihleriniz Türkçe görünmüyor! O zaman ne yapacaksınız? WordPress bunun için de ayrı bir dosya oluşturmuş. “wp-includes” klasörü içinde bulacağınız “locale.php” dosyasında, ay isimlerini Türkçeleştirebilirsiniz. Böylece yazılarınızda Türkçe tarih görünür. Ama ben bununla uğraşamam diyorsanız, sizin için bir güzelliğim var :) Kendi web günlüğümde kullandığım dosyayı buradan indirebilirsiniz. Eğer dosyayı çok merak ediyorsanız, dosya ile ilgili açıklamaları buradan okuyabilirsiniz. Wordpress genelde “locale.php” dosyasını değiştirmiyor, dolayısıyla Wordpress’in önceki versiyonları için de bu dosyayı indirebilirsiniz. İndirdiğiniz arşiv (.rar) dosyasını açıp, “locale.php” dosyasını Wordpress klasörü içindeki “wp-includes” klasörü altına kopyalayın. “Değiştirilsin mi?” sorusuna “evet” deyin.

Ama durun daha bitmedi! Eğer 10 dakika içinde sipariş verirseniz, etiket bulutundaki (tag cloud)  herhangi bir etiketin üzerine gittiğinizde “1 topic”, “10 topics” gibi İngilizce kelimeleri; yazar adına gittiğinizde çıkan “Posted by:” cümlesini ve yazınızı koyduğunuz kategori(leri)nin üzerine gittiğinizde çıkan “View all posts in” ile “Filed under” cümlelerini Türkçeleştiren bu dosyayı da size hediye ediyorum. Bu dosyaları aynı locale.php’yi yüklediğiniz gibi yükleyebilirsiniz (Wordpress klasörü içindeki “wp-includes” klasörü altına kopyalayın. “Değiştirilsin mi?” sorusuna “evet” deyin).

Ama durun daha bitmedi! Siparişinizi verirken aynı anda amuda kalkabilirseniz, tamamen Türkçeleştirdiğim ve düzenlediğim (ikonlar ve bazı fonksiyonlar) Typepad temasına ücretsiz olarak sahip olabilirsiniz. İndirmek için buraya tıklayın. Tema klasörünü olduğu gibi sunucunuzda “wp-content”in altındaki “themes” klasörüne yüklüyorsunuz ve daha sonra WordPress kontrol panelinden “Appearance” (Görünüm) seçeneğine tıkladıktan sonra temanızı seçip aktif ediyorsunuz:

wordpress-pazar-1820-yi1

Temayı kendi web günlüğümde uyguladığım şekilde paylaşmadım, çünkü renkler ve zevkler farklı olabilir. Ben yazıların yanında, yazının kategorisini ve etiketlerini görüntülemeyi tercih ediyorum, siz istemeyebilirsiniz. Eğer istiyorsanız, aşağıdaki satırları, yukarıda açıklamasını yaptığım dosyalarda ilgili yerlere (ben yorum sayısını gösteren kısım olan <h4 class=”comments”><a href=”<?php comments_link(); ?>”><?php comments_number(’0′,’1′,’%'); ?></a></h4> satırından hemen sonrasına koydum) kopyalayıp yapıştırın:

<h4 class=”kategori”><?php the_category(’,') ?></h4>
<?php if (function_exists(’the_tags’) ) {the_tags(’<h4 class=”etiketler”>’, ‘, ‘, ‘</h4>’); } ?>

Merak etmeyin, stil şablonunda (CSS), gerekli olan sınıfları bıraktım, yani sadece bu satırları olduğu gibi eklemeniz yeterli. Temayı yükledikten sonra, sağ taraftaki sütunda sadece arama seçeneğini göreceksiniz. Hemen telaşa kapılmayın, WordPress kontrol paneline giriş yapın. “Appearance” (Görünüm) seçeneğine tıkladıktan sonra altında açılan menüden “Widgets”i seçin. Buradan dilediğiniz özelliği sayfanıza ekleyebilirsiniz. Ekledikten sonra yanındaki “Edit” linkine tıklayıp, “Title” (Başlık) seçeneğine Türkçe başlık yazmayı unutmayın, yoksa sayfada Türkçe görüntülenmez:

wordpress-pazar-1820-4b-yi5

(Resmin büyük hali için üzerine tıklayınız)

Her şey tamamsa, kafama göre atadığım sağ taraftaki özelliklerle sayfanız aşağıdaki gibi görünmeli:

wordpress-pazar-1820-2b-yi3 (Resmin büyük hali için üzerine tıklayınız)

En alttaki alanda benim web günlüğüme ait bilgilerin bulunduğuna bakmayın. Yukarıdaki fonksiyonları kullandım. Dolayısıyla siz kendi sunucunuza yüklediğinizde, “Settings” (Ayarlar) bölümüne ne yazdıysanız o çıkacak. Ama “Düzenleme: Can Sinan ARTUÇ” satırını çıkarmayın, en azından bunca emeğe saygınız olduğunu gösterirsiniz. Ayrıca temayı aktif ettikten sonra, WordPress kontrol panelinde “Typebased Options” seçeneği çıkacak. Buradan çeşitli ayarlamalar yapabilirsiniz (logonuz gibi). Ancak hatırlatmakta fayda var, ben bütün düzenlemeleri “default” temaya göre yaptım. Diğer renklerdeki tema seçeneklerini seçerseniz, sayfa düzgün görüntülenmeyecektir. “Tamamını Oku” yazısı, eğer “Typebased Options”tan “Özetini Göster?” kutucuğunu işaretlerseniz çıkar, işaretlemezseniz çıkmayacaktır. Bu ne biçim iş diyorsanız, yukarıda belirttiğim orjinal tema adreslerini kullanıp, modifiye edilmemiş Typepad WordPress temasına ulaşabilirsiniz.

Ne duruyorsunuz! Hemen şimdi arayın!

Google Chrome’a Dair İzlenimlerim

Google bir süredir üzerinde çalıştığı İnternet tarayıcısı Chrome’u (Chrome’un Türkçe karşılığı “krom”dur), beta aşamasında kullanıcıların beğenisine sundu. Açıkçası şu anda Internet Explorer 8 de beta aşamasında ve indirilebiliyor, ancak indirip denemek henüz içimden gelmedi. Fakat Chrome’u duyunca, ilk işim indirmek oldu. Beta aşamasında olan bilgisayar programları genellikle problem çıkarma potansiyeli açısından yüksek olurlar, çünkü henüz tam anlamıyla testleri ve geliştirmesi sona ermemiştir. Birkaç saattir Chrome’u kullanıyorum ve dikkatimi çeken bazı şeyleri sizinle paylaşmak istedim. Bununla birlikte Google Chrome’un çalışma prensibine ve özellikliklerine de değineceğim.

Çalışma Prensibi

Chrome aslında 4 adet açık kaynak projenin birleştirilmesinden oluşuyor: Chrome İnternet İşletim Sistemi, V8 JavaScript Motoru, Web Geliştiriciler için Gears ve HTML okuyucu (motor) Webkit.

  • Chrome: Chrome tarayıcının çekirdeği olan Chrome’u (iki kere tekrarlanmış gibi görünüyor, ama aslında İnternet tarayıcının ismi aynı olduğundan kaynaklanıyor) “İnternet İşletim Sistemi” olarak sınıflandırmamızın nedeni şu: Her yeni tab açtığınızda, bu tablar işletim sistemindeki işlemlere (processes) özgü nitelik göstererek çalışıyor. Bunun anlamı da şu: Her tab açışınızda, o tabın kendine ait hafızası (protected memory), hakları (permissions) ve ayrı bir işlem (process) özelliği var. Örneğin Chrome ile 3 farklı siteyi farklı tablarda açın. Sonrasında Ctrl + Alt + Delete tuşlarına basarak ulaşacağınız Görev Yöneticisi’nde (Task Manager), İşlemlere (Processes) bakın. Burada 3 adet “chrome.exe” işlemi göreceksiniz.
  • V8: JavaScript‘in kullanıma başlanması Aralık 2005 yılında dönemin popüler İnternet tarayıcısı olan Netscape‘in 2.0B3 (2.0 Beta 3) versiyonuna denk gelir. Çok iyi hatırlıyorum, JavaScript kitaplarında genellikle “efektlere” dayalı işlemler anlatılır, ama şu andaki kullanımına dayalı herhangi bir şey yer almazdı (şimdi de efektlere dayalı işlemler için de kullanılabiliyor). AJAX’ın gelişimiyle birlikte JavaScript adeta ikinci baharını yaşamaya başladı. Genellikle “Script” dilleri “uygulama dilleri” olarak kabul edilirler, “programlama dili” olarak anılmazlar. Hatta bu pek çok programcı tarafından halen süregelen bir tartışma konusudur. Fakat JavaScript’e artık uygulama dili demek ayıp olur. Her ne kadar “Java” olarak bilinse de (isminden dolayı), aslında JavaScript, Java’nın İnternet ayağı değildir, ayrı bir dildir. Chrome’da JavaScript uygulamaları (AJAX, JQuery de dahil olmak üzere) V8 aracılığıyla derlenip işlemlere (processes), sınıf (class) ve obje (object) kapsamında ilişki kurularak yönetiliyor. Bunun sonucunda da diğer tarayıcılara oranla ortaya çok yüksek bir JavaScript performansı çıkıyor:

Google Chrome JavaScript Genel Performans

Yukarıdaki resim Cnet‘ten alınmıştır. Bu grafikte İnternet tarayıcılarının genel JavaScript performansları görülmektedir. Daha detaylı performans analizini gösteren grafik için buraya tıklayabilirsiniz.

  • Gears: Gears Google tarafından, Google ve Google haricindeki siteler için geliştirilmiş bir platformdur. Öncelikli amacı İnternet uygulamarının masaüstü uygulamaları ile uyumlarını sağlamak olan Gears, bu kadarıyla yetinmeyerek HTML 5.0 ve JavaScript’in bütün nimetlerinden yararlanmayı amaçlamaktadır. Gears kullanılan web sitelerinde performans normal şartlara oranla daha hızlıdır. Ancak şu anda kullanımı pek yaygın değil. Wordpress‘in yeni sürümlerine de Gears özelliği eklendi.
  • Webkit: Webkit, bu çözümler arasında Google’a ait olmayan tek projedir. Günümüzde oyun sektörü çok gelişti ve artık eskisi gibi 1.44MB’lık disketlerde satılmıyor. Oyun üreticileri ya kendi oyun motorlarını geliştiriyorlar ya da varolan oyun motoru üzerine yeni oyunlar geliştiriyorlar. Mesela Quake, Doom oyun motoru üzerine kuruludur ya da Counter Strike, Half Life oyun motoru üzerine kuruludur. Aynı durum İnternet tarayıcılar için de geçerli. Aslında Webkit, Linux İnternet tarayıcısı olan Konqueror (KDE masaüstü ortamı ile entegrelidir ve istenirse ayrı da yüklenebilir) ve Apple‘ın Safari İnternet tarayıcısında kullanılan bir İnternet tarayıcısı motorudur. İnternet tarayıcısı motorunun esas işlevi, İnternet sayfalarındaki XHTML dizilimini doğru bir şekilde anlamak (render) ve bunu kullanıcıya doğru bir şekilde göstermektir. Kullanıcıların bu konu ile ilgili tartışmaları çoktan başladı. Google acaba kendi İnternet tarayıcısı motorunu mu yazmalıydı, Webkit kullanarak doğru bir karar mı verdi yoksa Mozilla Firefox’un kullandığı Gecko motorunu mu kullanmalıydı? Aslında bunu biraz da zaman gösterecek.

Chrome’un Artıları

  • Performans grafiklerini “takmasak” bile, kullanmaya başladığınızda anlayabileceğiniz gibi, Chrome gerçekten Firefox’tan bile hızlı.
  • Basit bir arayüzü var ve bu kullanımı kolaylaştırıyor. İlk başta “dosya, düzen, favoriler” vs. gibi menü sisteminin bulunmaması eksi bir özellik görünebilir, ancak bana göre doğru bir karar verilmiş.
  • Tab’lar en üstte yer alıyor ve bence kullanımı kolaylaştıran bir etken.
  • Her bir tabda açılan sitenin ayrı bir işlem (process) gibi değerlendirilmesi çok mantıklı. Böylece hız performansı artıyor. Ayrıca bir İnternet sitesinden kaynaklanan sorundan dolayı tarayıcının hata vermesi sonucunda, bütün siteleri kapatmanız gerekmiyor, sadece o sitenin işlemini (process) sona erdirmeniz yeterli.
  • Ciddi anlamda çok az bir ayar menüsüne sahip ve bu benim oldukça hoşuma gitti. Ayar menüsünün az olması, yönetim konusunda sizden bir şey çalmıyor, gereken bütün ayarlar var.
  • “Gizli İnternet Sörfü” özelliğini içinde barındırıyor (Incognito). Bu sayede girmiş olduğunuz web sayfaları nerden geldiğinizi, hangi sayfaları gezdiğinizi, ücretsiz gülen yüzlere (smiley) bile yerleştirilebilen “klavye takipçileri” (keylogger) sizin hangi tuşlara bastığınızı bilemiyorlar. Web sayfaları size çerez gönderseler bile Incognito penceresi kapandıktan sonra bunların hepsi otomatik olarak siliniyor. Dilerseniz Incognito özelliğini belli linklere giderken kullanabiliyor (linke sağ tıkladıktan sonra “Open link in incognito window” seçmine tıklamanız gerekiyor), dilerseniz de ayrı bir pencere olarak açabiliyorsunuz (Chrome’da adres satırının sağındaki sayfa imgesine tıkladığınızda “New incognito window” yolunu ya da Ctrl + Shift + N klavye kısayolunu takip etmeniz gerekiyor.
  • Adres satırı aynı zamanda Google arama motoru. İsterseniz bunu Google haricinde bir arama motoruyla da değiştirebiliyorsunuz. Girilen kelime veya kelimelerin otomatik olarak web sitesi olmadığının sonucuna varılıp, Google’da arama sonuçları görüntüleniyor.
  • Mozilla Firefox ile tam uyumlu çalışan İnternet siteleri, Chrome’la da uyumlu çalışıyor. Ben şu ana kadar CSS kullanarak tasarladığım (ya da hazır tasarımlarını kullandığım – örnek: bu blogtaki tasarım) bütün siteleri Chrome ile kontrol ettim. Herhangi bir kayma, görüntü bozukluğu bulunmuyordu.

bloG

Google Chrome’da şu anda yazısını okumakta olduğunuz sitenin görüntüsü.


Chrome’un Eksileri

  • Daha yeni bir tarayıcı olduğu için, herhangi bir eklenti geliştirilmiş değil. Yani şu anda olan eklentisiz, sade bir tarayıcı.
  • Apple Safari ve Firefox’un Ubuntu ile entegre sürümünde olduğu gibi, yazı kutucuklarına (textbox) tıkladığınızda etrafı renklenerek dikkat çekicilik katılmış (Chrome’da turuncu bir renk). Ancak bu CSS ile tasarlanmış arama kutucuklarında sorunlara neden olabiliyor. Örneğin Canartuc.com adresli İngilizce bloğumda kullandığım arama kutucuğunun çevresi yuvartılmış ve bu yuvarlaklıkların ardında kalan arka planına da, başlığın taban rengi verilmiştir (transparan gif ya da pngler, küçük boyuttaki yuvarlama işlemlerinde çok iyi sonuç vermiyor, bu şekilde arka planı renkli yuvarlama işlemleri daha iyi görsel sonuçlar veriyor). Fakat bu kutucuğa tıkladığınızda Chrome bunu bir bütün olarak algılıyor (ki aslında haklı da) ve yuvarlatılmış kutucuğu bir anda dikdörtgen olarak renklendirebiliyor. O yüzden bu özelliğe ne kadar ihtiyaç olduğu bence tartışılır.

Arama Kutucuğu

Yukarıdaki resimde turuncu renk Chrome’un belirginleştirme rengi. Görüldüğü gibi arama kutucuğunun kenarlarının yuvarlatılması, belirginleştirme sonrasında yalan oluyor =:-)

  • Bazı yazı kutucuklarında (textbox), yazdığınız bir metinin belli noktasına geri dönüp, harfi sildikten sonra düzeltme yapmak istediğinizde, sonrasında yazacağınız her şey, mevcut metin üzerine yazılıyor. Bu her zaman tekrarlanan bir şey değil, benim başıma Gittigidiyor.com ‘da bir satıcıya mesaj atarken geldi. Birkaç saat sonra satıcıdan cevap geldiğinde, cevap yazarken yeniden başıma geldi. Ancak sonrasında tekrar bir mesaj yolladığımda aynı olay tekrarlanmadı. Bazen yazı kutucuklarında köşede kalmış ” (çift tırnak) ya da ‘ (tek tırnak) karakterlerini yutabiliyor.
  • İndirmek için “yükleyici” (installer) kullanılmış. Yani Google’dan Chrome’u indirdikten sonra (474KB), yükleme tamamlanmış olmuyor. İndirdiğiniz dosya, İnternet üzerinden “esas” Chrome dosyalarını indirip kurulum gerçekleştiriyor. Bu benim oldukça rahatsız olduğum bir uygulama şekli. Tamamının indirilebilir olmasında ne tür bir sakınca var, halen anlayabilmiş değilim. Bu tarz indirme uygulamalarının en büyük fanatiklerinden biri de Adobe’dir.
  • Alışık olduğumuz “Dosya, düzen…” vs. menüsü bulunmadığından, favorilerinizin ilk başta nerede olduğunuzu anlamıyorsunuz. Favorilerinizi sürekli görünür kılmak için adres satırının yanındaki anahtar ikonuna tıkladıktan sonra “Always show bookmarks bar” seçimini ya da Ctrl + B klavye kısayolunu takip etmeniz yeterli.

Son Olarak

Bir kişinin İnternet üzerindeki hareketlerini, alış-veriş alışkanlıklarını, gezdiği sitelerin genel kategorisini bilmek, o şirkete günümüzde oldukça büyük avantaj sağlıyor. Nitekim bugün Amazon.com ‘a girip bir ürün aradıktan sonraki tekrar ziyaretinizde, son aramanıza yönelik ürünler ayrı bir başlık altında toplanıyor (bu işlem çerezlerle (cookie) yapılıyor). Bu durum ne kadar etik, halen tartışma konusu. Hatta Robert Spector’un yazmış olduğu ve Scala Yayıncılık tarafından piyasaya sürülen “Amazon.com ve Yaratıcısı Jeff Bezos” isimli kitapta bu konuya da değinilmiş, ancak Amazon.com yetkilileri bunda herhangi bir suç olmadığını belirtmişlerdir.

Şu anda Google dünyada en çok kullanılan arama motoru. Dolayısıyla bizim arama alışkanlıklarımızı biliyor. iGoogle gibi özelleştirilebilir servisleri ile, İnternet üzerinde ne okuduğumuzu (e-posta, RSS beslemeleri gibi) da biliyor. Şimdi Chrome ile de hangi siteleri ziyaret ettiğimizi de bilecek. Bu konudaki Google tutumunun ne olacağı merak konusu.

Bizim programlama dilinde kullandığımız “memory leak” sorunu, Chrome’da hissediliyor. “Memory leak”, düzgün yazılmamış bir sistem uygulamasını (windows, linux programları gibi) kapattığınızda, RAM’de kapladığı alanı düzgün boşaltamaması (release) sorunudur. Daha çok oyunlarda yaşanan bir problemdir. Oyun oynamayı bırakıp masaüstünüze geri döndüğünüzde, bilgisayarın bazen kendini toparlayamadığına ve yavaşladığına şahit olursunuz (Ben buna FM 2005′te çok rastlıyorum). Bilgisayarı yeniden başlattığınızda sorun ortadan kalkar. Şu anda piyasada bulunan ve “RAM Hızlandırıcı” (Rambooster) olarak anılan bütün programların çalışma mantığı aslında budur. Düzgün boşaltılamayan hafızaları düzgün boşaltılmış hale getirir. Hiçbir RAM hızlandırıcı, 1GB’lık RAMinizi, 3GB performansına getiremez, bu doğa kanunlarına aykırıdır. Örnek olarak 100 metrelik bir mesafeyi eğer 15 saniyede koşuyorsanız, ne kadar enerji içeceği içerseniz için 100 metreyi 5 saniyede koşamazsınız. Ben bu konuda RamBooster 2.0 programını kullanıyorum. Şu ana kadar kullandığım RAM hızlandırıcı programlar arasında en stabil çalışanı bu program ve üstelik ücretsiz. Google Chrome kullandığım süre zarfında, programın sürekli aktif olduğunu ve RAM’i düzgün bir şekilde boşaltmaya çalıştığını gördüm. Bunun nedeni, ayrı tablarda açtığınız web sitelerinin Google Chrome çalışma prensibine göre ayrı sistem işlemleri (processes) olarak değerlendirilmesi ve RAM’de yer kaplamasıdır.