Bugün ilk kez haberim olmadan bir hediye verdiğimizi öğrendim Genellikle Teknovole.com’daki yarışmaları ben düzenliyorum, ama bugün yazı işlerimizinden sorumlu arkadaşımız Yılmaz Demirci’nin Teknovole.com’da hediye verdiğini gördüm Yarışma değil aslında, ama sonuçta hediye veriliyor ve üstelik 5 tane. Peki hediye ne? Herkesin yana yakıla aradığı Google Wave davetiyesi!
Biz Teknovole.com ekibi olarak kendi aramızda bir aile kurduk, özgün ve özgürce içerik paylaşıyoruz. Ama ailemizin büyümesi de en büyük arzumuz. Dolayısıyla sürekli, iyi ve kötü günde yanımızda olan okuyucularımıza oldukça fazla değer veriyoruz.
Üstelik bu hediyeyi aldıktan sonra Teknovole.com içeriğine de katkıda bulunabileceksiniz. Detayları öğrenmek için buraya tıklayınız.
AMD’nin Dünya Pazarlama Başkan Yardımcısı Leslie Sobon’a göre, kullanıcılar dizüstü bilgisayarın işlemcisi ile ilgili değiller: “Dizüstü bilgisayar satın alacak olan kullanıcı önce nasıl göründüğüne, sonra da neler yapabildiğine bakıyor. 221 farklı mağazamızdan aldığımız bilgilere göre kutunun içindeki müşteriyi pek de ilgilendirmiyor. Bu yüzden artık işlemcilerden konuşmayı bırakıp, kullanımına ağırlık vermeye başladık”.
Sizce bu iddia doğru mu? Siz dizüstü bilgisayar alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Bu yazının altındaki alandan yorum yaparak katkıda bulunabilirsiniz.
Aması “Yanlışsın Hakkı Ağabey!”… Sevgili büyüğümüz Hakkı Öcal’ı tanıyor musunuz? Eğer bilgisayar dergilerini ve bilişim camiasını takip ediyorsanız, adını mutlaka duymuşsunuz. Her ne kadar bütün fikirlerine katılmasam da, yapmaya çalıştıkları ile saygı duyduğum, 15 yaşımda başladığım bilgisayar dergiciliği ile aynı yayınlarda omuz omuza verdiğim, bana “kardeşim” diyen, benim de “ağabey” dediğim bir büyüğümdür kendisi. Lakin saygıda kusur etmeyerek, son köşe yazısına (daha önce yazılan, ama tekrar yayınlanan) katılmadığımı ve yanlış bilgilendirme yaptığını üzülerek belirtmek isterim.
Köşe yazısı uzun, ama belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor: “BTciliği (kendi tabiridir) halka yaymak, herkesi BTci yapmak”. Kendisine can-ı gönülden katılıyorum, ama herkes BTci olamaz. Hindistan böyle bir şey yapıyor, oldukça büyük oranda Hintli’nin çalıştığı Windows Vista’nın başarısını gördük. Windows 7 sizce neden daha iyi? Üstelik bu fikrini savunurken de “bilgisayar mühendisi” gibi bu işin eğitimini almış kişilere tabir caizse “giydirmiş”. Daha önce pek çok kez bilgisayar mühendisliği ile ilgili hem kendim, hem de arkadaşlarımla yazılar yazdım: Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak, Teknovole.com’dan: Bilgisayar Mühendisliği, Bu Dönemi Boş Geçmeyin . Google, Silikon Vadisi’nde halen mühendis çalıştıran ender şirketlerden biri, başarısı da ortada.
Bu satırları da köşe yazısına yorum olarak yazdım, ama onay bekliyor. Onaylanır onaylanmaz bilemem, buraya tekrar yazıyorum:
Elma ile armutu kıyaslamamak lazım. Merak eden varsa buradan bilgisayar mühendisliğinin ne olduğunu öğrenebilir: http://www.canartuc.com/blog/?p=120
Ben masanın her iki tarafında da oturdum, iş isteyen ve işveren olarak. Nice bilgisayar mühendisi gördüm INNER JOIN yapmayı bilmez, nice bilgisayar mühendisinden daha iyi olduğunu iddia eden gördüm RECURRENCE (kendisine dönen işlem – programlama lügatında class ve fonksiyonlarda kullanılır) nedir bilmez. Recurrence anlatmak ve mantığını kavratmak her yiğidin harcı değildir. Sizin “popüler bilişimcilik” olarak tanımladığınız yayıncılık anlayışında bunu anlatabilen insan da görmedim. Bu arada olaya “okuyucu” cephesinden değil, doğrudan dergide yazan editör cephesinden bakıyorum. Siz de hatırlarsınız, PC LIFE’ta yazarken 15 yaşımdaydım. O dönemde programlamayı yine biliyordum, ama biri bana “recurrence mantığını kavrat” dese “yahu ben zor kavradım, nasıl kavratayım” derdim. O dönemlerde (şimdilerde de öyle) dergilerde programlama dersleri genellikle girdi-çıktı (input-output) olayında sonlanırdı, devamı gelmezdi, acaba neden?
Recurrence olayının çok üzerine gitmek istemiyorum, ama iyi örnekleme olacağı için tekrar değineceğim. Recurrence olayını üniversitede öğrencilerime anlatabildim. Neden biliyor musunuz? Çünkü bilgisayar mühendisi olarak “Introduction to Algorithm” (Algoritmaya Giriş) dersinde aldığım bilgiler, olayı “kavratabilme” açısından bana oldukça yardımcı oldu. Olay “kendine dönen fonksiyon” demekle bitmiyor, daha bunun performansı var.
Sizin “üzülerek” söylediğiniz sertifikalardaki “mühendislik” kelimesinin çıkarılmasına açıkçası ben üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bu bilgisayar mühendisi olarak kompleks yaptığımdan değil. Sertifika veren kurum ya da kuruluşların nasıl eğitim verdiklerini biliyorum çünkü. “Hadiii hoooop şurdan çektik veriyi, burdan aldık yazdık bitti”. Performans? Verimlilik? Analiz? Veritabanı mimarisi? vs vs hikaye olmuş, “Gerek yok canım bunlara” klişeleri ile geri plana itilmiş. “Yahu diş çekmeyi bilmeden nasıl kanal tedavisi yapacağım?” – “Gerek yok canım, sen köprüyü kur yeter”. Aynı bunun gibi.
Anlatma konusunda her ne kadar fikirlerinize katılsam da (yalın, sade, herkesin anlayabileceği bir şekilde), geçmiş yazınızı yeniden hayata geçirerek geçmişte yaptığınız yanlışı tekrarlamışsınız.
NOT: Hadi bana da “elitçi” damgası vurun.
Köşe yazısına yorum olarak Hasan Civelek isimli bir okuyucu şöyle yazmış:
“Hakki Abi, ağzına ve kalemine sağlık. Sayende 5 yıl okuyup zerre kadar sevmediğim ve anlayamadığım, sırf mecburiyetten tercih edip okumak zorunda kaldığım Elektronik Mühendisliği eğitimimin ardından hep sevdiğim ve hep olmak istediğim programcılık mesleğini 10 küsür yıldır severek yapıyorum. 10 yıldır PHP yazıyorum ve senin yeşil php kitapçıkların hala bir adım ötemde durur. Çoğu kere Google”da değil de senin satırlarında ararım cevabı Müsadenle bu yazını aynen blogumda yayınlayacağım.”
Ben de kendisine buradan cevap veriyorum: İyi halt ettiniz! Yahu herkes Web programcılığı yapacaksa, kim robot yapacak? Elektrik Elektronik okuyup ille de televizyon tamiri yapacaksınız mı diyor insanlar? Yapay zeka ve robotik teknoloji ne zamandan bu yana bilişim teknolojilerinden harici tutuluyor? Ayrıca bir robotu hareket ettirmek için de kod yazıyorsunuz, ille PHP derdi nedir? Hadi “Türkiye’de eğitim eşitsizliği var, Kamu Yönetimi’nden mezun oldum, 10 yıldır PHP yazıyorum” deseniz anlarız da, Elektrik Elektronik Mühendisliği’nin de öyle az buçuk puanı yok yani.
Benim hep dediğim bir şey var: Herkes kendi işini yapsın… Bugün Türkiye’de “ara eleman” denilen “tekniker/teknisyen” açığı, mühendis açığından fazla, biliyor musunuz? Çünkü herkes “mühendis” olmanın derdinde. Olma kardeşim, mühendis olmakta bir halt yok. Olunca sana dünya kupası vermiyorlar. Neyse düzen, o şekilde çalışmaya devam ediyorsun. Bunu da daha önce Türkiye’de Bilgisayar Mühendisi Olmak yazımda anlattım.
Bir de benim takıldığım bir şey var… Yurtdışında yaşayarak, Türkiye hakkında yazma olayı. Bu ne kadar objektif ve yerinde bir değerlendirmedir? Yoksa yurtdışında dinlenecek çok zamanınız var da kendi kendinize olmayacak şeyleri düşünerek hüsnü kuruntu mu yapıyorsunuz? Valla Türkiye’de bizim böyle boş zamanlarımız yok. Günde 12 saat çalışıyoruz, ama mesai ücreti alamıyoruz örneğin. O yüzden eğer Türkiye kapsamında yazılar yazacaksanız, mümkünse gelip Türkiye’de yaşayarak yazın bu yazıları. 4 yıl dirsek çürütmüş (öncesinde sınav hazırlıklarını vs katmıyorum), gecesini gündüzüne katmış, sırtında dağ gibi aile ve çevresinin beklentisi olup da alnının akıyla mezun olmuş, ama şimdi iş bulamadığı için parklarda gazete okuyan genç Türk mühendislerine, “Neden canım sertifika programlarından mühendis tabiri çıktı?” kaprisi yapın lütfen. Ama alacağınız cevaba da şimdiden hazırlıklı olun.
Bu aradada “Popüler Bilişimcilik” olarak tabir ettiğiniz yayınların hepsi “battı”. Evet, kapanmadılar, “battılar”. Ben de bu batanlara canlı canlı şahit oldum, nitekim pek çoğunda yazarlık ve editörlük yaptım.
Son olarak da, Türkiye’de neden açık kaynağın halen bazı tekellerde tam olarak açılmadığı dokundurmasına değinmek istiyorum Hakkı Ağabeyin. Çünkü Türkiye’de emek hırsızı çok, mutlaka bir denetim gerekiyor. Size iki örnek vereyim: Teknovole.com bildiğiniz gibi bağımsız ve özgür bir site. Zaman buldukça bildiklerimizi paylaşıyoruz. Buna rağmen, utanmadan sıkılmadan, kaynak göstermeden yazılarımız çalınıyor. Üstelik öyle Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil. Geçtiğimiz günlerde sabit disk satan İnternet mağazasının bizden yazı “çaldığına” şahit olduk. Gerekli uyarıyı yaptıktan sonra kaynak koyma zahmetinde bulundular, sağolsunlar. İkinci örnek de kendimden. Daha önce burada Wordpress’te tarihlerin Türkçe çıkması için gerekli dosyayı Türkçeleştirdim. Dosyanın en başına da “Türkçeleştirme: Can Sinan ARTUÇ” gibi bazı “görünmez” satırlar yazdım. Siteye girdiğinizde bu satırları göremezsiniz, ancak o PHP dosyasını açacaksınız ki o zaman göreceksiniz. Onu açan adam da sitenin sahibi zaten. Bir arkadaşım, “Birader sağolasın ya, çok iyi oldu bu” deyip dosyayı kendi sitesinde kullanmış. Sonra sunucuda bir sorun oldu, bana sunucunun şifresini ve kullanıcı adını verdi. Düzelttim, son dakika aklıma dosyaya bakmak geldi. Bir baktım, başına yazdığım şeyler silinmiş. “Yuh be arkadaş bunu yapıyorsa, diğer kullanıcıları düşünemiyorum” dedim kendi kendime. O satırların o dosyada durmasında, kullanana giren çıkan ya da batan çıkan nedir anlamış değilim. Dün kendi ihtiyacım doğrultusunda bir program yazdım. Bir kök ismi veriyorsunuz, başlangıç ve bitiş sayısına göre o kadar klasör yaratıyor. Şu anda onu ücretsiz paylaşılacak duruma getiriyorum, yakında Teknovole.com’dan paylaşacağım. Ama kaynak kodlarını paylaşıp paylaşmamakta kararsız kaldım. Programın daha geliştirilmesini isterim, ama bunu yapacak adam da “başlangıcına” saygı duymayarak, bana gerekli “krediyi” vermeyecek, adım gibi biliyorum. Gel de kaynak kodları paylaş şimdi!
İnsan küçükken anlayamıyor da, büyüyünce bazı şeylerin farkına varıyor ne yazık ki… Hakkı Ağabey, “blog”unu görünce “Vay be!” dedim. Sonra da düşünmeden edemedim: “Yurtdışından cızırtılı yayın yapan taraflı ‘gazeteci’”.
2000 yılından bu yana web sitesi tasarımı ve programlaması yapıyorum. İnanmayan buraya tıklayarak, bana ait olan 1001link.com’un arşivine bakabilir.
Elbette Türkiye’de yaşayan biri olarak en fazla web sitesini de Türk şirketler ya da kişilere yaptım. Bununla birlikte Amerika ve Avrupa’da da çalışmalarım oldu. Konu oldukça geniş, o yüzden ben herkesi ilgilendiren Türkiye ayağına değineceğim.
Osmanlı kültüründen olsa gerek, biz ihtişamı ve şaaşayı seviyoruz. Web sitelerinde de aynı durum var. Bana genelde “Çok sağlam bir Flash intro (giriş) istiyoruz, site tasarımı da acayip görsel olmalı” şeklinde teklifler gelir. Ben sorana fikrimi beyan ederim, böyle emrivaki yapanlara da sesimi çıkartmam. Sonuçta bana bir ödeme yapılıyor ve ne isterlerse onu yaparım. Akıllı ve işten anlayanlar, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorarlar ve ben de cevap veririm. En mutlu müşterilerim de bu kategoridekilerdir. Ama ben size burada genele yayacağım olayı, bu tarz özel müşteriler elbette var, ama sayıları az.
Mutlaka Flash bileceksiniz ki intro hazırlayabilesiniz (ben bilmiyorum ve öğrenmek istemiyorum. Web site tasarımında JavaScript gibi hızlı yüklenen ve görsellik katacağınız bir uygulama dili varken Flash kullanmak mantıklı değil. Bu yüzden Flash bilen bir arkadaşıma ödeme yaparak, intro hazırlatıyorum). Sizin etikliğinizi ya da iş ahlakınızı bilemem, ama hazır introları modifiye edip veren de var. Sağdan soldan bir şeyler fırlayacak sitede, ziyaretçi aptal olacak. Boru satan bir şirketin sitesinin yüklenmesi 1-2 dakikayı bulacak (malum Flash), sadece iletişim bilgilerine ulaşmak isteyen biri bu süre beklemek zorunda kalacak. Bekleyen var, beklemeyen var tabii, bana sorsanız ben beklemem. Dünyada her şeyin bir alternatifi var. Kodlama falan çok önemli değil, en fazla iletişim formuyla mesaj gönderme, onun da İnternet üzerinde hemen hemen her dilde örneği var. Dolayısıyla işin tasarım boyutları sizi daha çok ilgilendiriyor. Artık size kalmış, sağdan soldan tema çalıp modifiye eder mi verirsiniz, baştan kendiniz yapıp mı, tamamen sizin insafınızda. Nitekim patronlar sonuca bakıyor: Az para ödemek. Ne kadar ekmek o kadar köfte demişler, verdikleri paraya siz kalkıp baştan site tasarlar mısınız, orası meçhul. O yüzden ben genelde iki teklif sunarım: “Bakınız bay/bayan patron, bu paraya size yapabileceğim şey en fazla şurada şu kadar para ile satılan temayı alıp, üzerine kendi logonuzu ve bilgilerinizi koymaktır. Şayet fiyatı makul boyutlara çekerseniz, ‘size özel’ sayfa tasarlarım”. Ama geneli birinci seçeneği tercih ederler.
Ben Türkiye’de web sitesi tasarımını ve programlamasını, “Bilişim işportacılığı”na benzetiyorum. Nitekim ciddi bir programlama meziyeti gerekmediğinden, insanlar etik değerlerini bir kenara bırakarak, “Kurumsal anlamda para kazandıracak bir durumda ücretsiz kullanımının yasak olduğu”nu belirten açık kaynak lisanslı temaları modifiye ederek bu işten kazanç sağlıyorlar. Sonuçta üç beş kuruş kâr etmeye çalışan şirket patronları, sürekli olarak bir baş ağrısı çekiyorlar. Artık benim tuzun kuru olduğu için, bu tarz patronlara sunduğum sözleşmelerde şöyle bir madde vardır: “Bu teklifi kabul etmeyerek başka bir şirket ya da kişiye yaptırdığınız tasarım sonucunda memnun kalmayıp bana geri dönerseniz, teklif ettiğim fiyatın 1/2 oranını, mevcut teklif tutarına eklerim”. Patronlar bunu kabul ediyor mu peki? Hem de nasıl! Bu maddeye rağmen geri dönen çok oldu.
Peki olayın yurtdışı boyutuna bakacak olursak… Özetle: Şu anda Türkiye’de birkaç kurum veya kişi haricinde kimse yurtdışındaki patronlara Web sitesi satamaz. Çünkü adamlar işi biliyor, Dreamweaver kullanıp hazırladığınız siteyi anlıyorlar. Görsel çılgınlıkları yok, bilgiye ve programlamayaodaklı Web siteleri istiyorlar. Programlama yaparken öyle kafadan satırları alt alta yazmanızı da istemiyorlar: “Bu tasarımın programlamasındaki sınıfları (class) ve programlamasını anlatan eğitim dökümanı istiyoruz” diyorlar. Ama para da ona göre, yaptığınız işin son kuruşuna kadar ödemesini yapıyorlar.
Bildiğiniz üzere 23 Eylül 2009’da Teknovole.com’u eleştirin yarışması başlattık. 22 Ekim 2009 tarihinde yarışma sona erecek. Katılımlardan son derece memnunuz, pek çok okuyucumuz “gönülden” ve “iyi niyetli” eleştirilerde bulunuyorlar. Nitekim bazılarını Teknovole.com’da şimdiden uyguladık, örneğin Teknovole.com’un sol tarafındaki “Teknovole.com Özel” kısmını ikonlarla süsleyerek “renklendirdik”. Bu fikrin sahibi yarışmayı kazanır mı bilemem, nitekim oylama Teknovole.com ekibi tarafından yapılacak. Herkesin olduğu gibi benim de fikirlere verecek 1 puanım var.
Eleştirilerin çoğu Teknovole.com tasarımının çok sade olduğu yönünde. Bunu biliyoruz ve kasıtlı olarak yapıyoruzTeknovole.com bir bilgi sitesidir, dolayısıyla biz bilgiye hızlı bir şekilde erişmenizi istiyoruz. Sağdan soldan fırlayan flash animasyonlar, görsel öğe ağırlıklı bir tasarım, Teknovole.com’un açılış ve içeriğe erişim süresini uzatır. Biz de bunun olmasını istemiyoruz.
Ama bir eldeki parmaklar nasıl aynı değilse, yarışmacıların da “eleştirileri” aynı şekilde değil. Özellikle Teknovole.com’u takip etmeyen, yarışma var diye katılmış ziyaretçilerimizden “akıllara zarar” eleştiriler alıyoruz Bunlardan biri Pelin Yanık isminde bir katılımcıya ait. Kendisiyle bizim yarışmamıza link veren bir forumda karşılaşıp tartışma fırsatı da bulduk. Dediğine göre “Web tasarım ve programcı öğrencisi”. Birkaç eleştirisi ve fikri var. İçlerinde mantıklı olan da var oldukça saçma olan da. Saçmalık göreceli bir şeydir, bana saçma gelen başkasına mantıklı gelebilir o ayrı konu. Ama söylediği bir eleştiri görecelilikten uzak derecede saçma bir eleştiri. Kendisine diğerleri için teşekkür ettim, kabul ettiğimiz eleştirileri olduğunu söyledim, ama nedense bir türlü bu söylediğinin saçma olduğuna ikna olmak istemedi Kötü niyetli olsam, aşağılamak ya da ezmek gibi bir düşüncem olsa diğer fikir ve eleştirilerini kabul ettiğimi söylemezdim. Ama kendi kendine benim mühendis, onun web tasarım ve programcısı öğrencisi olduğunu kompleks yaptı. Kabul etmediğim ve saçma bulduğum Teknovole.com eleştirisi şu: “Renklerle çok boğuşmuş”. Teknovole.com’un 3 ana rengi vardır (renk kodlarıyla veriyorum): #1a5189 (lacivert), #02aefe (açık mavi – biz buna Teknovole.com mavisi diyoruz) ve #ffffff (beyaz). 3 renkli ve mavinin tonları olan bir site nasıl olur da renklerle boğuşur, hiç anlamadım açıkçası. Hani 3 renk olur, morun üzerine lacivert yazı yazmışızdır, arka plan da fıstık yeşili olur anlarım Evet biz gökkuşağı gibiyiz, ama içerik olarak, tasarım olarak değil Kendisi “öğrenci” olan arkadaşımıza, öğrenmesi için çok dil döktüm, ama kompleks yaptı. Bu kafayla öğrenmesi de çok zor zaten, umarım mesleğinde başarılı olabilir, Pelin Yanık ismini dünyaca ünlü Web tasarım ve programlama projelerinde görürüz.
Diğer sayfada bu haftanın “Ortaya Karışık”ları var… “İddaa”dan “Coraline” filmine, “Fuck You!’dan “A…na koyim”a, Facebook Farmville oyun yasağından Suzanne Collins’in son kitabı “Ateşi Yakalamak”a kadar geniş bir yalpazede olaylara değindim. Hazır mısınız?
Ortaya Karışık 1: Özentilikten nefret ederim, bu nefretimi kelimelerle bile tarif edemem. O derece yani… Geçtiğimiz gün gözüme çarpan bir “özentilik” ya da “beynin hızlı sinyal gönderememesi” şeklinden bahsedeceğim. Cem Yılmaz da bunun üzerine espiri yapmıştır, izleyenler bilir. Çoğu Hollywood filminde iki cümleden birinde “Fuck You” (Si…yim seni) kalıbıyla cümleler kurulur. Tabii altyazı olarak “Kahretsin” olarak çevrildiğinden, siz bunu “mülayim” bir şey zannediyor olabilirsiniz. Özellikle Türk gençlerinde “A…na koyim” gibi, nokta yerine ya da cümlenin başında “belirteç” şeklinde bir kalıp kullanılır. Bunu duyan genç kızlarımız “Aaaa ameleye bak” derler. Belki de 1 saat önce çıktığı sinemada “taptığı”, bir öpücük için her şeyini vermeye hazır olan genç kızımızın aktörü, 2 cümleden birinde “Fuck You!” diyordu. Ama o der, hatta keşke yapsa derseler şaşırmam açıkçası. Nedir bu Türk gencine düşmanlık, anlamış değilim (“A…na koyim” kalıbının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum, ama bu amelelikse, Hollywood filmlerindeki de ameleliktir).
Ortaya Karışık 2: Türkiye’de yabancı isimle şirket açmak uzun süre önce yasaklandı. Doğru veya yanlış bir karar, orasını tartışmayacağım. Peki “Tarzanca” yarışma ve oyun isimleri neden yasak değil? İddaa bildiğiniz üzere bahis (yani kumar) oyununun “yasallaştırılmış” hali. Sloganı da “Var mısın İddaa’ya?”. İddaa denilen şey, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Sav” olarak açıklanmış, ama bir farkla. Kelimenin aslı “iddaa” değil, “iddia”. İddia kelimesini kullanmak isteyen o kadar çok insanda (hatta Teknovole.com editörlerinde bile) bunun “iddaa” olarak yazıldığını gördüm ki, gözlerim açıldı, kulaklarım pırpır oynadı. Bir devlet, kendi dilini böyle rezil etmeye çalışır mı? Anlamak mümkün değil…
Ortaya Karışık 3: Teknovole.com okuyucularımızdan, gerek yukarıda bahsettiğim yarışma vasıtasıyla, gerekse de özel e-posta yoluyla bir eleştiri alıyorum: “Sitenizde çok reklam var”. Böyle bir şey yok Teknovole.com’da 3 reklam vardır, biri sağ sütunun tepesinde, biri manşetten hemen sonra, biri de sayfanın altında ki bunu reklamdan saymaya gerek yok, sayfanın altındaki bir reklam kaç kişinin ilgisini çeker? Bir de yazıların içinde, yazının açıklama metninden hemen sonra bir reklam var ve sağ sütundaki aynı yerdeki reklam. Aslında daha da çok reklam koyabiliriz, ilerleyen zamanlarda bu gerçekleşebilir. Çünkü Teknovole.com okumak isteyene ücretsizdir, ama bizim de Teknovole.com’un masraflarını çıkartmamız gerekiyor ki devamlılığını sağlayabilelim. Karşılıksız yardım eden hayır kurumları olabilir, ama biz onlardan biri değiliz Şu anda dünyanın en pahalı olan şeyi “bilgi”yi ücretsiz sunuyoruz, ama en azından site giderlerini karşılamamız gerekir. Teknovole.com’dan zengin olma hayalinde değiliz.
Ortaya Karışık 4: Bu hafta “Activision Modern Warfare’i istemiyor” başlıklı bir haber yayınladım. Oyunseverler artık İkinci Dünya Savaşı temalı oyunlardan bıkmışlar, modern savaşlar istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı teması sürekli kendini tekrar ediyormuş. Ama tüketim toplumuyuz ya, beyin sinyallerine parazit karışıyor. Yazdığım haberdeki son tanıtım videosunda Modern Warfare 2’ye yeniden dikkatlice baktım. Yine Arapların ellerinde roket atar (RPG) ile Amerikan askerlerine saldırmaları, yine Amerikan askerlerinin pohpohlanması, yine teröristler yine yine yine… Dikkat edin, Modern Warfare 2 de çok satacak. Ama aynı temalı Modern Warfare 3 çıkarsa, bu sefer hüsran olacak. Tüketim toplumlarında beyinlere sinyal ancak üçüncü seferde ulaşıyor. Ama bizim suçumuz yok, arada parazit var
Ortaya Karışık 5: Ne kadar çiftçiliği ve toprağı seven Türk insanı varmış da haberimiz yokmuş. Sanal çiftlik kurduğunuz ve toprağınızı genişlettiğiniz Facebook oyunu Farmville’e Türkiye yasak koyunca ortalık karıştı (biz de bunu haber yaptık, en çok okunanları geçin, Teknovole.com’un ziyaretçi sayısında ciddi bir artış oldu). Madem bu kadar çiftçiliği ve toprağı seviyoruz, köyden şehire doğru akan göç neden? Yoksa sanaldaki hesap gerçekle örtüşmüyor mu? Yoksa şehirde yaşayanlar köy hayatı özlemi mi çekiyor? Çekmenize gerek yok kardeşim, meraklısı varsa boşaltsın şehiri, öyle “sanal” ve “banal” takılmanızın hiçbir anlamı yok. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demiş, ama pek çok şehirli köylüleri “davar” gibi görüyor. Madem öyle, Farmville manyaklığı neden? (Bizim ailece köyümüz falan yok, tanıdığım sülale çevremde herkes şehirde doğmuş ve büyümüş. Okuldayken tatillerde arkadaşlarım “memleketlerine” gideceklerini söylerlerdi (pek çoğu köyden bahsediyor), bana sorunca “Ben zaten memleketimdeyim” derdim. Dolayısıyla şehirlilere ya da köylülere karşı husumetim yok. Benim sıkıntım özenti şehirliler ile şehri bir halt zanneden köylülerle).
Ortaya Karışık 6: Bu hafta Suzanne Collins tarafından yazılan ve Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan “Açlık Oyunları”nın ikinci kitabı “Ateşi Yakalamak”ı okudum. Aynı şeyi Açlık Oyunları’nda da düşünmüştüm: Boş bir kitap, yazarın bir sonraki hamlesini tahmin edebiliyorsunuz çünkü genelde yazdıklarının hep tersi oluyor ya da “Yoksa böyle miydi?” tarzındaki karakterlerin söyledikleri gerçek oluyor. Yaratıcılıktan bence eser yok… Ama okunması kolay bir kitap, o yüzden oldukça rağbet görüyor. Ben seriyi tamamlamak için okuyorum, özel bir ilgim yok
Ortaya Karışık 7: Bu hafta Coraline (Türkçesi Koralin ve Gizli Dünya) animasyon filmini izledim. Kız arkadaşımla zamanında Wall-E’ye gittiğimizde, kendi kendimize “Neden her yerde Türkçe dublajlı olduğunu, en azından bir seansta altyazılı olmadığını” konuşurken, çocuğunu filme getiren bir anne “Çünkü bu tarz filmler çocuk filmi” demişti. Umarım kendisi ya da benzer düşüncelerde olan ebeveyn ya da kişiler bu yazımı okuyordur. Coraline’ı çocuğunuza izletin bakın bakalım ne oluyor Yatağınızda çocuğunuz için bir yer açmanızı şimdiden tavsiye ederim çünkü tek başına uyuyamayacaktır
Bunu söylediğimde bana “Bağnaz” diyenlerden tutun da “Ne biçim bilgisayar mühendisisin?” gibi daha bilgisayar mühendisliğinin ne olduğundan habersiz viranelerin laflarıyla muhatap oluyorum. Umarım bu köşe yazısında yazacaklarımı, sıkıntımı ve derdimi size anlatabilirim.
İnsanoğlu garip bir “yaratıktır”. Kusura bakmayın, ama kendi b.kumuzda boğulacak duruma gelsek, başkalarını suçlarız veya hep bir şey ararız. Yobazlar “Allah’ın işi, dinden imandan çıkarsanız böyle olur” der (17 Ağustos depreminde bu lafları duydunuz, yanlış mıyım?), hayvan düşmanları “Hayvanlar her yere işer sıçarsa böyle olur” der, kömünistler “Faşistler yaptı”; faşistler ise “Kömünistler yaptı” der. Yeşil Barış’ın üyeleri (Green Peace) kendilerini bir yerlere çiviler ya da bir gemiye çıkartma yaparlar. Akıllı olanlarsa “Kendimiz ettik, kendimiz bulduk” der, ama bu kişileri de ortalıkta fazla göremezsiniz, laflarını çok dillendirmezler, kendi alemlerinde yaşarlar. Engizisyon mahkemeleri kurulabilir her an, mazallah!
Biz her şeyin ucunda yaşamayı severiz. İçkiyi en uç noktasında içer dağıtırız, sigarayı uç noktasında içer ciğerlerimizi lastik top boyutuna getiririz, oyun oynamayı severiz ama sardırıp dünyadan irtibatımızı keseriz, müzik dinlerken kolumuzu jiletleriz, yıllarca araba hayali kurar alınca da hız yapmak matah bir şeymiş gibi ayağımızı gazdan çekmeyiz (sonra da bir bakarsınız kaza yapıp arabanın içinde sıkışmışız, “Yardıııııım” diye yalvarıyoruz), eğlenceyi ve ünü severiz ama paramız yetmez, bu sefer de zengin iş adamlarının kucaklarında gezeriz, teknolojiyi cep telefonundan ibaret zannederek her ay yeni bir cep telefonu alırız ve etrafımızdakilere “çok teknolojiğim” diye caka satarız, delikanlı ve harbi adam olmayı kravatsız takım elbise ve belimizdeki silah zannederiz vs vs… Liste uzun, anlayan anladı.
Böyle uç noktalarda işler yapan insanoğlu, yapay zeka ve robotik teknolojilerde de uç noktaya gidebilir. Yok “belleğin sırları”, yok “beyin dediğimiz şey” gibi artık öğğğkkk getiren konulara tekrar tekrar değinmeyeceğim (dergileri takip ederseniz, mutlaka 2 ayda bir birinde bu konuyu bulursunuz). Size sadece bir örnek vereceğim ve bu örneği de, kız görünce şeyini gerdiren Recep İvedik karakterini baş tacı yapan, kız görünce laf atmayı erkek olmaktan sayan toplumumuzun en sevdiği konudan vereceğim: Cinsellik.
Dünyadaki kadınların pek çoğunda şöyle bir sorun vardır: Erkek dürtüleri ve “isterikliği” ile kadınınki farklıdır. Pek çok kadın için ön sevişme çok önemliyken, erkek genelde 5 dakikada beşiktaş modunda takılır. Hal böyle olunca pek çok kadın cinsel yaşamında mutsuz. Bazı çok bilmişlerin iddia ettiği şeyin aksine, kadın “akıllı” bir canlıdır, karda yürür ayak izini belli etmez. Kurnazdır. Toplumda “erkek aldatır” gibi görünse de, iddia ediyorum kadınlar daha çok aldatıyor. Ama biz erkekler safız biraz, boynumuzda kocaman bir morlukla eve gideriz, soyunurken sırtımızdaki tırnak izlerinin farkında değilizdir vs vs.
Bu örnekten yola çıkarak, şöyle bir robot yapıldığını düşünün: Tamamen kadının istediği doğrultuda ön sevişme yapabiliyor, insan derisinin aynısı bir kaplaması var, cinsel organı tam tatmin düzeyinde, kadının o anki arzularını okuyarak yavaş ya da hızlı olabiliyor. Sizce kadınlar, ayı gibi sevişen ve tamamen kendini düşünen erkek “insan”ı mı seçer yoksa erkek “robotu” mu? Bence robotu seçer… Bu durumda ne olur hiç düşündünüz mü? Üstelik dilerse kadın bu robottan hamile de kalır. Günümüzde cinsiyeti bile belirlenen sperm üretimi ya da kullanımı yapılabiliyor. Eee erkek ne yapar bu durumda? Sperm bankalarında mastürbasyon yaparak sperm verir, başka da bir şey yapamaz. Kadın, hamile kalmak isterse dünyaya “erkek” getirmek ister mi sizce böyle bir durumda? Bence yine hayır… Peki erkeklik denen cinsiyet ne olur? Yok olur…
Umarım demek istediğim anlaşılmıştır. Robotik teknolojiler ve yapay zeka, oldukça özenli ve kontrol edilmesi gereken konulardır. İnsanoğlu uç noktaları sever, sonra robotlar kontrolü almasın! Benim fikirlerime en yakın film şu ana kadar iRobot (Ben Robot – http://www.sinema.com/film/5222/ben-robot) oldu, izlemediyseniz tavsiye ederim.
Ortaya Karışık 1: Geçtiğimiz hafta Kaspersky Internet Security 2010 (KIS 2010) deneme sürümünü bilgisayarıma kurdum. İtiraf ediyorum, Kaspersky Internet Security kullanıcısıyım. Ama belki daha tam “gelişmediğinden”, belki de canları böyle istediğinden olsa gerek, KIS 2010 bana cehennem azabı yaşattı. Winamp temam gitti, BSPlayer’ı kendi kendine yasakladı, SnagIt programı çalışmaz oldu, kendi kendine İnternet sitelerine erişimi engelledi ki bu özelliğinden dolayı Eset Smart Security’ye gıcık olurum. Tamam bütün bunlar ayarlanabiliyor, izin veriyorsunuz zart zurt. Zart zurt çünkü bunu ben yapabiliyorum, peki acemi kullanıcı ne yapacak? Teknolojiden soğutmayın kardeşim insanları! Sonuç: KIS 2009 lisansımı bir yıl daha uzattım, KIS 2010 kullanmayacağım.
Ortaya Karışık 2: Toplum olarak kokuşuyoruz, hem de çok fena… Bu kokuşmuşluğumuzun en güzel örneklerinden birini, Mavi Jeans’in “Burası İstanbul” reklamında görüyoruz. Empoze edilmeye çalışan şey, “İstediğinizi giyin” düşüncesi. Biz Ankara’dakiler şalvar falan giydiğimiz yok, ama olay “İstanbul” üzerinden dönüyor. Tabii bu aynı zamanda yurtdışında da mağazaları bulunan Mavi Jeans’in satış stratejisi. Nitekim yurtdışında pek çok insan İstanbul’u Türkiye’nin başkenti zanneder, Ankara’dan haberleri yoktur. Erkek olarak kıçınızın arasına kaçan, kız olarak da kıçınızdan düşen pantolon giymenizin hiçbir sorunu yok, özentilikte sınır tanımayalım yeter.
Ortaya Karışık 3: Şimdi kokuşmuşluğun “çocuk” ve “genç” versiyonuna geliyoruz. Malumunuz okullar açıldı. Biz de okuduk lise, biliyoruz neyin ne olduğunu. Annemizin karnından bu yaşta çıkmadık Ankara’da havalar soğudu, bazı günler haricinde üzerinize bir şey almadan gezemiyorsunuz. Hele sabahın köründe, hiç! Ağzınızdan duman çıkıyor! Böyle bir sabahta, liseli kızların eteklerinin bir karış, erkeklerin kafalarının jöle damlayan bir konumda olduğunu gördüm. Hem de öyle bir iki örnek değil, maaşallah hepsi birlik yapmış gibi 10 tanesinden 8’i böyleydi. Ben namus bekçisi değilim, 18 yaşından küçüklerin namusundan aileleri, 18 yaşından büyüklerin namusundan da kişinin kendisi sorumludur. Benim demek istediğim şu: İstersen hiç etek giyme, direkt külotla çık, umrumda bile değil. Ama unutma ki, bir taraflarını üşütürsen, bunun acısını ömrünün sonuna kadar çekersin. İstersen duştan çıkıp, havlu değdirmeden sırılsıklam saçlarla çık sokağa, umrumda değil. Ama unutma ki, o kafatasının içinde, seni hayvanlardan ayıran bir beyin var ki, üşütmeye pek gelmez.
Ortaya Karışık 4: Yeni moda yürürken cep telefonuyla müzik dinlemek. Ama kulaklıkla değil, doğrudan hoparlörlere verip de dinlemek. Genelde genç erkekler ve kızlar arasında moda. Bu görüntü, bizim zamanımızda Amerikan filmlerinde görmeye alıştığım zengi rapçileri hatırlatıyor. Onlar da omuzlarında müzik seti, öyle geziyordu. Bu bir suç mu? Değil… Ama bana göre son derece komik, “görmemişlik” göstergesi. Ben müziksiz yaşayamayan biriyim, şu anda bu yazıyı yazarken de müzik dinliyorum. Ama “ben” dinliyorum, üst veya alttaki komşularım melodilerime yoldaş olmuyor.
Ortaya Karışık 5: Hani birileri çıkıyor, “Efendim yasal MP3 kullanın, sanatçı kazansın daha güzel eserler yazsın” gibi tırışkadan laflar ediyor. Buyrun efendim, aşağıdaki ekran görüntüsüne iyiceeee sindire sindire bakın ve yazılanı okuyun lütfen. Ne mi oldu? Bilmem kaç GB’lık yasal MP3 arşivim helak oldu. Nedeni çok basit, format atmadan önce, yasal MP3’ler için gereken sertifikaların yedeğini almayı unuttum ve tekrar yasal MP3’lerimi aktifleştiremiyorum, “Daha önce aktifleştirildi” diyor. Peki ben ne yaptım? Dosya kurtarma programları ile sertifikaları mı kurtardım? Hayır hayır, para verdiğim şey için bu kadar uğraşmam (parayla rezil olmak bu olsa gerek)… Bu giden MP3’lerimin hepsini “yasal olmayan” yöntemlerle yeniden indirdim. Çıksın şimdi biri bana dava açsın da, mahkemede görüşelim…
Ortaya Karışık 6: Hep dediğim bir şey var: “Herkes bildiği işi yapsın”. 4 Ekim 2009 Habertürk gazetesi, sayfa 2. Twitter’ın kurucusu Evan Williams ile ilgili bir haber var. Haber şöyle başlıyor: “MESAJLAŞMA sitesi ‘Twitter’ın kurucusu…” Twitter mesajlaşma sitesiymiş de haberimiz yokmuş! Twitter micro blogtur, Türkçe karşılığı da mini İnternet günlüğü olarak çevrilebilir. Hiç olmadı “sosyal ağ” dersiniz, daha anlamlı olur. Twitter, MSN Messenger gibi bir şey değil ki “mesajlaşma” sitesi olsun! Artık bu haberi ekonomi muhabiri mi yazdı, kim yazdı belli değil. Tek bildiğimiz “Dış Haberler” olduğu. Bu haberi okuyan bir kullanıcı Twitter’ı MSN Messenger gibi bir şey zannedecek, girecek, ama öyle bir şey yok. Sonrasında da “Ben yapamadım, bak millet ne güzel mesajlaşıyor” diyerek kendini teknoloji özürlüsü zannedecek.
Cloud Computing (yani “Bulut Hesaplama”, “Bulutsu İşlemcilik”) aslında yeni bir şey değil. Zaten uzun zamandır “adı konulmamış” bir şekilde uygulanan ancak yeni uygulamalarla yönünün biraz daha değiştiği ve adının konduğu bir olay.
Bu tarz köşe yazılarında okuyucuyu “teknik detaya” boğmayı sevmem, her türlü bilgi düzeyinden okuyucunun yazıdan faydalanmasını amaçlarım. Dolayısıyla bu konuya da çok da fazla teknik detaya girmeden, herkesin anlayabileceği şekilde değineceğim.
Cloud Computing, genel olarak gerekli işlemci gücünün ağ vasıtasıyla başka bir bilgisayarda karşılanmasıdır. Peki bu ne demek? En popüler uygulamaları ile açıklayayım:
(*) Video paylaşım sitesine bir video gönderdiniz. Video paylaşım sitesi bunu kendi formatına (genellikle FLV) çevirerek yayına sokar. Videonuzun FLV formatına çevrilmesi için sizin kendi bilgisayarınızda video çevirici bir yazılım kullanmanıza gerek yoktur.
(*) Google Docs, Windows Office Live ya da Zoho gibi servislerde İnternet üzerinden döküman, Excel dosyası vs. oluşturabilirsiniz. Bunları yapmak için ille de bilgisayarınızda bir ofis paketi olmak zorunda değildir.
Peki Cloud Computing’in işlemci gücü nedir? Aslında bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Nitekim işlemler “tek bir bilgisayarda” değil, “bilgisayar topluluğunda” gerçekleştiriliyor (bunlar genellikle sunucu tipindeki bilgisayarlar). Dolayısıyla bilgisayar topluluğunun toplam gücü ne kadarsa, aynı zamanda o andaki sistem yoğunluğu da gözetilerek bir işlemci gücüne sahipsiniz.
Cloud Computing, genellikle İnternet ya da diğer ağları kapsayan tabandadır. İnternet kısmı, İnternet uygulamaları dediğimiz şekilde gerçekleşir (örneğin video paylaşım siteleri). Diğer ağlardan örnek verecek olursak, ATM makinelerini gösterebiliriz. ATM makineleri İnternet üzerinden haberleşmezler. Siz bir ATM makinesinden para çektiğinizde, öncelikle isteğiniz merkezi bir sunucuya iletilir. Merkezi sunucu, sizin banka hesabınızdaki parayı kontrol eder. Şayet limitiniz karşılıyorsa işlemi gerçekleştirir ve parayı site verir. ATM makinesi kullanmak için, herhangi “şahsi” bir bilgisayara ihtiyacınız yoktur.
Şimdi biraz teknik detay… Bu tarz uygulamalar client-server (istemci-sunucu) mantığına göre çalışır. Ancak istemci-sunucu mantığının birden fazla modeli vardır. Örneğin “two-tier” (iki basamaklı) model, Cloud Computing değildir. Bu modelde, siz bilgisayarınızda yüklü olan bir uygulamayla sunucuyla iletişim kurarsınız. Bu konuda örnek MSN Messenger programının, bilgisayarınıza yüklenen versiyonu olabilir. MSN Messenger’a bağlanırken kullanıcı adınızı ve şifrenizi girersiniz. Bu kullanıcı adı ve şifre sunucudaki veritabanında kontrol edilir ve doğruysa giriş işlemi gerçekleştirilir. Bu Cloud Computing değildir çünkü platformdan bağımsız değildir. MSN Messenger programı sadece Windows işletim sisteminde çalışır (Apple Mac OS X ve Linux için başka programlar var ancak ben doğrudan MSN Messenger’ın kendisinden bahsediyorum). Ancak “three-tier” (üç basamaklı) sistem, Cloud Computing’in istemci-sunucu modelidir. Bu modelde uygulama, başka bir sunucu üzerinde tutulur ve aynı zamanda yine başka bir sunucuda da veritabanı vardır. Bu modele örnek, MSN Messenger’ın İnternet üzerinden kullanılan versiyonu gösterilebilir. İnternet’te kullandığınız MSN Messenger uygulaması, İnternet üzerinden başka bir bilgisayarda bulunur. Elbette bu uygulamaya erişmek için İnternet tarayıcınızın (Firefox, Internet Explorer, Opera, Safari vb.) olması gerekir ancak İnternet tarayıcısı platformdan bağımsızdır, nitekim bütün işletim sistemlerinde İnternet tarayıcı bulunabilir ve yüklenebilir. MSN Messenger’ın İnternet uygulamasına bağlanırken, kullanıcı adı ve şifreniz, başka bir sunucuda bulunan veritabanından kontrol edilir. Yani üç basamaklı sistemde, kullanıcı + uygulama sunucusu/bilgisayar + veritabanı sunucusu bulunur. Tıpkı ATM makinelerinde olduğu gibi.
Adobe (Air Teknolojisi – İnternet üzerinden uygulama yükleyip, masaüstünüzde kullanabilme), Microsoft (.Net Teknolojisi ve Azure), Sun (Open Cloud) ve Google (App Engine) şu anda bu işe en çok kafa yoran şirketlerin başında geliyor. Microsoft işi bir adım daha öteye götürerek, gelecek Windows işletim sistemlerinin İnternet üzerinden çalışmasını hedefliyor. Bu şekilde, nerede olursanız olun, Windows işletim sistemli kendi bilgisayarınızı kullanabileceksiniz (Remote desktop connection’a gerek kalmadan).
Geçtiğimiz Temmuz’da Ankara askerlik şubesine gittim. Bütün bilgisayarlarda Pardus 2007 yüklüydü. Oradaki memura, “Memnun musunuz Pardus’tan?” diye sordum. “Biz Pardus kullanmıyoruz esasında, bu çalışan program online çalışıyor, Pardus ile alakası yok” dedi. Dolayısıyla Cloud Computing Türkiye Cumhuriyeti’nde de kullanılmaya başlandı. Öncesinde, Windows işletim sisteminde çalışan bir program kullanıyorlardı. Elbette Cloud Computing, Linux gibi açık kaynak ve ücretsiz olan işletim sistemlerinin önünü açacaktır.
Tamam her şey iyi güzel de, “yan etkisi” yok mu? Elbette var… İnternet üzerinde hiçbir şey güvenli değildir, dolayısıyla güvenliği sağlamak için şirketlerin ciddi bir para kaynağı kullanması gerekiyor. Tabii kullanıcılar da bu durumdan sürekli tedirgin olabilirler: Acaba şirket gereken güvenlik önlemini aldı mı?
Köşe yazısı olarak haftaya bugün görüşemeyeceğiz çünkü Teknovole.com 20 Eylül 2009 saat 0:01 ile 23 Eylül 2009 saat 0:01 arasında bakıma girecek ve kapalı olacak. Aslında bu bakımı yılbaşında yapacaktık, ama “orantısız” şekilde büyümemiz devam ediyor (açıkçası bu kadar kısa bir zamanda bu kadar bir büyüme beklemiyorduk) İstatistikler göz önüne alındığında, yıl sonu hedeflerimize yaklaşık 3 ay öncesinden oldukça yaklaştık ve Ekim 2009’un başı itibariyle yıl sonu hedefimize ulaşacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla bakımı da biraz erkene çekmek zorunda kaldık. Teknovole.com’un benzersiz ve kaliteli içeriğinden mahrum kalmamanız için de, bakım işlemini bayram tatiline denk getirdik. Sırf siz değerli okuyucularımıza daha kaliteli bir site sunabilmek için bayram tatilinden feragat ettik. İlginiz ve desteğiniz için teşekkür ederiz…
Ortaya Karışık 1: Tam olarak eyaleti ve belediye başkanını hatırlamıyorum ancak bundan bir süre önce Amerika’da sel felaketi olmuş ve insanlar ölmüştü. Belediye başkanı ertesi gün görevinden istifa etti. Bu hafta aynısı Türkiye’de de yaşandı, ölenlerin yakınlarına sabır ve ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum. Peki bizim önlemlerimiz neler oldu? Ben Ankara’da yaşıyorum, dolayısıyla Ankara’daki önlemlerden bahsedeceğim. Birincisi metro girişlerine kum ve çakıldan oluşan çuvallarla “barikat” örüldü, Haber Türk gazetesine göre orta ve yaşlı olan vatandaşlarımız “darbe” olduğunu sanmışlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu ilk muhteşem (!) önlemi değil. Yaklaşık 2 yıl önce, yayaların Kızılay’daki alt geçitleri kullanması için, kaldırım kenarlarına betondan barikat dizmişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı halen aynı kişi, zihniyetin değişmesini bekleyemezsiniz. Kızılay Atatürk Bulvarı’ndaki mazgallar, asfalta elli kere “yama” yapıldığı için asfalt ile tıkanmışlar. Büyükşehir Belediyesi işçilerini göndererek mazgalları açtırmaya başlamış. Aklınız nerdeydi? İlle birilerinin ölmesi mi lazım bu önlemleri almak için?
Ortaya Karışık 2: Hepsi tebrik ve yardım üzerine özellikle Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinden çok sayıda e-posta alıyorum. Kendilerine ilgileri için teşekkür ederim. Sizin tabirinizle “Can Abi”niz, size yardımcı olmaktan çok mutlu oluyor Bunu Teknovole.com’daki bu yazıdan ve kendi sitemde yazdığım bu yazıdan görebilirsiniz. Kısa bir süre sonra, özellikle yeni mezun veya öğrenci olan arkadaşlarımıza yönelik ikinci yazımızı Teknovole.com’da okuyabilirsiniz.
Ortaya Karışık 3: İnternet hızlandırıcı programlar, neden İnternet’i hızlandırmaz? Size “bilimsel” bir açıklama yapayım da, sağda solda gördüğünüz “İnternet’inizi hızlandırın” yazılarına kanmayın. İnternet üzerindeki işlemler “paketler” vasıtasıyla gerçekleşir. Bu paketlerin teknik detayına değinmeyeceğim, olayın özünü anlatacağım. 1 litrelik pet şişeyi bilgisayarınız, içine damlattığınız her su damlasını da paket olarak düşünün. 1 litrelik pet şişe, ancak 1 litrelik su alabilir değil mi? Evet… Peki siz 1 litrelik pet şişeyi, 1.10 litre yapabilir misiniz? Evet yapabilirsiniz… Nasıl mı? Isı yardımıyla pet şişeyi esnetirsiniz. Esnetme işlemi esnasında, pet şişenin kalınlığı incelir, hatta iyi ayarlayamazsanız yırtılma olur. Yırtılma olmadığını düşünün, bir güzel esnettiniz pet şişeyi. Şimdi içine 1.10 litre suyu damla damla koyuyorsunuz. Damlayan sular 1 litre ya da 1 litreyi biraz geçtiğinde, pet şişenin kalınlığı inceldiğinden şişe patlayacaktır. 10 damla damlattığınızda patlamaz, 100 damla damlattığınızda da patlamaz. Ama mutlaka bir süre sonra patlar. İnternet hızlandırdığını iddia eden programlar da böyledir. İlk başta “Vay lan harbiden hızlandı” zannedersiniz, ama İnternet kullanmaya başladığınızda bilgisayarınızda “paket boğulması” olur ve hiçbir yere giremezsiniz. Bu durumda ya bilgisayarınızı ya da ağ bağlantınızı yeniden başlatmanız gerekir. Bu da oldukça can sıkıcı bir durumdur. İnternet’i değil, İnternet tarayıcınızı optimize ederek, İnternet sayfalarının daha hızlı açılmasını sağlayan TuneUp’ın “Internet Optimization” aracından ise son derece memnunum. Detaylarını bu yazımdaki yorumlar kısmında bulabilirsiniz.
Ortaya Karışık 4: Call Of Duty Modern Warfare çıktığı zaman, bu oyunu oynayacak kapasitede bilgisayarım yoktu. Bu sene aldığım masaüstü bilgisayarımla “fiyat/performans” oranını yakalayarak, şu anda bütün oyunları oynayacak konfigürasyona sahip oldum (isteyen olursa yazarım). Önce Call Of Duty World at War (yani Call Of Duty 5) oynadım, şimdi de Call Of Duty Modern Warfare’i oynuyorum. Ben World at War’ı daha çok beğendim (hemen hemen herkes tam aksini düşünse de). Nedenlerine gelince: Modern Warfare’de silahlar su tabancası gibi, hiç tepme yapmıyor (“keleş” ve G3 hariç, bunları da kullanmak zorunda değilsiniz, bir yığın silah var), dolayısıyla adam vurmak oldukça kolay. CoD 5’te kol, bacak, ayak falan kopuyor, CoD 4’te bomba atsanız bile sağlam kalıyor. Tamam vahşet kötü bir şey, ama “akıllı” oynayan için de iyi bir şey. Savaşın ne biçim bir şey olduğunu irdeleyebilirsiniz. Ben her oynayışımda, “Çok kötü ya, hale bak” diyorum CoD 4 “modern” olduğu için silahlar da “modern” oluyor. Sniper bile birini indirmek için yeteneğe ihtiyacınız yok, mübarek makineli tüfek gibi adeta. Iskaladın mı? Sorun değil, şarjör birmemişte gözünüz mercekten ayrılmadan (yani elle kurulma yapmadan) adam vurmaya devam edebilirsiniz.
Ortaya Karışık 5: Bu hafta aynı zamanda Batman Arkham Asylum’u da oynama fırsatı buldum. Bilgisayar faresini seven bu oyunu bilgisayarda oynamasın ya da gitsin dandik bir bilgisayar faresi alıp oynasın. God Of War gibi tam bir “konsol” oyunu olmuş, dolayısıyla PC versiyonundan pek de zevk alamadım.
Bana sorulan yegane sorular arasında, “Linux gerçekten Windows’tan daha mı iyi?” yer alır. Elbette sorulan sorular bununla sınırlı değil, Hotmail şifresinin nasıl çalınacağından tutun da, yere düşüp merceği kırılan dijital fotoğraf makinesinin merceğinin nasıl tamir edilebileceğine kadar geniş bir soru yelpazem var Bu soruları bir gün derlemeyi düşünüyorum
Öncesinde kısa bir bilgi vereyim, elmayla armutu kıyaslıyor gibi düşünmeyin. Bir hafta önceki köşe yazımda yazdığım gibi, bilgisayar alemine PC’den önce Atari, Commodore 64 sonrasında Amiga 500 Plus üçlemesiyle başladım. PC’ye geçtiğimde Unix kullanıyordum, Windows 3.1′e şöyle bir gözucuyla baktım, Windows 95′in açılış ekranını gördüm, Windows 98 ile birlikte Windows alemine de katıldım. 98, ME, NT, 2000, XP, 2003, Vista derken, bayağı bir Windows kullanmaya başladım. O sıralarda Unix kullanmaya devam ediyordum. Linux kelimesi yeni yeni telaffuz edildiği sıralarda Debian ile alemlere daldım, öyle bir daldım ki, üniversite sınavı da bana daldı Allah’tan babamın “dalma” huyu yok, fiziksel olarak sağlam kaldım 3 yıl boyunca “aşırı” aktif olarak Debian gelişimine katıldım, üniversite 2. sınıftayken bir olay üzerine hem Debian’dan hem de aktif geliştirme yaşamından uzaklaştım. Konuyu hatırlatmayacağım ya da anlatmayacağım, bu durum Debian Topluluğu arasında bir şeydi, dolayısıyla kimsenin sırlarını ifşa edecek değilim. Ancak şunu söyleyebilirim: Bana göre fanatizm, ırkçılıktan farksızdır. Linux işletim sistemleri aynı kerneli kullanır, yani hepsi “aynı kanı” taşır. Dolayısıyla biri SuSE kullanıyor, öbürü Pardus kullanıyor, bir diğeri Mandriva kullanıyor diye kimse size birbirinize küfretme, birbirinizin gruplarınızı dağıtma, olayla ilgili olmayan karşı tarafın sülalesini olaya dahil etme hakkı vermez. O günden bu yana Linux üzerinde kendim için kodladığım hiçbir programımı dağıtmadım (paralı ya da parasız), hiçbir yamaladığım bugtan (hata) topluluğu haberdar etmedim. Hatta Ubuntu 6.06 ile birlikte Debian’dan ayrıldım. Bu olayların Debian Türkiye ile bir alakası yoktur, daha o zamanlar doğru düzgün Türkiye’de Debian kullanan bile yoktu.
Dolayısıyla işletim sistemlerinin ıcığını cıcığını biliyorum. Bu “pratik” bilgilerimin yanında, bilgisayar mühendisi olarak üniversitede işletim sistemleri ile ilgili “teorik” bilgiler de aldım. Bu yazacaklarıma itibar edip etmemek artık size kalmış
Şimdi gelelim esas konumuza: Linux, cidden Windows’u döver mi? Bu soruya kesin bir yanıt vermek çok zor çünkü “kullanıcı profiline” göre dövebilir ya da Windows’tan sağlam bir sopa yiyebilir. Dolayısıyla konuyu önce biraz “irdelemek”, sonuca “opsiyonlarla” gitmek daha mantıklı.
Linux kimler için?
• Araştırmayı seven ve özgür ruha sahip olanlar için.
• Linux’te video oynatmanız için gerekli olan codecler bile yüklü gelmez (bazı sürümlerde yüklü, Pardus 2009 gibi). Dolayısıyla kendinizin yüklemesi gerekir. Araştırmalısınız…
• Özgür olmasının nedeni, açık kaynaktır ve pek çok program da Linux gibi açık kaynak ya da bedava olarak gelir. Pek çoğunun paralı rakiplerinden eksik kalır bir yanı yoktur. Ancak bazıları da tam bir felakettir. İnsana “ucuz etin yahnisi” lafını hatırlatır. Dolayısıyla alışma ve kullanma sürecinde bir süre sıkıntı çekebilirsiniz.
• Program geliştiriciler ve gömülü sistemlerde çalışanlar için… Şayet Windows kodlaması yapmayacaksanız, programlama dilini atasını ve bana göre en sağlamını öğrenmek istiyorsanız (ki bu C/C++ ‘dır) Linux biçilmiş kaftandır. Ayrıca Linux’ün popüler arayüzlerinden Gnome ve KDE için C/C++ ile “arayüz”lü program yazmak, Microsoft’un MFC’sinden çok daha kolaydır (Linux’ün diğer arayüzlerinde program yazmadım, dolayısıyla bu konuda bir şey diyemeyeceğim).
• Orta ve ileri düzey kullanıcılar haricinde, yeni başlayanlar ve/veya bilgisayarı e-posta, İnternet sitelerinde gezinme ve anlık sohbet etmek amaçlı kullananlar için de biçilmiş kaftandır. Nitekim pek çok netbook Linux işletim sistemi ile gelir ve yeni başlayanlar için yapısal olarak daha kolaydır. Çünkü bilgisayarıma virüs girecek mi, yavaşlayacak mı gibi dertler ortadan kalkar.
• Hız sevenler için… Linux’te Windows’taki gibi kayıt defteri (registry) yoktur, dolayısıyla bir süre sonra şişme olacağı için yavaşlama derdi olmaz. Geneli Perl scriptler ve C/C++ ile kodlanmıştır. Bu programlama dili tarihin en hızlı programlama dillerindendir. Şu anda mevcut popüler dillerin hiçbiri bu programlama dilleri kadar hızlı değildir (Delphi, Java, C#… Aksini iddia eden varsa, hodri meydan!). Bunlar Linux’ün hızlı olmasının belli başlı nedenleridir. Liste geniş aslında, ama hepsinden bahsedersem yazı çok uzar ve teknikleşir.
• Linux güvenlidir çünkü virüsler daha hızlı yayılmak için popüler işletim sistemlerine göre yazılır. Bununla birlikte Linux’teki hesap yönetimi sağlamdır, Vista’daki gibi hem can sıkıcı hem de boş değildir. Linux’te sistem dosyalarına erişmek için “süper kullanıcı” (superuser) olmanız gerekir.
• Bilinenin aksine Linux’te program yüklemek zor değildir. Dağıtıma göre değişiyor, ancak Ubuntu’da konsoldan apt-get, arayüzlü olarak Synaptic ile aynı Windows’taki gibi kolaylıkla program yükleyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken adını yazmanız ve yüklemeyi onaylamanız. Bazı ekstrem durumlarda programı derlemeniz gerekebiliyor, ama bu noktaya gelen insan da derlemeyi becerebilir. Nitekim yeni başlayan kullanıcıların program derlemesine gerek yok, gerekli olan bütün programları kolayca yükleyebilirler.
Windows kimler için?
• Armut piş ağzıma düşü sevenler için…
• Oyun oynayanlar için… Her ne kadar, Linux’te Windows programlarını çalıştıran Wine olsa da, Wine ekibini çalışmalarından dolayı ciddi anlamda tebrik etsem de, Wine oyunlara kesin çözüm değildir. Oyunların neredeyse tamamı Windows işletim sistemi için yaratılır. Konsolları dahil etmiyorum, bu durumda elmayla armutu kıyaslamak olur.
• Parası bol olanlar ya da warez içerik kullananlar için. Windows’ta ücretsiz programlar var ancak büyük bir kısmı sizi takip ediyor. Temizleri de yok değil, haklarını yemeyelim şimdi. Windows’un kendisi paralı olduğu için, program geliştiriciler “Microsoft’a var da bize yok mu?” mantığıyla öyle ciddi anlamda ücretsiz bir program piyasaya sürmek istemezler. Sürenler de şirketlerinin promosyonunu yapmak istediği için bu şekilde programlar sunarlar. Programlama dili cephesinden baktığımızda, C# için yazılmış kütüphanelerin pek çoğu ücretlidir, ama Java ve PHP için ücretsiz olan, ama ciddi anlamda çok önemli olan kütüphaneler bulunur. Açık kaynak böyle bir şeydir işte. Dolayısıyla genel çerçeveden bakınca, Windows’ta kullanacağınız programlara para ödersiniz. Ödemek istemiyorsanız da Warez içerik kullanırsınız (yani crack, serial, keygen). Ama bu bilgisayarınızın “öpülmesine” neden olabilir, nitekim bu şekildeki içeriklerin çoğu sisteminize virüs veya zararlı yazılım bulaştırır. Hele çok ilginç bir örnek var: Antivirüs yazılımını warez kullanma Yahu eklediğiniz şeylerin zararlı olabileceği ve antivirüs programının bu zararlıyı görmezden gelmesi için modifiye edeceği aklınıza hiç geçmiyor mu?
• Medya dosyaları ile uğraşanlar için… Aslında bunun için biçilmiş kaftan Apple’dır, ancak neden Apple kullanmayacağımı aşağıdaki “Ortaya Karışık”larda anlattım. Dolayısıyla eğer Apple’ınız yoksa, ikinci en iyi seçenek Windows’tur.
• Programlama yapmak için… Her ne kadar Linux’te Mono projesi ile C# kodları çalıştırılabiliyor olsa da, verim açısından pek de memnun kaldığımı söyleyemem. Dolayısıyla C#’ın yeri Windows’tur. Ama C#’ta kod yazmak için uzman olmaya gerek yoktur, bugün ilkokul çocuğuna anlatın, Visual Studio ile o da C# kodu yazar. C# biliyorum diye böbürlenmenizin pek de bir itibarı yok. Hele hele de bu işin okulunu okuyan, ama C# bildiği için kendini programcı zannedenlere üzülmüyorum değil. Mezun olduklarında Microsoft’un kendilerine kucak açacağını ya da işverenlerin C# bildiği için onlara “mühendis” maaşı ödeyeceğini zannediyorlar herhalde. C#’ta Windows Sistem Programlaması yapıyorsanız sözüm yok. Ama daha .dll’nin ne olduğunu bilmeyip de ortalıkta C# programcısıyım diye geçinenlerin sayısı oldukça fazla.
Evet genel olarak bunları söyleyebilirim. Aslında listeyi uzatmak mümkün, ama yazının çok da fazla uzun olmasını istemiyorum. Herkes tarafından önemli olan noktalara değindim.
Bununla birlikte Linux fanatiklerinin genelde söylediği bir şey vardır: “Microsoft yama uzmanıdır”. Evet bu doğru, ama Linux için de doğru. Şu anda Ubuntu 9.04 kullanıyorum ve en az haftada bir güncelleme istiyor. Bu ne Linux’ün ne Windows’un ne de Mac OS X’in kabahatidir. Yazılım dünyası böyledir, “sanallıklar” bir anda “fiziksel” dünya ile buluşunca, aklınıza gelmeyen sorunlarla karşılaşabilirsiniz. O yüzden başkalarının işletim sistemi için atıp tutmayın.
Sonuç… Her işletim sisteminin artıları ve eksileri vardır, siz kullanım alışkanlığınıza göre maddi konuyu da düşünerek hangisinin iyi olduğuna karar vermeniz gerekir. Ama genel olarak hiçbir işletim sistemi birbirini dövemez, her birinin güçlü olduğu noktalar vardır, tıpkı “yumuşak karınları” olduğu gibi…
Gelecek hafta “Cloud Computing”ten bahsedeceğim. Gelişmesi durumunda neden çok da fazla işletim sisteminin öneminin kalmayacağını anlatacağım. Köşe yazısı olarak haftaya görüşmek üzere…
Ortaya Karışık 1: Daha önce bu köşe yazımda yazdığım gibi Turkcell’den Vodafone’a geçtiğimi anlatmıştım. Geçiş sürecim fatura dönemini tam olarak kapsamadığı için neden sınırsız olan süreden tam olarak faydalanamadığımı, ama Vodafone’dan söylenene göre faturamı da “eksik” ödeyeceğimi anlatmıştım. Dedikleri doğru, gelen faturam 50 TL değildi (50 TL’lik sınırsız paketini kullanıyorum).
Ortaya Karışık 2: “American Idol”den (Amerika İdolü) sonra “Australian Idol” (Avusturya İdolü) de çıkmış. Türkiye’de de buna benzer yarışmalar var, hem de 10-15 yaşındaki çocukları alet edecek derecede. Geçenlerde düşündüm, benim idolüm kim acaba diye… Açıkçası bulamadım, çocukluğumda tuttuğum günlüklere baktım, orda da yazmıyor. Benim idolüm yok, acaba bende mi bir gariplik var?
Ortaya Karışık 3: Bu hafta ilk kez Gmail Video Sohbet’i denedim. Öncelikle küçük bir program yüklüyorsunuz ve sorunsuz çalışıyor. Fena değil, eğer video sohbet kullansam tercihlerimden biri olabilirdi. Bu arada Ubuntu 9.04′e webcamimi tanıtmak için bayağı bir uğraştım. Öyle ki, webcamin sensörüne göre bile çözümler var. Eğer UVC destekli (yani Universal Video Controller) bir webcaminiz varsa işler biraz daha kolaylaşıyor. Webcam’i tanıttım, bu sefer de renk ayarlarına geldi sıra. “Cheese”de kameradan kendimi görsem de, renk ayarı yapamadım. “Camorama”da kendimi göremedim. “XawTV” kullanarak renk ayarlarını yaptım, bu sefer de MSN Messenger klonu olan aMSN ile kameramda kendimi göremedim. Skype’ın Linux versiyonu ise bence “yapılmak için yapılmış”. Gmail Video Sohbet ise Linux destekli değil. Sonuç: Windows ile kameralı görüşme yaptım (kameram harici, Piranha Q-Type 5MP).
Ortaya Karışık 4: Arkadaşlarım sürekli arıyorlar: “Hangi operatörün 3G’si güzel?” Soruyu yanlış adama soruyorlar, ama Türkiye’de böyle bir şey var: Bilgisayar mühendisi olan her şeyi bilmek zorunda! Peki neden yanlış adama soruyorlar? 1- Hızı severim, 3G beni kesmez. E-postama bile bakacaksam kağnı hızında bakmak istemem. 2- Limitler bana göre değildir, evimde de limitsiz ADSL kullanıyorum. Mevcut 3G paketlerinin hepsi limitli. 3-Cep telefonu teknolojisini sevmem, ama kullanmaya mecburum. Ben de işime yarayacak en ucuz modeli aldım. Smartphone (akıllı telefon) kullanıyorum çünkü gerektiğinde e-postalarıma bakabilmeliyim. Bu doğrultuda ihtiyacıma göre en ucuz telefon HP IPAQ VoiceMessenger 514 ve ben de onu kullanıyorum. 3G desteği falan yok, ihtiyacım da yok. Arayan yüzümü görmek istiyorsa, bir zahmet kalksın gelsin ya da bir yerde buluşalım sohbet edelim. E-postalarıma bakacaksam, her taraf kablosuz İnternet alanı kaynıyor, girerim bir yere yemek yerken ya da bir şey içerken e-postalarıma bakarım.
Ortaya Karışık 5: Ben de neye olursa olsun “tema” seçme özürü var, kolay kolay beğenemiyorum. Windows’ta kullandığım Firefox İnternet tarayıcısında zorla bulduğum “Silvermel” temasını kullanıyorum ve çok memnunun. Linux’te de aynısını kullanıyordum, ama bir süre önce güncellenince adres çubuğu abidik gubidik görünmeye başladı. “Al başına belayı” dedim ve aynen de oldu, tema bulamadım Mevcut Firefox temalarının neredeyse yüzde 80′ine yakın bir kısmının ana rengi siyah, ben de İnternet tarayıcısında siyah rengi sevmem, içim kararıyor. Linux için bayağı bir tema denedim: Ambient Fox Xyan, Blu Canidae, Classic Compact, Nuvola FF, Phoenity Next, Proto, Stratini, Utopia FFSE White ve Walnut 2. Bazıları Linux’te sorun çıkarttı, bazılarının da şeklini ben beğenmedim. Sonunda gerek kompakt yapısı, gerekse de şeklini beğendiğim için Stratini’yi seçtim. Windows’ta halen Silvermel’i kullanıyorum.
Ortaya Karışık 6: Uzun zamandır Apple almayı düşünüyorum çünkü tam anlamıyla düzenli olarak kullanmadığım tek bilgisayar ve içindeki işletim sistemi bu. Sürekli fiyatları takip ediyorum, arada bir ucuzlama oluyor, ama 50 TL – 100 TL arası. Üstelik her şeyine de para ödüyorsunuz, yok kumandası çıkmaz şu kadar para, çantası olmaz bu kadar para… Günümüzde pek çok dizüstü bilgisayarın yanında hediye olarak harici fare verilir, Apple’da yok böyle bir şey. Ben de touchpad kullanmayı sevmiyorum. Faresine bakıyorum, kablolusu bile ateş pahası. Bu ne böyle yahu? Bilgisayar kullanacağız diye de Steve Jobs amcamızın cüzdanını pohpohlayacak değiliz ya! Apple Mac OS X de Unix tabanlı, şu anda kullandığım Ubuntu 9.04 de. Almıyorum kardeşim, vermeyeceğim o kadar para! Hayatın sırrını da verse, vermeyeceğim o parayı!
Ortaya Karışık 7: “Bir gün herkes o/bu/şu olacak” sloganının çok çiğnenmiş sakızdan daha laçka ve ağda gibi olduğu şu dönemde, bu sloganın en yakıştığı ve gerçeği tokat gibi yüzümüze vuran hali bence: “Bir gün herkes engelli olabilir!”. Bunu ben demiyorum, geçtiğimiz günlerde televizyonda izlediğim programda engelli bir vatandaşımız söyledi. 20 yaşına kadar hiçbir engeli yokmuş, geçirdiği trafik kazası sonrasında artık bacaklarını kullanamıyor. Bir gün siz de ben de engelli olabiliriz, elimizden geldiğince insanları ayırmamak, aynı dünya çatısı altında olduğumuzu bilmekte fayda var. Empati dediğimiz şey de bu noktada kendini gösteriyor. Empati yapamıyor musunuz? O zaman buyrun bu videoyu izleyin:
Özellikle Linux’ün kendine piyasada daha çok yer bulması, “beleş” kavramını gündeme daha çok getirir oldu. Aslında Linux ve diğer “açık kaynak” yazılımlar, “Ağaya beleş” mantığıyla çalışmıyor. GPL lisansı dediğimiz “Genel Kamu Lisansı”na sahipler. Bu lisansı detaylandırarak köşe yazımı GPL üzerine tamamlamak istemiyorum çünkü kafamdaki plan bu değil. Ancak kaynağı bol, merak eden girip buradan orjinal metne, buradan da “gayrıresmi” Türkçe çevirisine ulaşabilir (Türkçe çevirisi biraz eski).
Bedava iyi hoş, ama giderlerin mutlaka olduğunu unutmamak lazım. Şu anda Vikipedia ve daha pek çok benzer kuruluş “bağış” mantığına göre çalışıyor. Eğer bir araştırma olsaydı, Vikipedia’ya bağış yapan ülkeler arasında “en kısır ülkeler” sıralamasına mutlaka Türkiye de girerdi. Çünkü Türk insanı olarak beleşi çok seviyoruz. Üstelik sevdiğimiz beleş şeyleri de savunma gibi bir dürtümüz yok. Bunun en güzel örneğini tecrübeli olduğum bir iş dalıdan göstereceğim: Bilgisayar Dergiciliği. Benim aktif olarak yazarlık ve editörlük yaptığım dönemlerin başında, iyi dergiler ayda ortalama 160.000 satardı. Şu anda en çok satan CHIP dergisi 30 bin civarında satıyor ki, hemen hemen her ay “Dergi Şart!” yapışkanı ile raflarda boy gösteriyor. Diğer dergiler 15.000-10.000 civarında seyrediyor. Baskı bilgisayar dergiciliği öldü, bunun aksini iddia etmek imkansız. NTV Bilim gibi, popüler bilim yayını yaptıklarını iddia eden, ama neredeyse hemen hemen her konuya değinen dergilerin ise önü şu aşamada açık. Geçtiğimiz aylarda NTV Bilim’de “Bing” hakkında bir haber görünce açıkçası şaşırmadım değil. “Popüler”, “Bilim” ve “Bing” kelimelerini yan yana getirmek için şekilden şekle girdim, ama olmadı. Bing popüler bir arama motoru değil, sadece bilimsel metinleri arayan bir arama motoru hiç değil. İnternet’teki her bilgi artık bilimsel mi kabul ediliyor, orasını da anlamış değilim. Neyse… Peki baskı bilgisayar dergiciliğini bitiren faktörler nelerdir? Ben her zaman çuvaldızı kendine batırmayı tercih ederim, insan önce kendi hatasını görmeli, sonrasında gerçek bahaneler sunmalıdır. Siz eğer 3 ayda bir “Windows Sırları” kapağıyla piyasaya çıkarsanız, birinizde yazan yazı diğer ay üzerine biraz daha katılarak diğerinizde çıkarsa, hatta bazı aylar hemen hemen aynı dosya konularıyla piyasada boy göstermeye çalışırsanız, kusura bakmayın ama sonunuzu biraz da siz hazırlıyorsunuz demektir. DVD’ler bir dergiyi rezil de eder, vezir de eder. Şu anda Türkiye’de kotalı İnternet gibi bir olgu olmasa, siz 10 binleri bile zor görürsünüz, demedi demeyin. Çuvaldızı delip geçirdikten sonra, gerçek bahanelere dönersek: İnternet! Bilgi bedava! Ama yanıldığınız bir konu, İnternet’e bilginin ya da servisin hiçbir zaman bedava olmayacağıdır.
Google’ın hizmetleri çok güzel değil mi? Öyle bir e-posta kotası kaç yerde var? Chrome İnternet tarayıcısı performansta en hızlısına 3 kat fark atıyor. Gel gelelim, bir şeyi kaçırıyorsunuz: Google sizin bilgilerinizi topluyor! Yani Google İnternet üzerinde en çok neyin tutulduğunu, sizin en çok hangi aramalar yaptığınızı, e-postalarınıza en çok neler geldiğini vs. vs. hepsini biliyor. Bilmese size gelen e-posta metininin içindeki bir kelimeden Gmail’de reklam gösteremezdi değil mi? Demek ki e-postanızı tarıyor ve en uygun reklamı gösteriyor. Sadece taramakla mı kalıyor, bunları kaydediyor mu, kaydettiklerini satıyor mu, işte burası tam bir muallak! Ama bence “değirmenin suyu” başka şekilde dönmez. Hele ki değirmen damızlık olursa!
Diğer taraftan bedava hizmet ve servis veren pek çok yazılımcı da var. Bu örneklerin en çoğunu ve en güzellerini, Wordpress ya da Joomla! gibi açık kaynak içerik yönetim sistemlerine eklenti üretenlerde görebilirsiniz. “Süper” olarak tabir edebileceğiniz pek çok eklenti ücretsiz! Ama mutlaka bu eklentilerde şöyle bir buton görürsünüz: “Donation”. Genellikle PayPal kullanılarak yapılan bu “bağışlar”, yazılımcının hayatını devam ettirmesine, ücretsiz eklentisini geliştirmesini sürdürmesine yardımcı olur. Şayet bir noktada bıçak kemiğe dayanırsa, “Başlarım lan böyle işe” diyerek, eklentiyi geliştirmeyi durdurur, siz de bu durumda ya alternatiflerine kayarsınız ya da alternatifi yoksa ve sizin için çok önemliyse paşa paşa para verip yenisini yazdırırsınız.
Dünyada hiçbir şey sonsuza kadar bedava kalamaz, bu doğanın kendisine aykırı. Siz herhangi bir arslanın önüne yukardan ilahi bir güçle geyik eti düştüğünü gördünüz mü? Ben görmedim… Linux cephesinde bile durum böyledir. Arkasında “şirketsel” güç bulunduran Linux dağıtımları piyasada daha başarılıdır, buyrun size Ubuntu örneği… Arkasında Canonical Ltd. bulunuyor. Bir şirketin hiç gideri olmasa bile tuvaletten sonra bir tarafını silmek için tuvalet kağıdı gideri vardır. Telefon etmeyebilirsiniz, karanlıkta oturabilirsiniz, ısıtıcı ya da soğutucu kullanmayabilirsiniz, ama tuvaletinizi tutamazsınız. Şayet tuvalette taş ya da yaprak kullanma gibi bir çözümünüz varsa, bunun için de belli bir zamanınızı bir yerinizi yaralamayacak taş ve büyük yapraklar aramakla geçirirsiniz. Günümüzde zaman=paradır.
Sonuç… Bugün cebinizden 5 dolar çıkartıp bağış yapmadığınız ürünler, yarın bir gün size 5000 dolara mal olabilir, anlayışlı olmak lazım. Siz şu güne kadar sosyal sorumluluk projeleri haricinde hiç bedava iş yaptınız mı?
Bu hafta benim için çok hareketli geçti, o yüzden ortaya karışıklar fazla:
Ortaya Karışık 1: Cep telefonu en sevmediğim teknolojik cihazlardan biri, ama kullanmak zorundayım. Üstelik öyle sıradan bir model beni kurtarmıyor, nitekim sürekli “önemli” bir e-posta alma potansiyelim var. Hal böyle olunca akıllı telefon (smartphone) ya da PDA kullanmak gerekiyor ki, ben en ucuz ve fiyatına göre performansından son derece memnun kaldığım HP IPAQ 514 Voice Messenger akıllı telefonunu kullanıyorum. Bu telefonun bilgisayar ile iletişimini Microsoft tarafından geliştirilen ActiveSync programı gerçekleştiriyor. Ancak AvtiveSync’in Vista versiyonu bulunmuyor, onun yerine Windows Mobile Device Center (WMDC) diye bir şey var, ama olmaz olsun! Bu hafta telefonumu ilk kez Vista’da kullanmaya çalıştım. WMDC’yi sorunsuz yükledim, telefonu kablosuyla bilgisayara bağladım. O an bir pencere çıktı “Telefonunuzun başka bir bilgisayarla ilişkisi var, kaldırmanız gerekiyor”. İlişki deyince yanlış anlaşılmasın “relationship”in Türkçe karşılığı Evet haklı, telefonumu daha önce dizüstü bilgisayarımdaki Windows XP ile ActiveSync kullanarak senkronize ediyordum. Hemen “Bu ilişkiyi kaldırırsam, patlama olabilir, o yüzden ben en iyisi XP’deki ActiveSync ile devam edeyim” dedim ve çıkan pencereleri iptal ederek (Cancel) programdan çıktım. Gel gör ki, telefonumdaki bütün kişiler (contact) uçmuştu. Allahtan XP’de yedeğim vardı da, başım çok ağrımadı. Ama Vista’yı yapan zihniyetleri güzelce “gönülden” tekrar tekrar tebrik etmeyi unutmadım.
Ortaya Karışık 2: Baskı olan şeyleri severim, e-kitap yerine baskı kitap, e-dergi yerine de baskı dergiyi tercih ederim. İnternet üzerinden haber okumayı da pek sevmem. O yüzden aylık çıkan dergileri yakından takip ederim, ama müdavimliğim yok. Konusu hoşuma gideni alırım. Bu ay Forbes dergisi promosyon yapmış, iki kitap ve Auto Motor & Sport dergisiyle birlikte raflardaydı. “Nasıl Başardılar – 20 iyi fikir nasıl global şirketler haline geldi?” isimli verdikleri kitap dikkatimi çekti. Dergiyi aldım. Herkes tarafından bilinen, popüler markaların hikayelerini biliyordum, ama daha önce duymadığım markalar da vardı. Almaz olaydım! Ucuz diye, hediye veriyoruz diye de bir işin bu kadar cılkı çıkarılmaz ki! Kelime, harf, cümle hataları derya deniz! Bir sayfada en az 10 hata var ki, bunlar benim gıcıklık olsun diye ekstra özen gösterip tek tek bulduğum şeyler değil, bariz insanın gözüne çarpıyor. Hele ki kitabın 202. sayfasındaki Google hikayesinde bir bilgi var ki, yenir yutulur değil: “Microsoft kısa süre önce 44.6 milyara Yahoo!’yu satın aldı. Google ve Microsoft dünyanın en büyük teknoloji mühendisleri olmaya devam ediyor.” Microsoft Yahoo!’yu almış da haberimiz yok! Vay anasını sayın seyirciler! Teklif verilip alınamadığını biliyorduk, ama bak sen ya almış meğersem! Bu hata artık tercümede mi var yoksa orjinal halinde mi bilemiyorum. Ama bu kitabı basan Dinazor Yayıncılık, ciddi bir “dinazor”luk etmiş. Sizin yayınlamadan önce bilgileri kontrol eden, kitabı okuyan bir yayın kurulunuz yok mu kuzum? Ya da Forbes dergisi para piyasasının “güvenilir” kaynağıyken bir “dinazor”a hatalı yatırım mı yapmış?
Ortaya Karışık 3: Hepsiburada.com ile bundan yaklaşık 1 yıl önce papaz olduk. Almış olduğum çizim tableti bulunamadı, ben de paramı geri iade etmelerini talep ettim. Yaklaşık 5 ay sonra paramı alabildim, o da kredi kartımın bankasına göndermiş olduğum aynı tarihli faksa istinaden. Faksta böyle bir harcama yapmadığımı, ürünün gönderilmediğini ancak kredi kartımdan paranın çekildiğini ispatladım ve banka paramı geri verdi. O günden bu zamana kadar akıllanmamış olacağım ki, Hepsiburada.com’dan küçük ölçekli alış-verişlerime devam ettim. Piyasada aradığım şeylerin Hepsiburada.com’da olması, beni buradan ürün almaya iten şeylerin başında geliyor. Ancak son üç siparişimde dikkatimi bir konu çekti, değinmeden geçemeyeceğim. Vermiş olduğum siparişlerde, eğer bir ürün temin edilip, diğeri 2 gün içinde temin edilememişse, temin edileni kargo ile gönderdiler, diğerini beklemeye aldılar. Beklemeye aldıkları temin edildiğinde, hemen onu da kargoya verdiler. Üstelik ben bu işlemler için bir kere kargo parası ödedim, o da siparişimde. Bu güzel bir uygulama, devam etmesini temenni ederim. Bu arada paranızın iade edilmesini değil de hediye çeki şekline dönüştürülmesini isterseniz, hayat daha kolay oluyor
Ortaya Karışık 4: Biz nedense halka açık yerlerde yorum yapmayı, konuşmayı çok seven bir toplum değiliz. 300. yoruma hediye veriyoruz dedik, onda bile çok fazla talep gördüğümüzü söyleyemem. Ama biz her zaman Teknovole.com’a bir şekilde katılan okuyucularımıza sürpriz hediye vermeye devam edeceğiz. Herhalde bu çekingenlik, ilkokulda soruya yanlış cevap verince sınıftakilerin “Hahahahahaha salağa bak!” diyerek parmaklarını gözümüze doğru tutmasından kaynaklanıyor. Ancak bir şeyi “bilmemek” ya da sormak ayıp değildir. Bunun ayıp olmadığını bilen çoğu okuyucumuz bizim özel e-posta adreslerimize mesajlar gönderiyorlar. Bu mesajların pek çoğu, Teknovole.com’da yayınlanan yazılarla ilgili sorular. Verdiğim yanıt hep aynı: “Bu sorunuzu lütfen yazıya yorum şeklinde belirtin ki, vereceğimiz yanıtla belki de aynı konudan müzarip başka bir okuyucumuza da yardımcı olalım”. Bazı okuyucularımız bunu yapıyor, bazıları ise yapmıyor. Yapmayan sorusuna cevap alamıyor ve üzgünüm, ama e-posta yoluyla hiçbir zaman cevap alamayacak. Biz bilginin paylaştıkça artacağını düşünüyoruz, dolayısıyla Teknovole.com’da yayınlanan yazılara dair sorularınızı e-posta yoluyla cevaplamayacağız. Yorum şeklinde yazarsanız hem daha hızlı cevap alabilirsiniz hem de aynı soruyu soran başka bir okuyucumuza e-posta yoluyla cevap vereceğimiz süreyi Teknovole.com’a kullanacağımız için daha iyi bir içeriğe de ulaşmış olursunuz. Üstelik diğer okuyucumuz aynı soruya yanıt beklemek zorunda kalmaz, yorumdan cevabı anında görebilir.
Yapay Zeka (İngilizce kısaltması AI – Artificial Intelligence) günümüzün teknoloji dünyasının olmazsa olmazlarından. En basitinden en gelişmişine (yani robot) yapay zeka kullanılıyor. Elbette her teknolojik üründe kullanıldığını söyleyemeyiz, ancak yüksek oranda kullanılmaya başlandı.
Halen yapay zekanın sadece donanımsal ürünlerde kullanıldığını düşünüyorsanız, ciddi anlamda yanılıyorsunuz. Nitekim oyun dünyasının olmazsa olmazı yapay zeka, artık İnternet’te de boy gösteriyor. Bunun en iyi örneği ise arama motorlarıdır. Savaş bir türlü sonlanmıyor, her gün yapay zeka üzerine çalışan mühendisler, doğru bilgiyi çok daha hızlı kullanıcıya sunmaya çalışıyor. Arama motorları arasında bu rekabet, yeni bir alan da doğurdu: SEO (Search Engine Optimization – Arama Motoru Optimizasyonu). SEO sayesinde arama motorlarında üst sıralara çıkmak için çabalayan oldukça fazla İnternet sitesi var. Teknovole.com da bunlardan biri. Reklam bütçemiz olmadığı için en iyi reklamı arama motorlarında yapacağımızı düşünüyoruz. Teknovole.com’un SEO çalışmalarını ciddi bir tempoda sürdürüyoruz. Nitekim kuruluş tarihimiz olan 5 Mayıs’tan bugüne kadar Teknovole.com’a yüzde 73.31 oranla en fazla giriş arama motorlarından oldu (Google en başta).
Pay güzel olunca, isteyeni de çok oluyor. Google henüz piyasada yokken İnternet’in bir numaralı arama motorlarından biri AltaVista idi. Belki şimdiki nesil, bu sitenin adını bile duymadı. O dönemde Türkiye’de kullanamadığımız için gözden kaçan İnternet servis sağlayıcı AOL de ağır toptu. Google piyasaya çıktıktan sonra, eski çalışanları pastadan pay kapabilmek için Cuil’i çıkarttı. Ama yapay zekaları tam bir fiyaskoydu ve İnternet aleminde dalga konusu oldular. Sonrasında Microsoft geç kaldığını düşündü, önce Yahoo!’yu alıp arama motoru piyasasında yer edinmeye çalıştı. Başarılı olamayınca da bir süredir üzerinde çalıştıkları Bing ortaya çıktı. Henüz emekleme aşamasında olan Bing, ilginçtir ki şu anda Google’ın arama payını yüzde 2 oranında düşürmeyi başardı. Twitter mevcut arama motorundan mutlu olmayacak ki, yeni ve gelişmiş bir arama motoru için uzun zamandır çalışıyor. Dünyada bilgi varolduğu sürece, bunu en doğru ve en hızlı şekilde görüntüleme yarışı da devam edecek. İnternet kazan, arama motorları kepçe, ha babam de babam rekabet sürecek. Bundan kazanan kim olacak? Elbette İnternet kullanıcıları ve İnternet sitesi sahipleri. Nitekim düzgün bir SEO ile şu anda Google’a ücretsiz reklam verebiliyorsunuz
Ortaya Karışık 1: Temmuz ayında abonesi olduğum Turkcell’den Vodafone’a geçtim. 6 iş günü içinde geçişin tamamlanacağını söylediler, ama üçüncü gün gelen mesajla ertesi gününde Vodafone hattımı kullanmaya başladım. 50 TL’lik Cep Limitsiz paketine geçtim. 9 Ağustos 2009 tarihinde aynen şöyle bir SMS aldım: “09.08.2009 tarihi itibariyle Cep Limitsiz faturalı 50 TL paketinizden doğan 31935 sn limitinizin %80 kısmı kullanılmıştır.” Hemen 31935 saniyeyi 60’a bölerek dakikayı hesapladım çünkü kullandığım paket 750 dakika diğer hatlara ücretsiz arama sunuyor. Sonuç: 532.25 dakika. Hani 750’ydi? Aynı gün Vodafone’a İnternet üzerinden mesaj gönderdim. 10 Ağustos 2009 tarihinde halen cevap alamayınca, bu sefer Vodafone’dan 7000 ile ulaştığınız müşteri hizmetlerini aradım. Müşteri temsilcisine bağlanılacak kısmı 15 dakika aradım, sonunda buldum ve yaklaşık 20 dakika da müşteri temsilcisini bekledikten sonra konuşmayı başarabildim demeyi çok isterdim, ama olmadı. Tam sorunumu anlattım, cevap alıyordum ki “Vodafone’a 21 Temmuz’da geçmişsiniz, faturanızın kesim tarihi her ayın 15’i…” kısmını duyduktan sonra hat kesildi. Aslında buradan bir şey çıkarttım, ama beni 13 Ağustos’ta, 9 Ağustos’ta gönderdiğim mesaja istinaden arayan müşteri temsilcisinden duyduklarımla birleştiriyorum çünkü aynı şeyi düşünmüşüz: “Faturanızın kesim tarihi her ayın 15’idir. Siz 21 Temmuz’da Vodafone’a geçiş yapmışsınız. Dolayısıyla aradaki gün farkından dolayı ücretsiz görüşme hakkınızı tam olarak kullanamadınız. Ancak faturanız kesildikten sonra böyle bir sorunla bir daha karşılaşmayacaksınız, 750 dakika olan hakkınızı tam olarak kullanabileceksiniz. Aynı zamanda bu ay gerçekleşen kesinti nedeniyle 50 TL olan ödemeniz gereken tutardan da kesinti düşülecek.” Hemen bir hesap daha yaptım. 750 dakika günlük kaç dakika ediyor? 750/30=25 dakika. 21 Temmuz ile fatura dönemim olan 15’i arasında kaç gün var? Aslında bu tereddütlü… Çünkü 15 ile 21’i de sayacak mıyız belli değil. En kötü ihtimalleri hesaplayıp bu iki günü de saydığımda 8 x 25 dakika = 200 dakika. En başta hesapladığım 532.25 dakikaya 200 dakikayı ekliyorum 732.25 dakika ediyor, yine 750’ye ulaşmadı, üstelik en kötü ihtimalle… Neyse dedim, Vodafone’a 1 ay daha şans veriyorum. Bakalım gerçekten 750 dakikayı fatura dönemimden sonra kullanabilecek miyim? Henüz faturam gelmedi, o yüzden 50 TL’den kesinti olup olmadığını bilemiyorum. Bunu önümüzdeki hafta yazacağım.
Sezar’ın hakkı Sezar’a: Turkcell fiyat politikası nedeniyle oldukça fazla müşteri kaybediyor. Ancak hizmet kalitesini her zaman takdir etmişimdir. Nitekim müşteri hizmetlerine 3 dakika sonra bağlanabiliyorsunuz. Zamanında Superonline da böyle “En iyisi benim, benden iyisi yok, fiyatımı belirlerim, beğenen alır” modunda takılıyordu, şimdiki halini görüyorsunuz. Dayanamadılar, şirketi başkasına satmak zorunda kaldılar.
Ortaya Karışık 2: Sammyciğim öleli 1 hafta oldu (Sammy de kim? Burada). Garip… Bazen laminant parkede patilerinin tıkırtısı kulağımda yankılanıyor, bazen kokusu burnuma geliyor, bazen de ellerimde yumuşacık tüylerini hissediyorum. Halen şoktayım sanki… Yokluğuna alıştım da diyemiyorum, alışamadım da. Dün akşam salonun bir köşesinde laminant parkede pati izlerini gördüm. İçin bir tuhaf oldu. Dakikalarca o noktaya bakakaldım, varlığını gözümde canlandırdım. O pati izlerinin orada ayaktaydı sanki…
Bilgisayar Mühendisi olan Can Sinan ARTUÇ şu anda askerlik görevini yapmaktadır. Kendisine biraz zor ulaşırsınız :) Ama gelince göreyim istiyorsanız can[at]teknovole.com e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.
Son Yorumlar