Arşiv: 'Eleştiri'

National Geographic 2012 Takvimi

Bu yılki National Geographic takviminde eski Türkiye fotoğraflarına yer verilmiş. Seçki güzel, ama takvim bölümünü beğenmedim. Tamam fotoğraf ön plana çıkartılmış, ama masanın bir ucunda dururken uzaktan okumak için kartal gibi gözlere sahip olmak lazım. Fotoğraf ön plana çıkarılmak istendiyse, yataylamasına sayfayı kaplatıp, alt kısmına büyükçe rakamlardan takvim konulsaydı, bana göre daha güzel olabilirdi. Ayrıca takvimlerde alışkanlık şu yöndedir: Tarihler soldan sağa artar (yani günler). Bunda ise yukarıdan aşağı. Dolayısıyla karıştırma şansı çok yüksek :)

 

Google Kimliğini Ne Zaman Bulacak?

Bunalımda veya günümüzün popüler söylemiyle depresyonda olan kişiler sürekli kendileriyle uğraşırlar (burada bunalım ile depresyon aynı şeylerdir demiyorum, farklı şeylerdir. Ama canı sıkılan ‘Depresyondayım’ dediği için atıfta bulundum). Özellikle bayanlarda saçını boyatma, kestirme gibi eylemler sıkça görülür. Bu bilindiği gibi kimlik bunalımının da getirdiği sıkıntılar olabilir.

Aynı şeyi Google’da görüyoruz. Özellik geliştirmek ayrı, sürekli tasarımla oynamak ayrı bir şeydir. Şimdilerde Google, üst kısma siyaha yakın bir koyu gri bant çekti (#2d2d2d, siyah: #000000), :hover, yani mouse ile üzerine gidince açık giri kutuculara boyadı, aktif olan Google servisinin üzerine kırmızı çizgi çekti, iç arama sayfalarında (ana sayfada arama yaptıktan sonra çıkan sonuç sayfasında) arama butonunun rengini maviye çevirdi, sol taraftaki ikonlarını gri tonlu olarak yeniden düzenledi:

Gri tonlar, birkaç yıldan beri Apple’ın imajında bulunuyor. Rengarenk elma logosunu da metalik gri elma logosuna çeviren Apple, web sitesi ve servislerinde genel olarak gri tonları seçiyor. Google’ın rengarenk logosu ile bu yeni tasarımlarında kesişme noktaları var. Mavi buton Google’ın ‘g’lerindeki mavi, aktif olan servisin üzerindeki kırmızı çizgi  ‘o’ ve ‘e’deki kırmızı. Ama artık şu kimlik bunalımından kurtulup, kendine bir yol çizmesinin iyi olacağı kanaatindeyim.

Türkiye’de İş Aramak

Ben bu süre içinde kendi şirketimi kurdum vs. 9 ay sonra değerlendirmeye almışlar, herhalde 90 ay sonra da olumlu ya da olumsuz cevap alırız buradan :)

Parmak Dönemi Sona Ermiş

Parmak ya da el kaldırılmayacak, peki ne olacak? Haber burada… Bir de buna teknoloji diyorlar ya, helal olsun! Çişimiz geldiğinde koltuktan lazımlık çıkartan bir aparat yapalım, büyük tuvaletimiz gelince de otomatik olarak kıçımıza hortum soksun sondaj yapsın. Bu da teknoloji! Parmak veya el kaldırmak medeni bir eylemdir. Dünyanın her yerinde de bu böyledir, kendine güvenen her medeni insan, cinsiyet ayrımı olmadan elini kaldırır, soru sorar veya cevap verir. Tabii bizim de aynı yolu izlediğimiz Araplar ya da benzer ölçüde bağnazlarda kadın parmak ya da el kaldırmaz. Hatta eğer, kafasını, gözünü vs…

Bazıları bilim kurgu filmlerine güler geçer, “Hadi len ordan” der. Ben ciddi izlerim. Kendimi bunalıma sokmam, ama saçmalamadığı sürece fikirlerin doğru olup olmadığını düşünürüm. Sylvester Stallone, Wesley Snipes, Sandra Bullock ve Nigel Hawthorne gibi yıldızların oynadığı 1993 yapımı Demolition Man (Yargıç) filminde Sandra Bullock ile Sylvester Stallone bir çeşit başlık aracılığıyla sevişiyor. İndirme, kaldırma yok… Şimdi bu haberi okuyunca, biraz daha ileriye baktım. Film 2032 yılında geçenleri anlatıyor, ama 2011′de öğrencilerin elini kaldırmasını istemiyoruz. Niye?

Haydi biraz paranoyaklık yapalım… Bu tarz “anonim” hareketlere alışan çocuklar, ilerleyen zamanlarda kızları Facebook üzerinden tavlamaya, yemeği İnternet üzerinden eve sipariş etmeye, sokakta futbol oynayıp da diğer çocuklarla laubali olmaktansa evde Messi ile oynamaya başlayacaklar (ki çoğuna başladılar şimdiden). Peki bu durumda ne olur? Pısırık, kendinden emin olmayan, sosyal beceriden yoksun, mıymıntı nesiller yetişir. Peki yöneticiler zaten bunu istemiyor mu? Demolition Man filminde ülkeyi mutlak yöneten kim? Neden asiler lağımda yaşıyor? Neden çoğunluk pısırıkken, bir avuç insan asi? Gel de bu filmin senaryosunu yazan Peter M. Lenkov ve Robert Reneau‘a hayran kalma!

Bay J + Geveze = Fazla Mesai

Bu grubun adı 2 hafta önce NTV’de Cuma günü saat 23:00′da program olarak karşımıza çıkmaya başladı. 2 programı da izledim. Geveze’yi çok değil, ama akşamları Bay J’yi dinleyen biri olarak, Geveze’yi daha insancıl ve candan, Bay J’yi ise yırtık görünen ama evli ve çocuk sahibi biri olarak gerçekte yırtık olup olmadığı tartışılır bir insan olarak görüyorum (boşandı, ama uzun süre evli kaldı). Her ikisi de şu anda Virgin Radio‘da, Geveze sabah iş saatinde, Bay J’de akşam iş dönüşü saatinde çıkıyor. İki zor saatte ikisi de insanları güldürmeyi başarıyor. Ortak noktaları sadece grupları değil, gerçek isimlerinin garipliğinde de yatıyor aslında :) Bay J’nin gerçek ismi Jerfi Benveniste (İtalyan baba ve Türk asıllı İspanyol annenin oğlu), Geveze’nin ise Jozi Zalma.

Her ikisi de gerçekten başarılı, kabul ediyorum. Ben de dinleyen biri olarak, başarılarını hakettikleri için kazandıklarına inanıyorum. Ama NTV’de çıkan programlarını bir an önce bitirmeliler. Bana göre başarısız olacak bir projede devam ediyorlar. Programın konsepti televizyon için kesinlikle uygun değil. Neden mi?:

  1. Konuklar aslında izleyici. Katılımları %1-2 arasında. Program tamamen Bay J ve Geveze üstünden dönüyor. Her ikisi de arada bir tiyatro performansı sergiliyor, şarkı söylüyor, bolca konuşuyor. Konuklar ise konu mankeni olarak oturdukları yerden sırıtıyor.
  2. Bay J çok kasılıyor. Çok saçma, komik olmayan şeylerde bile kendi kendine gülme efekti veriyor. Bu “komik değildi, ama gülün diye yırtınıyorum” çabasından başka bir şey değil. Bana göre televizyon Bay J’ye göre değil. O, önceden yazılmış, hazırlanmış, kurgulanmış programların adamı. Kendi programını başından sonuna kadar hazırladığını da inkar etmiyor zaten, ama televizyonda böyle olmuyor. O an ne olacağı belirsiz.
  3. Geveze daha mülayim ve insancıl özellikler gösterse de, söyledikleri bir türlü olmuyor. Geçtiğimiz hafta programda “Aşkın ömrü sonsuzdur” konusunu savunurken ikide bir “Size bunu kanıtlayacağım, hakikaten aşkın ömrü sonsuzdur” vs. gibi laflar etmesine rağmen, kanıt aşamasında tökezleyip kaldı. Belki de bu tarz bir program olmasını istiyorlardır, bilemiyorum.

Sonuç: Yakında Bay J ile Geveze’nin albümünü görebiliriz, ama programları bu şekilde devam ederse televizyon tarihinde unutulup gidenler arasında yerini alacak.

Kurdukları grubun bir performansını aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz:

Cep Telefonu Hikayesi

İlk telefonumu Ortaokul üçüncü sınıftayken aldım. Hattımı da o dönem 32.000.000 (şimdinin 32TL’si) lira verip Telsim’den almıştım. Ondan sonra pek çok telefonum oldu, zamanla Turkcell’e, sonrasında da son bir yıla yakın süredir Vodafone’a geçtim. Hayatımda 1 defa Aycell (şimdinin Aveası) kullandım, nefret ettim ve bir daha kullanmadım.

İlk aldığım yaklaşık 2.5 kiloluk camı hafif çatlak ikinci el Netaş telefonumdan şu an kullandığım Nokia E71′e kadar geçen süre zarfı içindeki bütün telefonlarımı kendim aldım. Babama telefon al, hatta 1.500 TL’lik telefon al diyecek yüzüm hiç olmadı. Bazen son model telefon istemedim mi? İstedim… Belli bir olgunluğa erişmeden böyle şeyleri statü zannediyorsunuz. İstedim, ama hiçbir zaman bunu gidip babama dillendirmedim.

Bunu kendimi övmek için anlatmıyorum, o dönemlerde çevremdeki herkes öyleydi. Hatta ağabeyimin benden sonra cep telefonu oldu (aramızda 5 yaş var). Pek çok arkadaşımın benden sonra cep telefonu oldu. O dönemlerde pek fazla insanda olmayan bir şey aldığınız zaman mahçubiyet hisseder, öyle uluorta her yerde çıkartmazdınız.

Şimdiki MSN, PlayStation ve iPhone nesline bakıyorum da (bunlar ayrı nesiller, adlarını bu şekilde koydum), aramızda dağlar kadar fark var. Biz top oynamaktan keyif alırdık, ekrandaki oyuncuya top oynatmaktan değil. Biz şöyle biz böyle, ama en önemlisi biz zamanı geldi çocuk, zamanında delikanlı ve zamanında genç olduk (ben halen gencim, itiraz istemiyorum :)).

Acıyorum bu nesillere, dünyayı iPhone ekranında zannederek, ağızlarının bir kenarından salya akarak embesil embesil dolaşıyorlar. Pek çoğunda zeka pırıltısından eser yok, hayat onlar için yeni bir Converse ayakkabı kadar bile değerli değil.

Ne yazıktır ki sizi bu hale sokan, düşünmeyen, geliştirmeyen, embesil yapan büyüklerinizden hesap da sormuyorsunuz…

Yurtdışı Çığırtkanları ve Fikir Özgürlüğü

bagirmaBu yazıdaki amacım, referanduma “Evet” ya da “Hayır” deyin gibi bir yönlendirme yapmak değil. Aklı fikri yerinde olan her Türk vatandaşı, anayasada yapılacak olan değişiklikleri okur, kendi özgür iradesi ile “Evet” ya da “Hayır” der. Benim takıldığım konu başka…

Günümüzde kişisel fikirleri söyleyebilmek eskisi kadar zor değil. 5 dakika içinde blog kurabiliyor, onunla uğraşamam diyorsanız Twitter ya da FriendFeed’ten yazıyorsunuz. Facebook zaten aldı başını gidiyor. Hal böyle olunca, çığırtkan kişilikli insanları daha iyi tanıyorsunuz.

FriendFeed ve Twitter hesaplarımda tanımadığım kişiler var, ama Facebook’ta bunu yapmıyorum. Ama ben tanıdıklarımı tanıyamamışım demek ki! Yahu bayağı bayağı çığırtkan tanıyormuşum ben :) Referandum için oyunuz “Evet” ya da “Hayır” diye hemen hemen her gün yeni bir yazı görüyorum bu çığırtkanlarda.

Bu çığırtkanların isimlerine bakınca, yahu bu adam Türkiye’de yaşamıyor ki diyorum kendi kendime, bu ne şiddet bu celal? Adama sorarlar, ne biliyorsun kardeşim Türkiye’nin şu andaki durumu ile ilgili diye? Cevap komiktir: “Gazetelerden takip ediyorum”. Onu biz de yapıyoruz :) Kitap okumayan bir toplumuz, ama gazete okuruz. Gazete okumakla uzmanlaşılabilseydi, hepimiz ABD’nin Kuzey Irak’ta yaptıklarından dolayı Ortadoğu uzmanı olmuştuk :)

Lafı fazla uzatmadan diyeceğim şu ki: Susun kardeşim, yiyorsa gelin Türkiye’de yaşayın ve aynı şekilde çığırtkanlık yapın. Buradaki “yiyorsa” kelimesindeki kastım, korkmak ya da fikir özgürlüğü anlamında değil. Türkiye fikir özgürlüğü bakımından oldukça rahat bir ülke (aşağıda örneğini verdim). “Yiyorsa”dan kastım, üç beş kuruş maaş alıp da, ay sonunu nasıl getireceğinizi düşünürken bakalım bu kadar çığırtkan olabilecek misiniz? Yurtdışında dolarları avroları cebe cukkalarken, gazetelerden okuyup okuyup ben de çığırtkanlık yaparım ki bundan da kolay bir şey yok zaten.

Biraz daha dikkat ederseniz, yurtdışında olup çığırtkanlık yapanların çoğunun hükümet yanlısı olduğunu görürsünüz. Hükümet deyince şu andaki mevcut hükümet için değil lafım, hepsi için. A partisi B partisi diye ayırmam ben, biri diğerinin biraz farklısıdır, ama bütüne baktığınızda hepsinde aynı yalan aynı dolan. Olan vatandaşa olur yine. Bu hükümet yandaşlarının yurtdışındaki yegane görevlerinden biri de çığırtkanlık yapmaktır zaten. Bunu gören bizim saf Türk insanı, “Yurtdışı görmüş, yurtdışı terbiyesi almış, sözüne güvenilir kişi” olarak bu asalakların dediklerine inanırlar. Halbuki bizim saf Türk insanı biraz kitap okusa bilir, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği dönemlerde, o dönemin medeniyetler beşiği, Hristiyanların kutsal kenti Roma’da, insanlar sıçtığı boku evinin camından sokağa fırlatıyorlardı*. Öyle medeniyet medeniyet diye kıvrandığınız “yurtdışı” hakkında fikir yürütmeden önce, kulaktan dolma bilgiye inanmayıp gidip görmekte fayda var.

Türkiye’de fikir özgürlüğü yok diyorlar… Nasıl yok yahu! Alın size sıcağı sıcağına bir örnek: Teknovole.com’a Ankara IP adresli bir kullanıcı ebelerimizle ilgili pek hoş olmayan bir yorum yapmış. Şimdi buraya yazmayacağım, ama tahmin etmişsinizdir ne olduğunu. Bu kullanıcının IP adresi var, kullandığı servis sağlayıcının bilgisi var (TTNET ADSL)… TTNET’i durumdan haberdar ettik, bilgileri verdik ve bu kişinin bulunması ile ilgili ricamızı dile getirdik. TTNET’ten gelen cevap aynen şu şekilde:

“Sayın Can Sinan Artuç,

Tarafımıza iletmiş olduğunuz konu ile ilgili olarak, Cumhuriyet Savcılıkları, Mahkemeler ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına başvurmanız gerekmektedir.

TTNET A.Ş.’ye göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür eder, her türlü düşünce ve önerinizi bizimle paylaşmanızı dileriz.

Saygılarımızla,
TTNET A.Ş.”

1 yorum için Cumhuriyet Savcılığı ve Mahkemelerle uğraşacağım, harcayacağım avukat parasının haddi hesabı yok ve davanın ne zaman sonuçlanacağı da meçhul. Hadi ordan TTNET derim size, başka da bir şey demem. Ama kimse de kalkıp, “Fikir özgürlüğü yok, hede hödö” demesin, günaha girersiniz, ağzınız burnunuz yamulur sonra :)

* Kaynak: Dünyanın İlk Günü – Beyazıt Akman – Epsilon Yayıncılık – Sayfa 17

Korku Filmleri de Cacık Oldu

Korku filmleri severim… Korkmam demiyorum, yerimden zıpladığım da olur, ama bundan zevk alıyorum. Psikopat değilim merak etmeyin :)

Siyah-beyaz korku filmlerinden günümüz korku filmlerine kadar pek çoğunu izledim. Konular genellikle aynı olmakla birlikte, yaratıcılık noktasında izleyiciyi tatmin eden filmler de var. Bu yaratıcılığı en son, daha önceden de yazdığım Mirrors (Aynalar) filminde gördüm, en sonuncusu da buydu. Bence gerçekten güzel bir filmdi, ama iyi filmlerin kaderinde olduğu gibi pek de ciddi bir izleyici kitlesi bulamadı. Ama Stephenie Meyer’in, daha önce milyon kez işlenmiş kurt adam-vampir konulu kitapları çok tutulurken, filmleri de oldukça iyi gişeler elde ediyor. Her ne kadar 1000+ film arşivim olsa da, kendimi sinema konusunda hiçbir zaman yeterli bulmam, o yüzden çok da fazla eleştiri yapmak istemiyorum. Ama konu kitap olunca, “Hooop, orda dur biraz” diyebilirim :) Stephenie Meyer’in kitaplarına para verip de okumam, okuyana da mani olmam. Yanlış anlaşılmasın, David Hume okuyan entellektüellerden değilim. Hatta genel olarak kitap tartışmalarına da katılmam, zevk renk meselesi. Neyse konuyu dağıtmayalım…

Evet korku filmlerinde gelinen nokta: Psikopat küçük bir çocuk ve psikopatlıkları ya da koca memeli, kıçı başı açık kampa giden seksi kızların öldürülme hikayeleri arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Son zamanlarda açıkçası doğru düzgün korku filmi izleyemedim. Bunun yerine siyah-beyaz korku filmlerini izleyip, “Adamların elinde bu kadarı varmış, bu kadarını yapmışlar, fazla bir şey beklememek lazım” diyebiliyorum. Ama şimdi teknolojiyse teknoloji, yönetmense yönetmen, zartsa zart zurtsa zurt hepsi var. Eee nasıl helva yapamıyorsunuz?

Bu yazı film sonu bilgisi içerir. Şayet Orphan (Evdeki Düşman) filmini izlememişseniz, kırmızı ile yazılmış yazıları okumayınız. Son zamanlarda tutulan en iyi korku/gerilim filmi hangisiydi? Orphan (İngilizce anlamı “yetim”, ama Türkçe’ye “Evdeki Düşman” olarak çevrilmiş) herhalde, en çok gişeyi o yaptı. Filme bakıyoruz, yine çocuk var. Haa sonunda bu çocuk değil, hormonsal bir bozukluğa sahip yetişkinmişmiş de bilmem neymişmiş. Hadi be ordan, konu bulamıyoruz, sonu da değişik olsun diye yaptık bunu desenize! :)

İşte bahsettiğim durumdan size birkaç örnek:

Friday the 13th (2009)

Friday the 13th (2009)The Echo (2008)

The Echo (2008)The Unborn (2009)

theUnborn(2009)Wrong Turn 3 (2009)

Wrong Turn 3 (2009)

Teknolojide Sinir Bozucu 10 Durum

10. Program Güncellemeleri ve Yamalar
guncelleme
Her ne kadar Windows yama manyağı gibi görünse de, Linux de bir o kadar güncelleniyor. Tamam programlama yaparken “gerçek dünya”nın çoğu zaman farkına varılamıyor, ama bu kadar da dünyadan kopuk olunmaz ki!

9. Bataryaların Çabuk Bitmesi
sarjliPil
En kral şarjlı pilin bile bir ömrü var ve bu ömür sizin kullanım alışkanlığınıza göre 1 günle bile sınırlı olabilir. Orta düzey dizüstü bilgisayar fiyatına sahip Apple iPhone’un bataryası bile çok kullanırsanız en fazla 1 gün dayanabiliyor.

8. Gıcık Seri Numaraları
seriNumarasi
Tamam korsan yazılımları zımbalamak için ekstra çaba sarfediyorsunuz, kabul. Ama para verip aldığınız programların bazen öyle bir seri numaraları oluyor ki, kopyala-yapıştır yapmak için bile ekstra özen gösteriyorsunuz.

7. E-posta İletmeleri (Forward)
epostaForward
Siz de benim kadar bu konuya sinir oluyor musunuz bilemem, ama ben ciddi anlamda sinir oluyorum. Hayata dair felsefeler barındıran The Secret kıvamındaki e-posta iletilerinden nefret ediyorum! Üstelik birileri gönderilen kısmındaki e-postaları topluyor, farkında mısınız?

6. Farklı Şarj Aletleri
sarjAletleri
Cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi, şarjlı tıraş makinesi vs vs derken şarj aletleri için özel bir çanta ya da torba ayırmanız gerekiyor. Tamam hepsinin elektriksel ayarları ayrı olabilir, ama bari ucu standart olsun, elektriksel ayarları ayarlanabilir bir tane şarj aleti kullanalım, çok mu şey istiyoruz?

5. Codecler
codecPack
Hemen hemen her film formatı için ayrı bir codec gerekiyor ve üstelik bunları da sürekli güncellemelisiniz. Multimedia endüstrisi sürekli gelişiyor da haberimiz mi yok?

4. Sosyal Ağlardaki Teklifler
sosyalAg
Özellikle Facebook’ta bir kişinin oynadığı oyun için neden 100 kişi davet edilmesi gerekiyor, anlam verebilmiş değilim. Üstelik birine sardı mı, domino taşı gibi diğer arkadaşlara da sıçrayıp sonra tekrar tekrar size dönüyor.

3. SPAM E-postaları
spamEmail
Kardeşim penisimi büyütmek istemiyorum, Viagra’ya ihtiyacım yok, Google arama motorunda bir tarafınızı da yırtsanız 1. numara olmayı garanti edemezsiniz. Ne biçim bir sülükmüşsünüz anlamadık ki!

2. Hepsi Bir Arada Bilişim Çalışanı
cyborg
Java, ASP .Net, C# .Net, ActionScript, Flash, HTML, CSS, PHP, Jquery zart zurt hepsini biliyor musun? Bilmiyorsan iş vermiyoruz sana, hadi naaaaaaaş! Bir insan hapşururken gözünü açık tutabildiği gün, bunların hepsini bilen biri çıkacaktır elbet! O gün dünyanın kurtuluş günü olacak, ama insan mı cyborg mu olacağı henüz netlik kazanmadı.

1. Web Sitesi Yasakları
webSiteYasak
Herhalde siz de benim kadar bu konuya sinir oluyorsunuzdur. YouTube’u geçtik, bilim adamlarının sitelerine bile yasak getiren zihniyet, en sinir bozucu listemizde birinci sıraya oturuyor.

İlgilenemediğimin Farkındayım

Blog kavramı çıktığından bu yana blogum olmasına rağmen, içeriğim pek çok kez kuş olup uçtu. 1000′e yakın kitaba sahip olan biri olarak, ilk başlarda kitaplardan yazıyordum. Bir gün hosting şirketimin sunucusu çöktü ve “Her gün yedekliyoruz efendim, siz ekstra çaba sarfetmenize gerek yok” cümlesine maalesef inanarak, yedekleme işleminin üzerine çok düşmemiştim. Yaklaşık 500 civarı yazım sizlere ömür.

Sonrasında iş güç derken, her yere yetişebilen parmaklarım, kendi siteme yetişemez oldu.

Şu anda yeni bir proje üzerinde çalışmalar yapıyorum. Bu projeden sonra başka bir projem daha var. Sonrasında bir aksilik çıkmazsa, kişisel siteme daha çok özen göstereceğim. En başta tasarımını tamamen değiştirerek! :)

Twitter‘ımı, blogumdan daha çok kullandığımı söyleyebilirim. Şayet takip etmek istiyorsanız @canartuc kullanıcısı ben oluyorum.

Kişisel sitemin ne SEOsunu (Search Engine Optimization) yaptım ne de daha fazla hit gelsin diye girişimlerde bulundum. Beni bilen biliyor zaten modundayım :)

Bu arada tasarım ve içerik konusunda önerilerinizi bekliyorum. Daha çok yazılım ve teknoloji üzerinde durmayı planlıyorum.

Sevgiler…