Arşiv: 'Eleştiri'

Yurtdışı Çığırtkanları ve Fikir Özgürlüğü

bagirmaBu yazıdaki amacım, referanduma “Evet” ya da “Hayır” deyin gibi bir yönlendirme yapmak değil. Aklı fikri yerinde olan her Türk vatandaşı, anayasada yapılacak olan değişiklikleri okur, kendi özgür iradesi ile “Evet” ya da “Hayır” der. Benim takıldığım konu başka…

Günümüzde kişisel fikirleri söyleyebilmek eskisi kadar zor değil. 5 dakika içinde blog kurabiliyor, onunla uğraşamam diyorsanız Twitter ya da FriendFeed’ten yazıyorsunuz. Facebook zaten aldı başını gidiyor. Hal böyle olunca, çığırtkan kişilikli insanları daha iyi tanıyorsunuz.

FriendFeed ve Twitter hesaplarımda tanımadığım kişiler var, ama Facebook’ta bunu yapmıyorum. Ama ben tanıdıklarımı tanıyamamışım demek ki! Yahu bayağı bayağı çığırtkan tanıyormuşum ben :) Referandum için oyunuz “Evet” ya da “Hayır” diye hemen hemen her gün yeni bir yazı görüyorum bu çığırtkanlarda.

Bu çığırtkanların isimlerine bakınca, yahu bu adam Türkiye’de yaşamıyor ki diyorum kendi kendime, bu ne şiddet bu celal? Adama sorarlar, ne biliyorsun kardeşim Türkiye’nin şu andaki durumu ile ilgili diye? Cevap komiktir: “Gazetelerden takip ediyorum”. Onu biz de yapıyoruz :) Kitap okumayan bir toplumuz, ama gazete okuruz. Gazete okumakla uzmanlaşılabilseydi, hepimiz ABD’nin Kuzey Irak’ta yaptıklarından dolayı Ortadoğu uzmanı olmuştuk :)

Lafı fazla uzatmadan diyeceğim şu ki: Susun kardeşim, yiyorsa gelin Türkiye’de yaşayın ve aynı şekilde çığırtkanlık yapın. Buradaki “yiyorsa” kelimesindeki kastım, korkmak ya da fikir özgürlüğü anlamında değil. Türkiye fikir özgürlüğü bakımından oldukça rahat bir ülke (aşağıda örneğini verdim). “Yiyorsa”dan kastım, üç beş kuruş maaş alıp da, ay sonunu nasıl getireceğinizi düşünürken bakalım bu kadar çığırtkan olabilecek misiniz? Yurtdışında dolarları avroları cebe cukkalarken, gazetelerden okuyup okuyup ben de çığırtkanlık yaparım ki bundan da kolay bir şey yok zaten.

Biraz daha dikkat ederseniz, yurtdışında olup çığırtkanlık yapanların çoğunun hükümet yanlısı olduğunu görürsünüz. Hükümet deyince şu andaki mevcut hükümet için değil lafım, hepsi için. A partisi B partisi diye ayırmam ben, biri diğerinin biraz farklısıdır, ama bütüne baktığınızda hepsinde aynı yalan aynı dolan. Olan vatandaşa olur yine. Bu hükümet yandaşlarının yurtdışındaki yegane görevlerinden biri de çığırtkanlık yapmaktır zaten. Bunu gören bizim saf Türk insanı, “Yurtdışı görmüş, yurtdışı terbiyesi almış, sözüne güvenilir kişi” olarak bu asalakların dediklerine inanırlar. Halbuki bizim saf Türk insanı biraz kitap okusa bilir, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği dönemlerde, o dönemin medeniyetler beşiği, Hristiyanların kutsal kenti Roma’da, insanlar sıçtığı boku evinin camından sokağa fırlatıyorlardı*. Öyle medeniyet medeniyet diye kıvrandığınız “yurtdışı” hakkında fikir yürütmeden önce, kulaktan dolma bilgiye inanmayıp gidip görmekte fayda var.

Türkiye’de fikir özgürlüğü yok diyorlar… Nasıl yok yahu! Alın size sıcağı sıcağına bir örnek: Teknovole.com’a Ankara IP adresli bir kullanıcı ebelerimizle ilgili pek hoş olmayan bir yorum yapmış. Şimdi buraya yazmayacağım, ama tahmin etmişsinizdir ne olduğunu. Bu kullanıcının IP adresi var, kullandığı servis sağlayıcının bilgisi var (TTNET ADSL)… TTNET’i durumdan haberdar ettik, bilgileri verdik ve bu kişinin bulunması ile ilgili ricamızı dile getirdik. TTNET’ten gelen cevap aynen şu şekilde:

“Sayın Can Sinan Artuç,

Tarafımıza iletmiş olduğunuz konu ile ilgili olarak, Cumhuriyet Savcılıkları, Mahkemeler ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına başvurmanız gerekmektedir.

TTNET A.Ş.’ye göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür eder, her türlü düşünce ve önerinizi bizimle paylaşmanızı dileriz.

Saygılarımızla,
TTNET A.Ş.”

1 yorum için Cumhuriyet Savcılığı ve Mahkemelerle uğraşacağım, harcayacağım avukat parasının haddi hesabı yok ve davanın ne zaman sonuçlanacağı da meçhul. Hadi ordan TTNET derim size, başka da bir şey demem. Ama kimse de kalkıp, “Fikir özgürlüğü yok, hede hödö” demesin, günaha girersiniz, ağzınız burnunuz yamulur sonra :)

* Kaynak: Dünyanın İlk Günü – Beyazıt Akman – Epsilon Yayıncılık – Sayfa 17

Korku Filmleri de Cacık Oldu

Korku filmleri severim… Korkmam demiyorum, yerimden zıpladığım da olur, ama bundan zevk alıyorum. Psikopat değilim merak etmeyin :)

Siyah-beyaz korku filmlerinden günümüz korku filmlerine kadar pek çoğunu izledim. Konular genellikle aynı olmakla birlikte, yaratıcılık noktasında izleyiciyi tatmin eden filmler de var. Bu yaratıcılığı en son, daha önceden de yazdığım Mirrors (Aynalar) filminde gördüm, en sonuncusu da buydu. Bence gerçekten güzel bir filmdi, ama iyi filmlerin kaderinde olduğu gibi pek de ciddi bir izleyici kitlesi bulamadı. Ama Stephenie Meyer’in, daha önce milyon kez işlenmiş kurt adam-vampir konulu kitapları çok tutulurken, filmleri de oldukça iyi gişeler elde ediyor. Her ne kadar 1000+ film arşivim olsa da, kendimi sinema konusunda hiçbir zaman yeterli bulmam, o yüzden çok da fazla eleştiri yapmak istemiyorum. Ama konu kitap olunca, “Hooop, orda dur biraz” diyebilirim :) Stephenie Meyer’in kitaplarına para verip de okumam, okuyana da mani olmam. Yanlış anlaşılmasın, David Hume okuyan entellektüellerden değilim. Hatta genel olarak kitap tartışmalarına da katılmam, zevk renk meselesi. Neyse konuyu dağıtmayalım…

Evet korku filmlerinde gelinen nokta: Psikopat küçük bir çocuk ve psikopatlıkları ya da koca memeli, kıçı başı açık kampa giden seksi kızların öldürülme hikayeleri arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Son zamanlarda açıkçası doğru düzgün korku filmi izleyemedim. Bunun yerine siyah-beyaz korku filmlerini izleyip, “Adamların elinde bu kadarı varmış, bu kadarını yapmışlar, fazla bir şey beklememek lazım” diyebiliyorum. Ama şimdi teknolojiyse teknoloji, yönetmense yönetmen, zartsa zart zurtsa zurt hepsi var. Eee nasıl helva yapamıyorsunuz?

Bu yazı film sonu bilgisi içerir. Şayet Orphan (Evdeki Düşman) filmini izlememişseniz, kırmızı ile yazılmış yazıları okumayınız. Son zamanlarda tutulan en iyi korku/gerilim filmi hangisiydi? Orphan (İngilizce anlamı “yetim”, ama Türkçe’ye “Evdeki Düşman” olarak çevrilmiş) herhalde, en çok gişeyi o yaptı. Filme bakıyoruz, yine çocuk var. Haa sonunda bu çocuk değil, hormonsal bir bozukluğa sahip yetişkinmişmiş de bilmem neymişmiş. Hadi be ordan, konu bulamıyoruz, sonu da değişik olsun diye yaptık bunu desenize! :)

İşte bahsettiğim durumdan size birkaç örnek:

Friday the 13th (2009)

Friday the 13th (2009)The Echo (2008)

The Echo (2008)The Unborn (2009)

theUnborn(2009)Wrong Turn 3 (2009)

Wrong Turn 3 (2009)

Teknolojide Sinir Bozucu 10 Durum

10. Program Güncellemeleri ve Yamalar
guncelleme
Her ne kadar Windows yama manyağı gibi görünse de, Linux de bir o kadar güncelleniyor. Tamam programlama yaparken “gerçek dünya”nın çoğu zaman farkına varılamıyor, ama bu kadar da dünyadan kopuk olunmaz ki!

9. Bataryaların Çabuk Bitmesi
sarjliPil
En kral şarjlı pilin bile bir ömrü var ve bu ömür sizin kullanım alışkanlığınıza göre 1 günle bile sınırlı olabilir. Orta düzey dizüstü bilgisayar fiyatına sahip Apple iPhone’un bataryası bile çok kullanırsanız en fazla 1 gün dayanabiliyor.

8. Gıcık Seri Numaraları
seriNumarasi
Tamam korsan yazılımları zımbalamak için ekstra çaba sarfediyorsunuz, kabul. Ama para verip aldığınız programların bazen öyle bir seri numaraları oluyor ki, kopyala-yapıştır yapmak için bile ekstra özen gösteriyorsunuz.

7. E-posta İletmeleri (Forward)
epostaForward
Siz de benim kadar bu konuya sinir oluyor musunuz bilemem, ama ben ciddi anlamda sinir oluyorum. Hayata dair felsefeler barındıran The Secret kıvamındaki e-posta iletilerinden nefret ediyorum! Üstelik birileri gönderilen kısmındaki e-postaları topluyor, farkında mısınız?

6. Farklı Şarj Aletleri
sarjAletleri
Cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi, şarjlı tıraş makinesi vs vs derken şarj aletleri için özel bir çanta ya da torba ayırmanız gerekiyor. Tamam hepsinin elektriksel ayarları ayrı olabilir, ama bari ucu standart olsun, elektriksel ayarları ayarlanabilir bir tane şarj aleti kullanalım, çok mu şey istiyoruz?

5. Codecler
codecPack
Hemen hemen her film formatı için ayrı bir codec gerekiyor ve üstelik bunları da sürekli güncellemelisiniz. Multimedia endüstrisi sürekli gelişiyor da haberimiz mi yok?

4. Sosyal Ağlardaki Teklifler
sosyalAg
Özellikle Facebook’ta bir kişinin oynadığı oyun için neden 100 kişi davet edilmesi gerekiyor, anlam verebilmiş değilim. Üstelik birine sardı mı, domino taşı gibi diğer arkadaşlara da sıçrayıp sonra tekrar tekrar size dönüyor.

3. SPAM E-postaları
spamEmail
Kardeşim penisimi büyütmek istemiyorum, Viagra’ya ihtiyacım yok, Google arama motorunda bir tarafınızı da yırtsanız 1. numara olmayı garanti edemezsiniz. Ne biçim bir sülükmüşsünüz anlamadık ki!

2. Hepsi Bir Arada Bilişim Çalışanı
cyborg
Java, ASP .Net, C# .Net, ActionScript, Flash, HTML, CSS, PHP, Jquery zart zurt hepsini biliyor musun? Bilmiyorsan iş vermiyoruz sana, hadi naaaaaaaş! Bir insan hapşururken gözünü açık tutabildiği gün, bunların hepsini bilen biri çıkacaktır elbet! O gün dünyanın kurtuluş günü olacak, ama insan mı cyborg mu olacağı henüz netlik kazanmadı.

1. Web Sitesi Yasakları
webSiteYasak
Herhalde siz de benim kadar bu konuya sinir oluyorsunuzdur. YouTube’u geçtik, bilim adamlarının sitelerine bile yasak getiren zihniyet, en sinir bozucu listemizde birinci sıraya oturuyor.

İlgilenemediğimin Farkındayım

Blog kavramı çıktığından bu yana blogum olmasına rağmen, içeriğim pek çok kez kuş olup uçtu. 1000′e yakın kitaba sahip olan biri olarak, ilk başlarda kitaplardan yazıyordum. Bir gün hosting şirketimin sunucusu çöktü ve “Her gün yedekliyoruz efendim, siz ekstra çaba sarfetmenize gerek yok” cümlesine maalesef inanarak, yedekleme işleminin üzerine çok düşmemiştim. Yaklaşık 500 civarı yazım sizlere ömür.

Sonrasında iş güç derken, her yere yetişebilen parmaklarım, kendi siteme yetişemez oldu.

Şu anda yeni bir proje üzerinde çalışmalar yapıyorum. Bu projeden sonra başka bir projem daha var. Sonrasında bir aksilik çıkmazsa, kişisel siteme daha çok özen göstereceğim. En başta tasarımını tamamen değiştirerek! :)

Twitter‘ımı, blogumdan daha çok kullandığımı söyleyebilirim. Şayet takip etmek istiyorsanız @canartuc kullanıcısı ben oluyorum.

Kişisel sitemin ne SEOsunu (Search Engine Optimization) yaptım ne de daha fazla hit gelsin diye girişimlerde bulundum. Beni bilen biliyor zaten modundayım :)

Bu arada tasarım ve içerik konusunda önerilerinizi bekliyorum. Daha çok yazılım ve teknoloji üzerinde durmayı planlıyorum.

Sevgiler…

Türkiye’nin T’si ile Teknolojinin T’si

Amma yaptın sen de diyorsunuz değil mi? Evet yaptım, acı ama gerçek. Bildiğiniz üzere 331 Kısa Dönem olarak askerliğimi tamamladıktan sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde evimdeydim. Yol boyu babamla geniş bir sohbet ve ara sıra yorgunluktan uyuklamak haricinde kız arkadaşımla telefonda konuştum. Eve geldiğimde annemle biraz sohbet ve özlem gidermenin ardından güzel bir duş yapıp 3 saat kadar uyudum. Yalan söylemeyi hiç sevmem, kalktıktan sonra başka hiçbir şey yapmadan doğrudan bilgisayarımı açtım ve gece 12’ye kadar Türkiye’de neler olmuş bir yandan okurken bir yandan da bilgisayarımın güncellemelerini yaptım. Asker dönüşü pek çok kişi ya evde oturur suya sabuna dokunmaz ya da dışarıdan eve girmez. Benim teknoloji ve bilgisayar sevdam apayrı, hatta size göre “manyaklık” derecesinde olabilir, kabul ediyorum. Ama 5 yaşındayken neysem şu anda 26 yaşında olarak halen aynıyım, değişeceğimi de hiç sanmıyorum.

Askerlik dönüşünde konsept olarak halen çok ısınamadığım, ama delicesine ihtiyaç duyduğum dizüstü bilgisayar almam gerekiyordu. Benim işi bu, bilgisayar mühendisiyim ve mutlaka taşınabilir bilgisayara ihtiyacım oluyor. Bu zamana kadar yadigar Toshiba dizüstüm ile idare etsem de artık alarm çanları çalmaya başlamıştı. Efendim dizüstü bilgisayar alacaksanız, hele hele de benim gibi bu teknolojiyi sonuna kadar sömürecekseniz, iyi bir ürüne ihtiyaç duyuyorsunuz. Ayrıca işlemci gibi parçaları değişemediğinden, son teknoloji bir şey almalısınız ki sizi en az 3 yıl götürsün. Doğal olarak i7 işlemcili ve 1 GB harici ekran kartlı modellere bakıyorum. Bakıyorum da, doğru düzgün i7 işlemcili dizüstü yok Türkiye’de. Amazon.com’a bakıyorum zebil gibi, Türkiye’ye bakıyorum 2-3 markada 1-2 model var. Herhalde İnternet üzerinde yok dedim, başladım taş duvar dükkanları gezmeye. Ankara’da oturuyorum ve Ankara’da bulunan bütün teknoloji mağazalarını gezdim. Bir tane ASUS marka Vatan Bilgisayar’da, bir tane de Dell marka Teknosa’da bulabildim. Detaylı araştırmalar ve klavye diziliminden dolayı (ayrık tuş yapısı) ASUS’ta karar kıldım. İşin bu noktasında önemli olan benim aldığım ürün değil, teknolojiyi ülkemize getiren şirketlerin tutumlarıdır. Halen stok eritme çabası içinde olmaları, yeni ürünleri bir kenara bırakmalarına neden oluyor. Aslında onlara da suç bulamıyorum, malum ekonomi ve piyasanın arz-talep dengesi. Bizim tüketicimiz “Aaaa ne ucuz dizüstü hemen gidip alalım” diyerek saldırdığı sürece, bu durumdan kurtulamayacağız. Yahu bir işlemcisine bak, ekran kartına bak… Sabit diski falan geçtim, iki şeye baksalar bile eyvallah diyeceğim.

Bu durum sadece dizüstü bilgisayar ile sınırlı değil. Dediğim gibi 6 aydır sahalarda değildim, bir yığın değişiklik olmuştur diye düşünürken, teknoloji mağazalarını gezerken hiç zorlanmadım. 6 ay öncesinde promosyonlu olan tarayıcı ve yazıcı özellikli ürün, 6 ay sonrasında halen promosyondaydı (ürün ve teknoloji mağazasından bahsetmeyeceğim, burada amacım kimseyi rencide etmek değil, durumun vehametini göstermek).

Zaten üretimini Türkiye’de yaptığımız herhangi bir teknoloji ürünü varsa da ben duymadım, popüler bir şey olmasa gerek (teknolojiyi geçtim, prizlerde bile üretici ismi Türkçe iken “Made in China” (Çin’de üretilmiştir) damgası görüyoruz. Türk aklı herkesten üstün ya, bazı akıllılar R.P.C. yazmışlar (Republic Of China – Çin Cumhuriyeti). Türkiye “assembly” yani “montaj” ülkesi. Çin’de üretilen parçalar geliyor, burada montajlanıyor ve biz de kendi kendimize gelin güvey oluyor: Aaaa Türk şirketi! Hadi ordan! Dünyada durum farklı mı? Evet dünyada da artık pek çok şirket aynı yolu izliyor, ama kendi markaları da var. Örneğin siz Swatch saatinde hiç “Made in China” yazdığını gördünüz mü?

Ortaya Karışık -1

İçimde kaldı, söyleyemedim… Hep özel bir teşekkür etmek istedim, köşelere sıkıştırmak istemedim. Askerliğim boyunca gerek arkadaşlarımdan gerekse de ailemden büyük destek gördüm, yüz yüze teşekkür etsem de buradan da teşekkür ederim. Ancak 6 ay boyunca bana ciddi anlamda destek olan, ben yokken çıkan bütün film afişlerini bile kaydeden, günlük tutarak kısa telefon görüşmelerimizde anlatamadıklarını sayfalara döken, benim gibi yatıştırılması zor ve inatçı bir insanı bile pamuk kıvamına getiren, askerliğim süresince hiçbir şekilde canımı sıkmayıp sürekli pozitif konuşan kız arkadaşıma sizin de huzurlarınızda binlerce teşekkür ederim. Askerliğim süresince pek çok ayrılan ve tartışan insan gördüm ki bir tanesi izin alıp boşanmaya gitti. Ama bizim aramızda hiçbir sorun yaşanmadı. Ben orada askerlik yaparken, senin de burada askerlik yaptığını gördüm. İyi ki varsın!..

Fark Burada İşte

Konu aslında insan evrimi ile ilgili. İki yıl önce yapılan bir kazıda 13 yaşındaki bir çocuğa ve 20-30 yaşlarındaki bir kadına ait kafatası, alt çene, kürek, köprücük, kalça, kaburga, kol ve bacak kemiklerine ait parçalar bulunmuş. Bu işlerde kullanılan tekniklerle (faunal, sedimentolojik ve palaeomagnetik) buluntuların 1,95 – 1,78 milyon yıl öncesine ait olduğu anlaşılmış. Şu anda kimileri bu fosillerin insanın atası olup olmadığını tartışadursun, bu yazıda bana göre daha önemli bir nokta var:

“Malapa’nın kuzeyindeki çökelti mağaralarında yapılan keşif, Güney Afrika Witwatersrand Üniversitesi’nden Lee Berger yönetimindeki ekibe ait. Berger’in 9 yaşındaki oğlu da bu ekibe dahil!

Lee Berger kim yahu dedim, adam Amerikalı çıktı (link burada). Olaya bakın yahu! Biz 9 yaşındaki oğlumuzu araba çarpar, toz topraktan mikrop kapar, ak olur, bok olur diye dışarı çıkartmayız. Sonra oğlumuz büyür 30 yaşında adam olur, ama ne yazık ki mal olur. Bir hobisi olmaz, okumayı sevmez, doğayla tek buluşma noktası mangal yapmak üzere programlanmıştır. Sıradan bir memur ya da işini sevmeyen biri olur, bütün hırsını da çevresinden çıkartır. Trafikte diğer sürücülerden, evde ailesinden vs. İşte kafa farkı burada beyler bayanlar, görün, anlayın artık! Hele hele bu yaştaki kız çocuklarını okula göndermeyen zihniyetlere ne söylesem azdır. Sövsen de dövsen de anlamaz bu zihniyet…

Kaynak: NTV BLM, Mayıs 2010

Blip.tv Rezaleti

Blip.tv tarafından bana gönderilen e-postanın orjinali:

“I’m sorry, but we’ve removed your account from blip.tv because we’re unable to properly service gaming videos.  If you want to create a show *about* gaming or machinima we’d love to have you, but video of people playing games doesn’t work well on blip.

You may want to check out gamerstube.com.

Thank you,
blip.tv Support

Thank you,
blip.tv Support”

Blip.tv’yi kullanmamızın iki nedeni vardı: Birincisi HD (yüksek çözünürlük) videoların yayınlanmasına izin vermesi, ikinci neden ise ücretsiz oluşu. Hani ucuz etin yahnisi derler ya, işte bu olay Blip.tv tarafından kanıtlanmış oldu. Orjinal mesajdan özetle, Blip.tv’nin dahi (!) editörleri, benim hesabımı silmişler. Ancak silmeden önce bana herhangi bir uyarı mesajı gelmedi. Silme nedenleri de oldukça garip: “Üzgünüm, ama hesabınızı blip.tv’den sildik çünkü oyun videolarına servis sağlamıyoruz. Eğer oyun hakkında machinima tarzı videolara sahip olmayı seviyoruz, ama insanların oyun oynadığı videolar blip.tv’de iyi çalışmıyor. Gamerstube.com’u kontrol etmek isteyebilirsiniz.”

Blip.tv’ye koyduğum videolar ya başka sitede yayınlanmamış önizleme videoları ya da benim oynadığım oyunlardan kendi kayıtlarımdı. Bütün bunları da Teknovole.com’da yayınladım. Blip.tv’nin bu anlamsız hareketi yüzünden, Teknovole.com’da yayınladığım bütün videolar da çöpe gitmiş oldu.

Askerlik görevimi yapmama çok kısa bir zaman kaldı, o yüzden “şimdilik” bu konuyu askıya almak mecburiyetindeyim. Ancak askerden döndüğümde, bir daha böyle bir salaklık yaşamamak için ücretli bir servisten faydalanacağız.

Şimdi bir de bunu İngilizce yazalım ki, dünya alem Blip.tv’nin rezilliğini görsün…

English version:

We would like to use Blip.tv for two important things: It supports HD videos and free. Genius (!) editors of Blip.tv have been removed my account without any warning before.

I put some game videos which are the first preview trailers of games and the game videos which were played by me. I published all of these videos in Teknovole.com. We lost all of them because of unbelievable behavior of Blip.tv, they are in rubbish right now.

I have very limited time to do my mandatory military duty in Turkey so I cannot care about this topic right now. After I will come back from military, we will use a professional service about videos.

I wrote these lines in English because I want to show horrible service of Blip.tv to people around the World. Don’t trust them anymore…

National Geographic 2010 Takvimi

Reklamın en güzel yollarından biri takvimdir. Nitekim güzel bir takvim, masada ya da duvarda yıl boyunca durur ve bunun anlamı, yıl boyunca reklam yaptığınızdır. National Geographic dergisine hiçbir zaman abone olmadım, ama eskiden konu başlıkları çok dikkatimi çektiği için yılda ortalama 8-9 sayısını alırdım. Adını şu an hatırlayamadım, ama eski yayın yönetmeni harika işler çıkartır, dergi “konu zenginliği” bakımından fevkalade olurdu. Yerine bir süre önce Chris Johns geldi (önceki yayın yönetmeni görevden alınmadı, emekli oldu). Bana göre National Geographic dergisinde de konu bazında ciddi bir kalite düşüşü yaşanmaya başladı.

National Geographic dergisinin yeni yıl takvimleri oldukça güzeldir. Hatta o kadar ki, normalde National Geographic okumayanlar bile takvimi için Aralık sayısını alırlardı. Ama 2010 masa takvimi bana göre tam bir fiyasko çünkü para için yapılmışa benziyor. Takvimin teması oldukça güzel ve anlamlı: “Tehlike Altındaki Türler”. Ama içini açtığınızda, ansiklopediden çıkmış gibi hayvan resimleri ile karşılaşıyorsunuz. NG yılların dergisi… Bu türlerin gerçek fotoğrafları arşivinizde yok mu? Bari fotoğraf koyun da neye benzediklerini görelim. Taş devrindeki hayvan türlerini resmetmiyorsunuz ki! Sonra bakınca anladım: AnkaMall bu takvime sponsor olmuş, yani para akıtmış. NG de takvim ününü bir güzel paraya çevirmiş anlaşılan. Bir takvim ancak bu kadar özensiz olabilir. İşte size Ocak 2010 örnek sayfası:

NG Ocak 2010 Takvim

Eğlence Vergisi Diye Bir Şey Varmış

İnanmayan buyursun fotoya baksın:

Sinema BiletiGarip bir memleketiz vesselam. Eğlenmek için eğlence vergisi, çöp atmak için çöp vergisi, karanlıkta kalmamak için aydınlatma vergisi (şimdi bunlar çevre temizlik vergisi adı altında toplandı), araba sürebilmek için TRT katkı payı (bunu hiç anlamadım, benzin ya da mazotu TRT mi getiriyor?) vs vs… Yakında osurabilmek için osuruk vergisi, burnunuzu karıştırabilmek için burun vergisi (çevre temizlik vergisine dahil edebilirler aslında :)) zart zurt çıkarsa da şaşırmamak lazım. Hatta yürümek için “ayak bastı vergisi” de fena olmaz…

Hakkı Ağabey Saygım Sonsuz Ama…

Aması “Yanlışsın Hakkı Ağabey!”… Sevgili büyüğümüz Hakkı Öcal’ı tanıyor musunuz? Eğer bilgisayar dergilerini ve bilişim camiasını takip ediyorsanız, adını mutlaka duymuşsunuz. Her ne kadar bütün fikirlerine katılmasam da, yapmaya çalıştıkları ile saygı duyduğum, 15 yaşımda başladığım bilgisayar dergiciliği ile aynı yayınlarda omuz omuza verdiğim, bana “kardeşim” diyen, benim de “ağabey” dediğim bir büyüğümdür kendisi. Lakin saygıda kusur etmeyerek, son köşe yazısına (daha önce yazılan, ama tekrar yayınlanan) katılmadığımı ve yanlış bilgilendirme yaptığını üzülerek belirtmek isterim.

Köşe yazısı uzun, ama belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor: “BTciliği (kendi tabiridir) halka yaymak, herkesi BTci yapmak”. Kendisine can-ı gönülden katılıyorum, ama herkes BTci olamaz. Hindistan böyle bir şey yapıyor, oldukça büyük oranda Hintli’nin çalıştığı Windows Vista’nın başarısını gördük. Windows 7 sizce neden daha iyi? Üstelik bu fikrini savunurken de “bilgisayar mühendisi” gibi bu işin eğitimini almış kişilere tabir caizse “giydirmiş”. Daha önce pek çok kez bilgisayar mühendisliği ile ilgili hem kendim, hem de arkadaşlarımla yazılar yazdım: Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak, Teknovole.com’dan: Bilgisayar Mühendisliği, Bu Dönemi Boş Geçmeyin . Google, Silikon Vadisi’nde halen mühendis çalıştıran ender şirketlerden biri, başarısı da ortada.

Bu satırları da köşe yazısına yorum olarak yazdım, ama onay bekliyor. Onaylanır onaylanmaz bilemem, buraya tekrar yazıyorum:

Elma ile armutu kıyaslamamak lazım. Merak eden varsa buradan bilgisayar mühendisliğinin ne olduğunu öğrenebilir: http://www.canartuc.com/blog/?p=120

Ben masanın her iki tarafında da oturdum, iş isteyen ve işveren olarak. Nice bilgisayar mühendisi gördüm INNER JOIN yapmayı bilmez, nice bilgisayar mühendisinden daha iyi olduğunu iddia eden gördüm RECURRENCE (kendisine dönen işlem – programlama lügatında class ve fonksiyonlarda kullanılır) nedir bilmez. Recurrence anlatmak ve mantığını kavratmak her yiğidin harcı değildir. Sizin “popüler bilişimcilik” olarak tanımladığınız yayıncılık anlayışında bunu anlatabilen insan da görmedim. Bu arada olaya “okuyucu” cephesinden değil, doğrudan dergide yazan editör cephesinden bakıyorum. Siz de hatırlarsınız, PC LIFE’ta yazarken 15 yaşımdaydım. O dönemde programlamayı yine biliyordum, ama biri bana “recurrence mantığını kavrat” dese “yahu ben zor kavradım, nasıl kavratayım” derdim. O dönemlerde (şimdilerde de öyle) dergilerde programlama dersleri genellikle girdi-çıktı (input-output) olayında sonlanırdı, devamı gelmezdi, acaba neden?

Recurrence olayının çok üzerine gitmek istemiyorum, ama iyi örnekleme olacağı için tekrar değineceğim. Recurrence olayını üniversitede öğrencilerime anlatabildim. Neden biliyor musunuz? Çünkü bilgisayar mühendisi olarak “Introduction to Algorithm” (Algoritmaya Giriş) dersinde aldığım bilgiler, olayı “kavratabilme” açısından bana oldukça yardımcı oldu. Olay “kendine dönen fonksiyon” demekle bitmiyor, daha bunun performansı var.

Sizin “üzülerek” söylediğiniz sertifikalardaki “mühendislik” kelimesinin çıkarılmasına açıkçası ben üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bu bilgisayar mühendisi olarak kompleks yaptığımdan değil. Sertifika veren kurum ya da kuruluşların nasıl eğitim verdiklerini biliyorum çünkü. “Hadiii hoooop şurdan çektik veriyi, burdan aldık yazdık bitti”. Performans? Verimlilik? Analiz? Veritabanı mimarisi? vs vs hikaye olmuş, “Gerek yok canım bunlara” klişeleri ile geri plana itilmiş. “Yahu diş çekmeyi bilmeden nasıl kanal tedavisi yapacağım?” – “Gerek yok canım, sen köprüyü kur yeter”. Aynı bunun gibi.

Anlatma konusunda her ne kadar fikirlerinize katılsam da (yalın, sade, herkesin anlayabileceği bir şekilde), geçmiş yazınızı yeniden hayata geçirerek geçmişte yaptığınız yanlışı tekrarlamışsınız.

NOT: Hadi bana da “elitçi” damgası vurun.

Köşe yazısına yorum olarak Hasan Civelek isimli bir okuyucu şöyle yazmış:

“Hakki Abi, ağzına ve kalemine sağlık. Sayende 5 yıl okuyup zerre kadar sevmediğim ve anlayamadığım, sırf mecburiyetten tercih edip okumak zorunda kaldığım Elektronik Mühendisliği eğitimimin ardından hep sevdiğim ve hep olmak istediğim programcılık mesleğini 10 küsür yıldır severek yapıyorum. 10 yıldır PHP yazıyorum ve senin yeşil php kitapçıkların hala bir adım ötemde durur. Çoğu kere Google”da değil de senin satırlarında ararım cevabı :) Müsadenle bu yazını aynen blogumda yayınlayacağım.”

Ben de kendisine buradan cevap veriyorum: İyi halt ettiniz! Yahu herkes Web programcılığı yapacaksa, kim robot yapacak? Elektrik Elektronik okuyup ille de televizyon tamiri yapacaksınız mı diyor insanlar? Yapay zeka ve robotik teknoloji ne zamandan bu yana bilişim teknolojilerinden harici tutuluyor? Ayrıca bir robotu hareket ettirmek için de kod yazıyorsunuz, ille PHP derdi nedir? Hadi “Türkiye’de eğitim eşitsizliği var, Kamu Yönetimi’nden mezun oldum, 10 yıldır PHP yazıyorum” deseniz anlarız da, Elektrik Elektronik Mühendisliği’nin de öyle az buçuk puanı yok yani.

Benim hep dediğim bir şey var: Herkes kendi işini yapsın… Bugün Türkiye’de “ara eleman” denilen “tekniker/teknisyen” açığı, mühendis açığından fazla, biliyor musunuz? Çünkü herkes “mühendis” olmanın derdinde. Olma kardeşim, mühendis olmakta bir halt yok. Olunca sana dünya kupası vermiyorlar. Neyse düzen, o şekilde çalışmaya devam ediyorsun. Bunu da daha önce Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak yazımda anlattım.

Bir de benim takıldığım bir şey var… Yurtdışında yaşayarak, Türkiye hakkında yazma olayı. Bu ne kadar objektif ve yerinde bir değerlendirmedir? Yoksa yurtdışında dinlenecek çok zamanınız var da kendi kendinize olmayacak şeyleri düşünerek hüsnü kuruntu mu yapıyorsunuz? Valla Türkiye’de bizim böyle boş zamanlarımız yok. Günde 12 saat çalışıyoruz, ama mesai ücreti alamıyoruz örneğin. O yüzden eğer Türkiye kapsamında yazılar yazacaksanız, mümkünse gelip Türkiye’de yaşayarak yazın bu yazıları. 4 yıl dirsek çürütmüş (öncesinde sınav hazırlıklarını vs katmıyorum), gecesini gündüzüne katmış, sırtında dağ gibi aile ve çevresinin beklentisi olup da alnının akıyla mezun olmuş, ama şimdi iş bulamadığı için parklarda gazete okuyan genç Türk mühendislerine, “Neden canım sertifika programlarından mühendis tabiri çıktı?” kaprisi yapın lütfen. Ama alacağınız cevaba da şimdiden hazırlıklı olun.

Bu aradada “Popüler Bilişimcilik” olarak tabir ettiğiniz yayınların hepsi “battı”. Evet, kapanmadılar, “battılar”. Ben de bu batanlara canlı canlı şahit oldum, nitekim pek çoğunda yazarlık ve editörlük yaptım.

Son olarak da, Türkiye’de neden açık kaynağın halen bazı tekellerde tam olarak açılmadığı dokundurmasına değinmek istiyorum Hakkı Ağabeyin. Çünkü Türkiye’de emek hırsızı çok, mutlaka bir denetim gerekiyor. Size iki örnek vereyim: Teknovole.com bildiğiniz gibi bağımsız ve özgür bir site. Zaman buldukça bildiklerimizi paylaşıyoruz. Buna rağmen, utanmadan sıkılmadan, kaynak göstermeden yazılarımız çalınıyor. Üstelik öyle Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil. Geçtiğimiz günlerde sabit disk satan İnternet mağazasının bizden yazı “çaldığına” şahit olduk. Gerekli uyarıyı yaptıktan sonra kaynak koyma zahmetinde bulundular, sağolsunlar. İkinci örnek de kendimden. Daha önce burada WordPress’te tarihlerin Türkçe çıkması için gerekli dosyayı Türkçeleştirdim. Dosyanın en başına da “Türkçeleştirme: Can Sinan ARTUÇ” gibi bazı “görünmez” satırlar yazdım. Siteye girdiğinizde bu satırları göremezsiniz, ancak o PHP dosyasını açacaksınız ki o zaman göreceksiniz. Onu açan adam da sitenin sahibi zaten. Bir arkadaşım, “Birader sağolasın ya, çok iyi oldu bu” deyip dosyayı kendi sitesinde kullanmış. Sonra sunucuda bir sorun oldu, bana sunucunun şifresini ve kullanıcı adını verdi. Düzelttim, son dakika aklıma dosyaya bakmak geldi. Bir baktım, başına yazdığım şeyler silinmiş. “Yuh be arkadaş bunu yapıyorsa, diğer kullanıcıları düşünemiyorum” dedim kendi kendime. O satırların o dosyada durmasında, kullanana giren çıkan ya da batan çıkan nedir anlamış değilim. Dün kendi ihtiyacım doğrultusunda bir program yazdım. Bir kök ismi veriyorsunuz, başlangıç ve bitiş sayısına göre o kadar klasör yaratıyor. Şu anda onu ücretsiz paylaşılacak duruma getiriyorum, yakında Teknovole.com’dan paylaşacağım. Ama kaynak kodlarını paylaşıp paylaşmamakta kararsız kaldım. Programın daha geliştirilmesini isterim, ama bunu yapacak adam da “başlangıcına” saygı duymayarak, bana gerekli “krediyi” vermeyecek, adım gibi biliyorum. Gel de kaynak kodları paylaş şimdi!

İnsan küçükken anlayamıyor da, büyüyünce bazı şeylerin farkına varıyor ne yazık ki… Hakkı Ağabey, “blog”unu görünce “Vay be!” dedim. Sonra da düşünmeden edemedim: “Yurtdışından cızırtılı yayın yapan taraflı ‘gazeteci’”.