Photoshop’ın Resimli Tarihçesi
Ulaşmak için buraya tıklayın…
Ulaşmak için buraya tıklayın…
Ahım şahım bir site değil Nedenolmasin.com . Zaten öyle olmasını da beklemiyordum da istemiyordum da. Toplamda 3 saat içinde tasarladım ve programladım. Hani hazırcılar vardır, böyle sağdan soldan template (hazır tasarım) araklayıp site yaparlar. 3 saat içinde hem tasarlanabileceğini hem de programlanabileceğini göstermekti amacım (isminden belli değil mi :)). Hazır şablonu düzenlemek daha uzun sürerdi herhalde (emin değilim, hiç o yola girmediğim için :)).
Arada bir canınız sıkılırsa uğrarsınız Nedenolmasin.com ‘a. Bazen güzel şeyler çıkıyor :)
Sorunun çözümü MouseZoom uygulamasında yatıyor. Çok basit bir uygulama, sadece ne kadar daha hızlandırmak istediğinizi slider vasıtasıyla belirliyorsunuz. Benim için aşağıdaki ekran görüntüsündeki hız yeterli oldu. Açıkçası MouseZoom uygulaması olmasa Apple Magic Mouse’umu satmayı düşünüyordum :)
Gerçek Üstü (Surreal) masaüstü duvar kağıtlarına bu siteden ulaşabilirsiniz. Site dili İngilizce ancak oldukça bilindik bir kelime kullanılmış: download :) Ekran çözünürlüğünüze göre dilediğinizi seçebilirsiniz, hepsi ücretsiz.
Bunalımda veya günümüzün popüler söylemiyle depresyonda olan kişiler sürekli kendileriyle uğraşırlar (burada bunalım ile depresyon aynı şeylerdir demiyorum, farklı şeylerdir. Ama canı sıkılan ‘Depresyondayım’ dediği için atıfta bulundum). Özellikle bayanlarda saçını boyatma, kestirme gibi eylemler sıkça görülür. Bu bilindiği gibi kimlik bunalımının da getirdiği sıkıntılar olabilir.
Aynı şeyi Google’da görüyoruz. Özellik geliştirmek ayrı, sürekli tasarımla oynamak ayrı bir şeydir. Şimdilerde Google, üst kısma siyaha yakın bir koyu gri bant çekti (#2d2d2d, siyah: #000000), :hover, yani mouse ile üzerine gidince açık giri kutuculara boyadı, aktif olan Google servisinin üzerine kırmızı çizgi çekti, iç arama sayfalarında (ana sayfada arama yaptıktan sonra çıkan sonuç sayfasında) arama butonunun rengini maviye çevirdi, sol taraftaki ikonlarını gri tonlu olarak yeniden düzenledi:
Gri tonlar, birkaç yıldan beri Apple’ın imajında bulunuyor. Rengarenk elma logosunu da metalik gri elma logosuna çeviren Apple, web sitesi ve servislerinde genel olarak gri tonları seçiyor. Google’ın rengarenk logosu ile bu yeni tasarımlarında kesişme noktaları var. Mavi buton Google’ın ‘g’lerindeki mavi, aktif olan servisin üzerindeki kırmızı çizgi ‘o’ ve ‘e’deki kırmızı. Ama artık şu kimlik bunalımından kurtulup, kendine bir yol çizmesinin iyi olacağı kanaatindeyim.
MiroVideoConverter (MVC) ile videoları Apple’ın ve Androidli cihazların anlayacağı dile çevirebilirsiniz. Buradaki önemli ayrıntı, örneğin videoyu AVI formatına çeviremiyorsunuz, MP4′e çevirebiliyorsunuz. Her çevirme işleminde tek video kullanabiliyorsunuz (yani aynı anda çoklu video çevirmesi yapmıyor) ve çevirme işlemi biraz uzun sürüyor. Windows’taki ve Linux’te Wine ile çalışabilen FormatFactory‘nin yanına yanaşamasa da Apple Mac’te ücretsiz oluşu bakımından tercih edilebilir.
Ben bu süre içinde kendi şirketimi kurdum vs. 9 ay sonra değerlendirmeye almışlar, herhalde 90 ay sonra da olumlu ya da olumsuz cevap alırız buradan :)
Cloud Computing (Türkçesi halen belli olmasa da, birebir çeviride ‘Bulut İşlemcilik’ gibi bir şey oluyor) hakkında detaylı bilgiyi daha önce bu yazımda vermiştim.
Peki ben neden şimdi paranoyaya bağladım? Bir önceki yazımda da bahsettiğim üzere Cloud iyi hoş da, şirketlerin bilgilerimize istedikleri zaman ulaşabilmelerinin, bunları saklamalarının vb. neresi güzel? İyi de nerden uyduruyorum bilgilerimizi aldıklarını? Manyak mıyım, paranoyak mıyım? Bilmiyorum, olabilir, hatta her ikisi de olabilir :) Ama bu karar size ait, önce ben görüşlerimi söyleyeyim hele bir.
Basit bir örnekle aklımdaki her şeyi açıklayacağım aslında. Dropbox’ı duydunuz mu? Özetle, İnternet üzerindeki hard diskiniz diyebiliriz. 2GB’a kadar ücretsiz, sonrası için fiyatlandırma var. Ben bu servisin müdavimlerinden biriyim çünkü iPad’e dosya göndermenin en kolay yollarından birisi. Nitekim Dropbox neredeyse bütün platformları destekliyor. Bu örneklendirmeyi çok basit sayılarda tutacağım ki, durumun vehameti daha çok belli olsun. Dropbox’ın 1024 tane kullanıcısı olduğunu düşünelim (geçtiğimiz yıl bu zamanlarda Dropbox 4 milyon kullanıcısı olduğunu açıkladı). 1024 x 2GB = 2048 GB = 2 TB . 2 TB (terabayt)’lık sabit bir diskin fiyatı bu yazıyı hazırladığım sırada en ucuz 185 TL idi. Tabii bu diski aldığınızda 2 TB’ı göremezsiniz doğrudan, 1.8TB civarı görürsünüz, üzerine ekleme yapmak lazım. Ama biz çok iyi niyetliyiz ya, Polyanna bizim yanımızda kendini tanıyamaz ya, o yüzden 2 TB olarak gördüğümüzü varsayıyoruz. Sonuç olarak neredeyse 1024 kişinin Dropbox’a maliyeti 185 TL. Bu gidere çeşitli platformlarda çalışan programı geliştirmek için yazılımcılara ödenen maaşlar, elektrik vs. dahil değil. Polyannacılık oynamaya devam edelim. Şimdi geçtiğimiz yıl 4 milyon olan kullanıcı sayısı bu yıl 5 milyon olmuştur. Bu 5 milyonun 1 milyon 24 bini beleş kullanıyor olsa, bu hesap 1000 ile çarpılmalı. Bu durumda bu kadar kişinin sadece depolama alanı olarak Dropbox’a maliyeti 185.000 TL, yani eski parayla 185 milyar lira. Bugün herhangi biri size çıkarıp 185.000 TL verir mi hiçbir şey yapmadan? Bırak milyarı, 1.8 TL verir mi? Yolda bile zor bulursunuz. Eee peki Dropbox keriz mi size bu kadar para veriyor, sırf sizi rahat ettirmek için? Üstelik az buz kişi de çalışmıyor gördüğümüz kadarıyla. Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Ben size söyleyeyim… Evet paralı üyelerden de geliyor, ama çoğunluğu sizin kişisel bilgilerinizden geliyor. Oraya koyduğunuz dosyadan, hatta belki de dosya içeriklerinden Dropbox’ın bilgisi var. Bu istatistikler de zaman zaman birilerine servis ediliyor olabilir. Örneğin kişiler ‘yeme-içme’ dergilerine rağbet gösteriyorsa (yani bu tarz dergileri Dropbox’ına upload ediyorsa), bu bilgi yayıncılığa girmek ya da yeni bir dergi çıkartmak isteyen hali hazırdaki yayıncıların iştahını kabartacaktır. Düşünsenize, kamuoyu yoklaması yok, işin tutacağı garanti ve dolayısıyla risk de yok. Kim bu bilgi için para vermez ki?
Kişisel bilgi saklama deposu ve bu konuda en iştahlı şirketlerden biri olan Google ise, Chromebook (Chrome işletim sistemli netbook)’ta her şeyin Cloud üzerinden yapılmasını istiyordu, ama son anda çark etmesi gerekti. SDCard veya flash disklerle genişletilebilir yuvalar koydu. Tabii size bunun tanıtımını yaparken, ‘Bilgisayarınız çok hızlı çalışacak, program yüklemeye son!’ vs. gibi tatlı dillim güler yüzlüm davranıyorlar, ama ceylanın gözünü gördüğünüzde ‘Abooo’ diye kalıyorsunuz. Bunun kişisel (bakın kişisel diyorum, toplumsal demiyorum) olarak ciddi bir sakıncası yok. Birileri sizin bilgilerinizle dünyanın parasını kazanıyorlar, siz de cebimden beş kuruş para çıkmadı diye seviniyorsunuz :)
Microsoft’un da uzun zamandır Cloud işletim sistemi üzerinde çalıştığını biliyoruz. İnternet bağlantısı sayesinde hangi bilgisayarı açarsanız açın, kullanıcı adı ve şifreyle kendi masaüstünüzü kullanabileceksiniz. Süper gibi görünüyor değil mi? Peki kopya MP3’leri dinlerken bir gece ansızın gelirlerse, sizi don paça hapse tıkarlarsa ne yapacaksınız? Burada söylemek istediğim kopya müzik kullanımının iyi olduğu veya olmadığı değil. Kontrol mekanizmasından bahsediyorum. Her şey ‘birilerinin’ olmasını istediği gibi olacak, sizin istediğiniz gibi değil. İyi de Can birader, zaten Windows şu anda da kişisel bilgileri toplamıyor mu derseniz, topluyor da diyemem toplamıyor da… Nitekim Windows kaynak kodlarını açmıyor.
Sonuç olarak dünyada hiçbir şey bedava değildir. Az önce bir program izledim, adamın biri bakir bir adaya yerleşmiş, plajına şezlong, şemsiye koymuş ve 20 TL demiş. İstanbul’dan oraya yelkenli ile sefer düzenliyor, hem bu taşımacılıktan, hem açtığı lokantadan hem de plajdan para kazanıyor. Bazılarınızın aklına ‘Adama bak be! Acayip zeka varmış, girişimcilik abidesi’ lafları gelebilir, ama tamamen saçma! Buna iyi diyen zihniyet, zamanında Amerika Yerlileri’ne yapılanı da olumlu karşılar.
Siz zannediyor musunuz, oyunları, programları cracklerken her şey güllük gülistanlık? Hani saldırılar oluyor oraya buraya, bilmem kaç bin bilgisayar giriş yaparak patlattı siteyi deniliyor. O bilgisayarlardan birinin sizinki olmadığını nerden biliyorsunuz? Benim oğlum yapmaz diyen anneler gibi, benim bilgisayarım yapmaz deyip monitörünü mü okşayacaksınız?
Son Yorumlar