Arşiv: 'Bilişim Teknolojileri'

Web Sayfalarını Nasıl Görüntülüyorsunuz?

Hergün belki yüzlerce web sayfasını ziyaret ediyorum. Her ziyaretim sırasında aslında işlemin nasıl işlediğini bilmeme rağmen hep aklıma geliyor :) Ahanda şimdi isteği gönderdi gibisinden kendi kendime gelin güvey oluyorum :) Peki siz web sayfalarını nasıl görüntülediğinizi merak etmiyor musunuz? Teknik detaylarına girmeden gelin kısaca bahsedelim:

1. Internet tarayıcınızın (Mozilla Firefox, Microsoft Internet Explorer, Opera, Google Chrome vb.) adres çubuğuna sayfanın adresini yazıp entera basıyorsunuz. Örnekte canartuc.com’a girdiğinizi varsayalım.

2. Internet tarayıcınız canartuc.com’un IP adresine bakıyor.

3. Bu IP adresinden yola çıkarak, Internet tarayıcınız canartuc.com ‘un ana sayfasını görüntülemek istediğini belirten bir isteği, canartuc.com’un İnternet üzerinde bulunan sunucusuna gönderiyor.

4. İnternet sunucusu, İnternet üzerindeki bir bilgisayardır. Teknik farklılıklarını göz önüne almazsak, sizin kullandığınız bilgisayar gibi bir şey. Bir sabit diski (hard disk) var ve İnternet sitelerini bu sabit diskte saklıyor. Bu noktada isteği alan sunucu, sabit diskinde sitenizin yerine bakıyor.

5. Sunucu sabit diskinde talep ettiğiniz İnternet sayfasını bulursa, Internet tarayıcınızda sayfayı görüntülemiş oluyorsunuz. Şayet bulamazsa, “404 – Not Found” (404 – Bulunamadı) uyarısını görüntülüyorsunuz.

Bu sürecin oldukça basit bir kısmı. Şayet PHP, ASP .Net gibi uygulama dilleri ile oluşturulmuş, bir de üstüne veritabanı kullanılmışsa, bu adımlardan sonra başka adımlar gerçekleşiyor. Ama bu durumda olay biraz daha teknikleşiyor. Bu yazıdaki amacım da teknik detaya boğulmadan, bir web sayfasına girerken aklınızdan bu adımları geçirtebilmek :)

Teknolojide Sinir Bozucu 10 Durum

10. Program Güncellemeleri ve Yamalar
guncelleme
Her ne kadar Windows yama manyağı gibi görünse de, Linux de bir o kadar güncelleniyor. Tamam programlama yaparken “gerçek dünya”nın çoğu zaman farkına varılamıyor, ama bu kadar da dünyadan kopuk olunmaz ki!

9. Bataryaların Çabuk Bitmesi
sarjliPil
En kral şarjlı pilin bile bir ömrü var ve bu ömür sizin kullanım alışkanlığınıza göre 1 günle bile sınırlı olabilir. Orta düzey dizüstü bilgisayar fiyatına sahip Apple iPhone’un bataryası bile çok kullanırsanız en fazla 1 gün dayanabiliyor.

8. Gıcık Seri Numaraları
seriNumarasi
Tamam korsan yazılımları zımbalamak için ekstra çaba sarfediyorsunuz, kabul. Ama para verip aldığınız programların bazen öyle bir seri numaraları oluyor ki, kopyala-yapıştır yapmak için bile ekstra özen gösteriyorsunuz.

7. E-posta İletmeleri (Forward)
epostaForward
Siz de benim kadar bu konuya sinir oluyor musunuz bilemem, ama ben ciddi anlamda sinir oluyorum. Hayata dair felsefeler barındıran The Secret kıvamındaki e-posta iletilerinden nefret ediyorum! Üstelik birileri gönderilen kısmındaki e-postaları topluyor, farkında mısınız?

6. Farklı Şarj Aletleri
sarjAletleri
Cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi, şarjlı tıraş makinesi vs vs derken şarj aletleri için özel bir çanta ya da torba ayırmanız gerekiyor. Tamam hepsinin elektriksel ayarları ayrı olabilir, ama bari ucu standart olsun, elektriksel ayarları ayarlanabilir bir tane şarj aleti kullanalım, çok mu şey istiyoruz?

5. Codecler
codecPack
Hemen hemen her film formatı için ayrı bir codec gerekiyor ve üstelik bunları da sürekli güncellemelisiniz. Multimedia endüstrisi sürekli gelişiyor da haberimiz mi yok?

4. Sosyal Ağlardaki Teklifler
sosyalAg
Özellikle Facebook’ta bir kişinin oynadığı oyun için neden 100 kişi davet edilmesi gerekiyor, anlam verebilmiş değilim. Üstelik birine sardı mı, domino taşı gibi diğer arkadaşlara da sıçrayıp sonra tekrar tekrar size dönüyor.

3. SPAM E-postaları
spamEmail
Kardeşim penisimi büyütmek istemiyorum, Viagra’ya ihtiyacım yok, Google arama motorunda bir tarafınızı da yırtsanız 1. numara olmayı garanti edemezsiniz. Ne biçim bir sülükmüşsünüz anlamadık ki!

2. Hepsi Bir Arada Bilişim Çalışanı
cyborg
Java, ASP .Net, C# .Net, ActionScript, Flash, HTML, CSS, PHP, Jquery zart zurt hepsini biliyor musun? Bilmiyorsan iş vermiyoruz sana, hadi naaaaaaaş! Bir insan hapşururken gözünü açık tutabildiği gün, bunların hepsini bilen biri çıkacaktır elbet! O gün dünyanın kurtuluş günü olacak, ama insan mı cyborg mu olacağı henüz netlik kazanmadı.

1. Web Sitesi Yasakları
webSiteYasak
Herhalde siz de benim kadar bu konuya sinir oluyorsunuzdur. YouTube’u geçtik, bilim adamlarının sitelerine bile yasak getiren zihniyet, en sinir bozucu listemizde birinci sıraya oturuyor.

Bırakın Bu İşleri

Siyaset konuşmayı da, konuşanı da sevmem. İki kelam etsem daral gelir, fenalık basar. Siyaset bana göre bir gün ak diye tutturduğun şey için ertesi gün “Kara demiştim kardeşim” diyebilme “sanatı”dır. Ben de bunu yapamam, yapmak da istemiyorum.

Dedim ya, çok siyaset konuşunca daral gelir diye. O yüzden kısa kısa yazacağım, aklı başı yerinde olan herkes ne demek istediğimi zaten anlayacaktır.

Öncelikle bu adresteki haberi bir okuyalım çünkü bu haber üzerinden gideceğim. Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın dediklerinden yola çıkarak, madde madde “ilahi komedya”yı açıklayacağım:

Binali YILDIRIM: “Memleketin meseleleri dururken, millet para kazanıyor. Bir reklam, pazarlama şirketin olacak, hiç bir tane fatura kesmeyeceksin. Ondan sonra da ‘internete özgürlük’ diye Türkiye’den de adamları götüreceksin merkezine dolaştıracaksın, ondan sonra yazıp çizecekler. Böyle şey olmaz. Bu ülkenin haklarını korumak hepimizin görevi”

Bunu söyleyen Binali YILDIRIM’ın geçmişine bir bakalım: İstanbul Deniz Otobüsleri Genel Müdürü olduğu dönemlerde yakınlarına büfe vererek çıkar sağladığı gerekçesiyle görevden alınmış bir siyasetçi. Kaynak da burada. Sayın bakan acaba o dönemde, her verdiği büfe için fatura kesiyor muydu :) O dönemde milletin meseleleri yok muydu? Bu işin tarihi eski, herhalde peşkeş çekilen büfelerden gelen paralar suyunu çekti, şimdi Google tırtıklanmaya çalışılıyor. Ama burada bakana katıldığım bir nokta var: “Bu ülkenin haklarını korumak hepimizin görevi” diyor ya, işte bu nokta… Bu görevi üstlenerek sizi istifaya davet etsem, vatandaşlık görevimi yerine getirmiş olur muyum?

Binali YILDIRIM: “23 ülkeye yerli sürüm yapmışsın. Niye Türkiye’nin yok? Türkiye’ye de yap.”

Burada bakan Youtube’tan bahsediyor. Google da gerizekalı zaten, açık olmayan bir şey için yerli sürüm yapacak. Arama motorunun yerli sürümü yok mu sayın bakan? Açık olan şeye adamlar yapıyor işte.

Binali YILDIRIM: “Sen şimdi Atatürk’e hakaret içeren bilgileri, videoları koyacaksın. Biz de ‘varsın olsun canım işte bu yani basın özgürlüğüdür, hürriyetlerdir…’ Bu ülkenin değerlerini biz korumayacağız da kim koruyacak? Bizim bir vatandaşımız yapsa aynı şeyi, adam ülke içinde gidecek yer bulamaz. Ne bu müsamaha? Yapmayalım lütfen. Bu ülkenin değerlerini biz korumayacağız, kim koruyacak?”

Ulaştırma bakanı olduğunuz partinin başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 21.11.1994 tarihinde bakalım neler söylemiş: “Ben İstanbul’un imamıyım. Elhamdülillah şeriatçıyım. Yılbaşına karşıyım. Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok. Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, yahu bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek.” Kaynak burada. Türkiye’yi Cumhuriyet rejiminde ve demokratik bir ülke olarak kuran Atatürk’e karşı “Elhamdülillah şeriatçıyım” demek zaten hiç saygısızlık değildir. Her gün Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk, Türk Ordusu ve Türk Polisi hakkında atıp tutan, ülkeyi bölmeye çalışanlar, bugün mecliste oturuyor efendi! Dağdan inenleri çiçeklerle karşılattırıyorlar, sesiniz çıkmıyor! Hani böyle bir şey yapan vatandaşımız ülke içinde gidecek yer bulamazdı?

Sizin Youtube’u kapatmanızdaki neden başka efendi, çık doğrusunu söyle. Bizim yaptığımız yolsuzlukların, eskiden söylediğimiz lafların videoları var, şimdi karşımıza çıkınca çok zor durumda kalıyoruz, o yüzden kapattık Youtube’u de, gel canımı ye. Kitap çıkartanı, söyleşiye katılanları Ergenekon’dan içeri sokabiliyoruz, ama İnternet ortamını denetleyemiyoruz de, başımın üstünde yerin var.

Siyaset konuşmayı da, konuşanı da sevmem. Konuşunca da böyle sert konuşuyorum, desteksiz sallamadığım için de bunun adına siyaset demiyorlar zaten.

Böyle Rezalet Görülmedi

2 Haziran 2010 gecesinden itibaren Teknovole.com hitlerinde ciddi bir düşüş yaşıyoruz. 3-4-5 Haziran da bu şekilde devam etti. Hatta durumumuzla ilgili Teknovole.com ekibi olarak toplanıp durum değerlendirmesi yaptık. Sorun ne olabilirdi? “İçeriği daha sık güncellemeliyiz”, “Daha çok yeni başlayanlara yönelik bilgi verelim”, “Ekip eridi, aramıza yeni arkadaşlar katmamız lazım” gibisinden pek çok fikir söyledik. Tabii biz nerden bilelim BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu)’nın işimize çomak soktuğunu?

Teknovole.com’u her açışımda sorun yaşıyorum. Daha bugün, sunucu desteğimizi sağlayan şirkete “Sunucularda mı bir problem var, Teknovole.com’u açamıyorum, açıldığında da 5 dakika geçiyor” şeklinde bir e-posta gönderdim. Konuyla ilgili “Sunucularımızda bir sorun yok, bize nslookup (pingleme) değerlerinizi gönderir misiniz?” şeklinde bir cevap geldi. Bu cevabı aldığım anda da araştırma sonucunda buradaki habere ulaştım. İşin rengi ortaya çıkmıştı. BTK açıklamasında her ne kadar konunun Youtube ile ilgili olduğunu söylese de, olay ciddi bir boyutta. Nitekim IP adresi dediğimiz olay (özetle, İnternet’e bağlı her bilgisayarın İnternet üzerindeki özelliğine göre sabit veya değişken kimliği), bloklar şeklinde oluşuyor. İşin detay bilgisine girmeyeceğim, konudan çok sapmak istemiyorum. Ama kısaca anlatmak gerekirse, paralel bağlanmış ampülleri düşünün. Bir tanesi bozulursa hiçbiri yanmaz. Aynı durum IP adreslerinde de geçerli. Youtube’un 1 tane IP adresi yok, dolayısıyla içinde bulunduğu bloğa “engel” koyarsanız, diğer IP adresleri de bu durumdan etkilenir. Sonuç: Google Adsense, Google Analytics, Google Maps gibi Google hizmetleri kullanan bütün sitelere Türkiye’den erişirken sorun yaşıyorsunuz, görüntüleyemiyorsunuz.

Durumu net irdelemeyince, çok basit bir şey gibi görünüyor. Ama işi bizim gibi İnternet üzerinden olanlar ciddi biçimde etkilendi. Zaten üç beş kuruş Google Adsense gelirimiz var, başka gelirimiz yok, ondan da olduk. Onu bırakın, ziyaretçi sayımız azaldığı ve buna bağlı olarak sayfa izlenme oranlarımız düştüğü için, arama motorlarında tırnaklarımızla kazıyarak (özgün içerik) geldiğimiz noktadan düştük. Hadi işin parasal boyutunu geçelim (geçemeyiz, ama neyse), kim gelmiş, nerden gelmiş, hangi yazı daha çok okunmuş, arama motorlarında bize hangi anahtar sözcüklerden gelmişler gibi bizim için hayati değerler taşıyan bilgilerden de olduk, nitekim Google Analytics kodlarını siteden çıkarttık.

Yahu olay Youtube ile ilgili, neden Google Analytics ve Google Adsense’i araya sokup işi bulandırıyorsun diyebilirsiniz. Yaklaşık 20 dakika öncesinde 5 dakika bekleyerek açabildiğim Teknovole.com, Google Adsense ve Google Analytics kodlarını kaldırınca 4 saniyede açılmaya başladı. Acaba neden?

Kim bu rezalete dur diyecek? Ciddi bir maddi beklenti taşımadan, sürekli harcama yaparak yürüttüğümüz Teknovole.com, böylesi çomak sokmalara karşı ne yapabilir? Bir devlet, kendi ülkesinde yatırım yapan insana eziyet eder mi?

Cehennemin denetimci zebanileri toplanmış, cehennemdeki durumu değerlendirmek üzere denetleme yapıyorlar. Her milletten insanlar ayrı kazanlarda ve başında görevli bir zebani duruyor. Kazandan çıkmak isteyen, görevli zebaninin elindeki kepçeyi kafasına yemesiyle geri iniyor. Denetimci zebaniler bir bakmış, Türkler’in bulunduğu kazanda görevli zebani yok. Denetimcilerden biri “Bu ne rezillik, nasıl iş yapıyorsunuz” diye bağırmaya başlarken, görevli zebanilerden biri atılmış: “Aman efendim, hiddete gerek yok. Türkler’in bulunduğu kazanda biri çıkmaya çalıştığında, diğeri zaten paçasından tutup aşağı çekiyor. Biz oraya görevli koymayarak, iş gücünden tasarruf ediyoruz”.

Ortaya Karışık – 1

Renkler ve zevklere karışılmaz, herkesin kendine özgü rengi ve zevki vardır. Gülşen’i sevmem, müziklerini de dinlemem. Ama geçtiğimiz günlerde müzik kanallarından birinde “Ezber Bozan” şarkısına denk geldim. Yahu sözlerini duyunca, herhalde bu şarkıyı muhasebeci yazdı dedim. Benimle aynı görüşte olan var mı :)

Teknovole.com Ekibi 2009′un En İyilerini Seçti

Detaylı bilgi ve liste için: http://www.teknovole.com/sizin-icin-sectiklerimiz/2009un-en-iyileri/

Benim için 2009′un en iyileri:

En İyi Oyun: Modern Warfare 2
En İyi Program: SUPER
En İyi Online Servis: Fizy
En İyi Web Sitesi: Gamershell.com (Oyunlara dair ne arıyorsanız bu sitede)
En İyi İşletim Sistemi: Windows 7 (Apple MAC OSX Snow Leopard’ı kullanabilecek bir bilgisayarım olmadığı için kıyaslama dışındadır)
En İyi Teknolojik Ürün: O.R.B
En İyi Mobil Telefon: Apple iPhone 3G (Fazla söze gerek yok :))
Yılın Olayı: Beyaz Saray’ın açık kaynak içerik yönetim sistemi kullanması

Teknovole.com’dan Bayram Hediyesi

Bugün ilk kez haberim olmadan bir hediye verdiğimizi öğrendim :) Genellikle Teknovole.com’daki yarışmaları ben düzenliyorum, ama bugün yazı işlerimizinden sorumlu arkadaşımız Yılmaz Demirci’nin Teknovole.com’da hediye verdiğini gördüm :) Yarışma değil aslında, ama sonuçta hediye veriliyor ve üstelik 5 tane. Peki hediye ne? Herkesin yana yakıla aradığı Google Wave davetiyesi!

Biz Teknovole.com ekibi olarak kendi aramızda bir aile kurduk, özgün ve özgürce içerik paylaşıyoruz. Ama ailemizin büyümesi de en büyük arzumuz. Dolayısıyla sürekli, iyi ve kötü günde yanımızda olan okuyucularımıza oldukça fazla değer veriyoruz.

Üstelik bu hediyeyi aldıktan sonra Teknovole.com içeriğine de katkıda bulunabileceksiniz. Detayları öğrenmek için buraya tıklayınız.

AMD’den İlginç İddia

AMD’nin Dünya Pazarlama Başkan Yardımcısı Leslie Sobon’a göre, kullanıcılar dizüstü bilgisayarın işlemcisi ile ilgili değiller: “Dizüstü bilgisayar satın alacak olan kullanıcı önce nasıl göründüğüne, sonra da neler yapabildiğine bakıyor. 221 farklı mağazamızdan aldığımız bilgilere göre kutunun içindeki müşteriyi pek de ilgilendirmiyor. Bu yüzden artık işlemcilerden konuşmayı bırakıp, kullanımına ağırlık vermeye başladık”.

Sizce bu iddia doğru mu? Siz dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Bu yazının altındaki alandan yorum yaparak katkıda bulunabilirsiniz.

İşe Girmeden Önce Doğruları Söyleyin


Hakkı Ağabey Saygım Sonsuz Ama…

Aması “Yanlışsın Hakkı Ağabey!”… Sevgili büyüğümüz Hakkı Öcal’ı tanıyor musunuz? Eğer bilgisayar dergilerini ve bilişim camiasını takip ediyorsanız, adını mutlaka duymuşsunuz. Her ne kadar bütün fikirlerine katılmasam da, yapmaya çalıştıkları ile saygı duyduğum, 15 yaşımda başladığım bilgisayar dergiciliği ile aynı yayınlarda omuz omuza verdiğim, bana “kardeşim” diyen, benim de “ağabey” dediğim bir büyüğümdür kendisi. Lakin saygıda kusur etmeyerek, son köşe yazısına (daha önce yazılan, ama tekrar yayınlanan) katılmadığımı ve yanlış bilgilendirme yaptığını üzülerek belirtmek isterim.

Köşe yazısı uzun, ama belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor: “BTciliği (kendi tabiridir) halka yaymak, herkesi BTci yapmak”. Kendisine can-ı gönülden katılıyorum, ama herkes BTci olamaz. Hindistan böyle bir şey yapıyor, oldukça büyük oranda Hintli’nin çalıştığı Windows Vista’nın başarısını gördük. Windows 7 sizce neden daha iyi? Üstelik bu fikrini savunurken de “bilgisayar mühendisi” gibi bu işin eğitimini almış kişilere tabir caizse “giydirmiş”. Daha önce pek çok kez bilgisayar mühendisliği ile ilgili hem kendim, hem de arkadaşlarımla yazılar yazdım: Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak, Teknovole.com’dan: Bilgisayar Mühendisliği, Bu Dönemi Boş Geçmeyin . Google, Silikon Vadisi’nde halen mühendis çalıştıran ender şirketlerden biri, başarısı da ortada.

Bu satırları da köşe yazısına yorum olarak yazdım, ama onay bekliyor. Onaylanır onaylanmaz bilemem, buraya tekrar yazıyorum:

Elma ile armutu kıyaslamamak lazım. Merak eden varsa buradan bilgisayar mühendisliğinin ne olduğunu öğrenebilir: http://www.canartuc.com/blog/?p=120

Ben masanın her iki tarafında da oturdum, iş isteyen ve işveren olarak. Nice bilgisayar mühendisi gördüm INNER JOIN yapmayı bilmez, nice bilgisayar mühendisinden daha iyi olduğunu iddia eden gördüm RECURRENCE (kendisine dönen işlem – programlama lügatında class ve fonksiyonlarda kullanılır) nedir bilmez. Recurrence anlatmak ve mantığını kavratmak her yiğidin harcı değildir. Sizin “popüler bilişimcilik” olarak tanımladığınız yayıncılık anlayışında bunu anlatabilen insan da görmedim. Bu arada olaya “okuyucu” cephesinden değil, doğrudan dergide yazan editör cephesinden bakıyorum. Siz de hatırlarsınız, PC LIFE’ta yazarken 15 yaşımdaydım. O dönemde programlamayı yine biliyordum, ama biri bana “recurrence mantığını kavrat” dese “yahu ben zor kavradım, nasıl kavratayım” derdim. O dönemlerde (şimdilerde de öyle) dergilerde programlama dersleri genellikle girdi-çıktı (input-output) olayında sonlanırdı, devamı gelmezdi, acaba neden?

Recurrence olayının çok üzerine gitmek istemiyorum, ama iyi örnekleme olacağı için tekrar değineceğim. Recurrence olayını üniversitede öğrencilerime anlatabildim. Neden biliyor musunuz? Çünkü bilgisayar mühendisi olarak “Introduction to Algorithm” (Algoritmaya Giriş) dersinde aldığım bilgiler, olayı “kavratabilme” açısından bana oldukça yardımcı oldu. Olay “kendine dönen fonksiyon” demekle bitmiyor, daha bunun performansı var.

Sizin “üzülerek” söylediğiniz sertifikalardaki “mühendislik” kelimesinin çıkarılmasına açıkçası ben üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bu bilgisayar mühendisi olarak kompleks yaptığımdan değil. Sertifika veren kurum ya da kuruluşların nasıl eğitim verdiklerini biliyorum çünkü. “Hadiii hoooop şurdan çektik veriyi, burdan aldık yazdık bitti”. Performans? Verimlilik? Analiz? Veritabanı mimarisi? vs vs hikaye olmuş, “Gerek yok canım bunlara” klişeleri ile geri plana itilmiş. “Yahu diş çekmeyi bilmeden nasıl kanal tedavisi yapacağım?” – “Gerek yok canım, sen köprüyü kur yeter”. Aynı bunun gibi.

Anlatma konusunda her ne kadar fikirlerinize katılsam da (yalın, sade, herkesin anlayabileceği bir şekilde), geçmiş yazınızı yeniden hayata geçirerek geçmişte yaptığınız yanlışı tekrarlamışsınız.

NOT: Hadi bana da “elitçi” damgası vurun.

Köşe yazısına yorum olarak Hasan Civelek isimli bir okuyucu şöyle yazmış:

“Hakki Abi, ağzına ve kalemine sağlık. Sayende 5 yıl okuyup zerre kadar sevmediğim ve anlayamadığım, sırf mecburiyetten tercih edip okumak zorunda kaldığım Elektronik Mühendisliği eğitimimin ardından hep sevdiğim ve hep olmak istediğim programcılık mesleğini 10 küsür yıldır severek yapıyorum. 10 yıldır PHP yazıyorum ve senin yeşil php kitapçıkların hala bir adım ötemde durur. Çoğu kere Google”da değil de senin satırlarında ararım cevabı :) Müsadenle bu yazını aynen blogumda yayınlayacağım.”

Ben de kendisine buradan cevap veriyorum: İyi halt ettiniz! Yahu herkes Web programcılığı yapacaksa, kim robot yapacak? Elektrik Elektronik okuyup ille de televizyon tamiri yapacaksınız mı diyor insanlar? Yapay zeka ve robotik teknoloji ne zamandan bu yana bilişim teknolojilerinden harici tutuluyor? Ayrıca bir robotu hareket ettirmek için de kod yazıyorsunuz, ille PHP derdi nedir? Hadi “Türkiye’de eğitim eşitsizliği var, Kamu Yönetimi’nden mezun oldum, 10 yıldır PHP yazıyorum” deseniz anlarız da, Elektrik Elektronik Mühendisliği’nin de öyle az buçuk puanı yok yani.

Benim hep dediğim bir şey var: Herkes kendi işini yapsın… Bugün Türkiye’de “ara eleman” denilen “tekniker/teknisyen” açığı, mühendis açığından fazla, biliyor musunuz? Çünkü herkes “mühendis” olmanın derdinde. Olma kardeşim, mühendis olmakta bir halt yok. Olunca sana dünya kupası vermiyorlar. Neyse düzen, o şekilde çalışmaya devam ediyorsun. Bunu da daha önce Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak yazımda anlattım.

Bir de benim takıldığım bir şey var… Yurtdışında yaşayarak, Türkiye hakkında yazma olayı. Bu ne kadar objektif ve yerinde bir değerlendirmedir? Yoksa yurtdışında dinlenecek çok zamanınız var da kendi kendinize olmayacak şeyleri düşünerek hüsnü kuruntu mu yapıyorsunuz? Valla Türkiye’de bizim böyle boş zamanlarımız yok. Günde 12 saat çalışıyoruz, ama mesai ücreti alamıyoruz örneğin. O yüzden eğer Türkiye kapsamında yazılar yazacaksanız, mümkünse gelip Türkiye’de yaşayarak yazın bu yazıları. 4 yıl dirsek çürütmüş (öncesinde sınav hazırlıklarını vs katmıyorum), gecesini gündüzüne katmış, sırtında dağ gibi aile ve çevresinin beklentisi olup da alnının akıyla mezun olmuş, ama şimdi iş bulamadığı için parklarda gazete okuyan genç Türk mühendislerine, “Neden canım sertifika programlarından mühendis tabiri çıktı?” kaprisi yapın lütfen. Ama alacağınız cevaba da şimdiden hazırlıklı olun.

Bu aradada “Popüler Bilişimcilik” olarak tabir ettiğiniz yayınların hepsi “battı”. Evet, kapanmadılar, “battılar”. Ben de bu batanlara canlı canlı şahit oldum, nitekim pek çoğunda yazarlık ve editörlük yaptım.

Son olarak da, Türkiye’de neden açık kaynağın halen bazı tekellerde tam olarak açılmadığı dokundurmasına değinmek istiyorum Hakkı Ağabeyin. Çünkü Türkiye’de emek hırsızı çok, mutlaka bir denetim gerekiyor. Size iki örnek vereyim: Teknovole.com bildiğiniz gibi bağımsız ve özgür bir site. Zaman buldukça bildiklerimizi paylaşıyoruz. Buna rağmen, utanmadan sıkılmadan, kaynak göstermeden yazılarımız çalınıyor. Üstelik öyle Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil. Geçtiğimiz günlerde sabit disk satan İnternet mağazasının bizden yazı “çaldığına” şahit olduk. Gerekli uyarıyı yaptıktan sonra kaynak koyma zahmetinde bulundular, sağolsunlar. İkinci örnek de kendimden. Daha önce burada WordPress’te tarihlerin Türkçe çıkması için gerekli dosyayı Türkçeleştirdim. Dosyanın en başına da “Türkçeleştirme: Can Sinan ARTUÇ” gibi bazı “görünmez” satırlar yazdım. Siteye girdiğinizde bu satırları göremezsiniz, ancak o PHP dosyasını açacaksınız ki o zaman göreceksiniz. Onu açan adam da sitenin sahibi zaten. Bir arkadaşım, “Birader sağolasın ya, çok iyi oldu bu” deyip dosyayı kendi sitesinde kullanmış. Sonra sunucuda bir sorun oldu, bana sunucunun şifresini ve kullanıcı adını verdi. Düzelttim, son dakika aklıma dosyaya bakmak geldi. Bir baktım, başına yazdığım şeyler silinmiş. “Yuh be arkadaş bunu yapıyorsa, diğer kullanıcıları düşünemiyorum” dedim kendi kendime. O satırların o dosyada durmasında, kullanana giren çıkan ya da batan çıkan nedir anlamış değilim. Dün kendi ihtiyacım doğrultusunda bir program yazdım. Bir kök ismi veriyorsunuz, başlangıç ve bitiş sayısına göre o kadar klasör yaratıyor. Şu anda onu ücretsiz paylaşılacak duruma getiriyorum, yakında Teknovole.com’dan paylaşacağım. Ama kaynak kodlarını paylaşıp paylaşmamakta kararsız kaldım. Programın daha geliştirilmesini isterim, ama bunu yapacak adam da “başlangıcına” saygı duymayarak, bana gerekli “krediyi” vermeyecek, adım gibi biliyorum. Gel de kaynak kodları paylaş şimdi!

İnsan küçükken anlayamıyor da, büyüyünce bazı şeylerin farkına varıyor ne yazık ki… Hakkı Ağabey, “blog”unu görünce “Vay be!” dedim. Sonra da düşünmeden edemedim: “Yurtdışından cızırtılı yayın yapan taraflı ‘gazeteci’”.

Türk İnsanı ve Web Site Tasarımı

2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.

Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.

Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.

Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.

Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.

Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamaya odaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.

Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özelkısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.

Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruz :) Teknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.

Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz :) Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi :) Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım :) Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil :) Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.

Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız? :)

Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).

Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…

Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok :) Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz :) Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.

Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var :)

Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).

Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok :)

Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor :) Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır :)